BALIKLARIN SEVİNCİ

İllüstrasyon: Elif Gürlek

“Bilgi alanımız sadece ‘ben’ dediğimiz varlıkla sınırlı olsaydı kendimiz haricinde hiçbir şeyi bilemezdik ve ‘ben’ de ancak ‘öteki’ne kıyasla bilindiğinden aslında kendimizi de bildiğimizi iddia edemezdik.”

Yazı: İnan Mayıs Aru | 27 Ekim 2020

Yaz başında, köpeklerle yürüdüğümüz orman yolunda, koca bir kızılçamın hemen dibinde yerde sürünen minik siyah bir figür fark ettiğimde ilk iş köpekleri durdurmuş, güvenli bir mesafede bırakmış ve sonra bu yardıma muhtaç görünen hayvanın yanına gitmiştim. Önümde yavruluktan yeni çıkmak üzere olan bir sansar duruyordu; bir sıkıntısı vardı belli, yürüyemiyor gibiydi, arka ayakları ve karnı üzerinde sürünüyordu. Köyden bir arkadaşımı arayıp arabayla gelmesini ve yanında bir kutu ve eldiven getirmesini istedim. Dönüp de gelen arabaya doğru ilerlediğimde bu yabanî sansar sanki “Beni burada bırakmayın,” der gibi sürünerek peşimden seğirtmişti. Daha sonra Doğa Koruma ve Milli Parklar yetkililerini aradık, biyologlarla görüştük ve sansarın biraz aç ve halsiz olmak dışında bir sorunu olmadığını anlayıp bir gece misafir ettikten sonra ormana geri saldık. Konuştuğumuz biyolog, “Yolunuzu kesip kendine acındırarak karnını doyurtan, kendine baktıranlar gibi sizi seçmiş bu dilenci sansarcık da,” deyip gülmüştü. Ertesi gün ormana bıraktığımızda hiçbir sorunu yoktu ve koşa oynaya çalıların arasına girmişti sansar. Bir geceyi odamda benim sohbetimi, müziklerimi dinleyerek geçirmiş, kendisine verdiğim proteinli gıdaları afiyetle mideye indirmişti.

Bir hayvan gerçekten de yemek istemek için bir insanın yolunu keser mi? Peki, böyle daha başka neler yapar?  Biraz araştırılır soruşturulursa buna benzer onlarca, yüzlerce anekdot bulunabilir, dahası dünyanın her yerinde yerel folklor hikâyeleri hayvanlarla insanlar arasında akla hayale sığmayacak temas anlatılarıyla doludur. Hayvanlar sırf yemek istemek için değil müzik dinlemeye, eğlencelere katılmaya da gelirmiş insanların arasına hatta kimi zaman insanlara âşık olurlarmış. Acaba fazla insanbiçimci ve insanmerkezci bir bakış açısından mı yorumluyoruz bu hikâyeleri?

Belki de daha önce, temelde “hayvan” ve “insan” derken ayrımı nerede çizdiğimizi sormalıyız kendimize. Bu noktada Timothy Morton’ın “İnsanlar hayvanlar gibidir ama hayvanlar ‘hayvan’ değildir,” sözü akla geliyor. “Hayvanlar” derken aslında duygu, davranış, sosyalleşme, çevre bakımından birbirinden apayrı ve çok çeşitli özellikler gösteren pek çok canlıyı bir genelleme içerisinde sınırlıyoruz. Oysa bir şempanzeyle bir kurt, bir fareyle bir atmaca da bir ayı ve bir insan kadar farklılık gösterir birbirinden. Ve bir kez insanın da hayvanlar arasında bir hayvan olduğunu kabul ettiğimizde merkezsiz ya da birden çok eş-merkezi olan bir yoruma kendimizi açabiliriz ve böylelikle onların hâlini kendimizden, kendimiziyse onlardan doğru bilebiliriz. Taoculuğun temel eserlerinden biri olan Chuang Tzu derlemesinde şu hikâye anlatılır:

Chuang Tzu ile Hui Zi kentin savunma kanalı boyunca keyifle geziyorlardı. Chuang Tzu dedi ki, “Şu balıklar varoluşlarıyla uyum içinde nasıl da oynaşıyorlar. Şunlardaki sevince bakın.”

Hui Zi, “Siz balık değilsiniz,” dedi, “nereden biliyorsunuz balıkların sevincini?” Chuang Tzu yanıtladı: “Siz ben değilsiniz; nereden biliyorsunuz benim balıkların sevincini bilmediğimi?” Hui Zi, “Ben siz değilim, doğru, gerçekten de bilemem sizi,” dedi. “Ama siz de balık değilsiniz; öyleyse siz de balıkların sevincini bilemezsiniz!”

“Konuşmamızın başına dönelim lütfen,” dedi Chuang Tzu: “Siz, balıkların sevincini nasıl biliyorsunuz, diye sordunuz. Böyle sordunuz ya, siz de biliyorsunuz bu sevinci bildiğimi! Ama madem sordunuz söyleyeyim: Ben bunu kıyı boyunca keyifle gezerek biliyorum.”[1]

Chuang Tzu bu konuşmada aslında daha en başta “Siz ben değilsiniz,” derken, arkadaşına kendisini bilemeyeceğini değil tam aksine nasıl ki “öteki” olarak o kendisini bilebiliyorsa, tüm varlıkların da birbirini aynı şekilde bileceğini ima etmiştir. Bilgi alanımız sadece “ben” dediğimiz varlıkla sınırlı olsaydı kendimiz haricinde hiçbir şeyi bilemezdik ve “ben” de ancak “öteki”ne kıyasla bilindiğinden aslında kendimizi de bildiğimizi iddia edemezdik. Chuang Tzu balıkların sevincini, kıyı boyu gezerken kendi sevincinden bilmektedir.

Taocu düşünce gibi Zen Buddhacılığı da “insan”ın benlik kurgusunun dışına çıkarak dünyayı kendi yalınlığı içerisinde algılama potansiyelini araştırır. Zen pratiği özünde zihnin süzgeçlerini ve perdelerini kaldırarak dünyayı olduğu gibi – birbirine sıkı sıkıya örülü bir ortak var oluş halinde – görme pratiğidir. 13. yüzyılda Japonya’da Soto okulunu kuran ve Zen Buddhacılığı felsefesini Shobogenzo adlı eserinde en yetkin biçimde aktaran Zen öğretmeni Eiehi Dogen şöyle der: “Uyanış yolunu çalışmak benliği çalışmaktır. Benliği çalışmak benliği unutmaktır. Benliği unutmak on bin türün tecrübesiyle uyanmaktır. On bin türün tecrübesi, kendi bedeninle zihnin ve ötekinin bedeniyle zihninden sıyrılmak demektir.”[2]

Amerikalı şair ve düşünür Gary Snyder, Saksağan’ın Şarkısı adını verdiği şiirini yazarken şiirin kısmen ardıç ağacındaki bir saksağan tarafından yazıldığını ima eder ve zihnimize gelen her şeyin içeriden, “kendi”mizden geldiğine dair yaygın kanıyı sorgulayarak, zihnimizdeki bazı seslerin aslında dışarıdan geliyor olabileceğini, bize ait olduğunu sandığımız bazı düşüncelerin, duyguların hatta rüyaların bir ağacın, bir kuşun, bir nehrin düşüncesi, rüyası olabileceğini söyler.

Saksağan bir dalda
Çevirip başını şöyle dedi,
“Burada zihinde, kardeşim
Turkuaz mavisi.
Aldatacak değilim seni.
Şu meltemi kokla
Onca ağacın arasından gelmiş
Korkacak bir şey yok
Gelecekten
Batıdaki tepelerdeki karlar
Her sene orada olacak
rahat ol.
Yerde bir tüy—
Rüzgâr sesi—
Burada zihinde, kardeşim
Turkuaz mavisi.[3]

Peki, başka bir canlı bize düşüncelerini, duygularını nasıl aktarır? Bir şair bir saksağanın zihnini nasıl duyar? İnsanlar diğer hayvanlarla konuşabilir mi? William Blake’in “Algının kapıları yol verseydi, dünyayı olduğu gibi görürdük: sınırsızca…” ve “Bir kum tanesinde Dünya’yı, bir yaban çiçeğinde Cenneti görmek,” sözleriyle tarif ettiği bir algılayış nasıl mümkün olabilir?

Wittgenstein Felsefi Soruşturmalar’da çarpıcı bir biçimde “Bir aslan konuşabilseydi, onu anlayamazdık,” derken aslında insanlarla aslanların asla anlaşamayacaklarını değil, konuşma ediminin bunun için doğru zemin ve araç olmadığını kast ediyordu. Wittgenstein, bugün bir aforizma haline gelmiş bu cümleyi önceleyen paragraflarda, dillerini bilsek de yabancı bir ülkedeki insanlarla anlaşamayacağımızdan oysa ağrı içinde kıvranan birini gördüğümüzde onun duygularının bizden gizli kalmış sayılamayacağından da bahseder.[4] Heidegger’in “İnsan dilde meskûndur” sözüne Lacan’ın getirdiği yorumla insan sadece dilin içine doğmakla kalmaz, dil aracılığıyla da doğar.[5] Bugün dünyayı anlama, anlamlandırma biçimlerimizi dil ve onun zihnimizde oluşturduğu kavramsal uzay belirlerken dil dışı kavrayışlara çoğunlukla kapalı olsak da, Wittgenstein’ın acı içinde kıvranan insanla duygudaşlık kurma örneğinde belirttiği gibi duyumlara dayalı primitif kavrayışlar bu bariyeri yıkar. “Bir ağacın kaba yüzeyine dokunmak aynı zamanda insanın ağaç tarafından dokunulduğunu hissetmesi demektir,” der Maurice Marleau-Ponty. Her temas aslında her zaman en az iki yönlüdür. Temasın diğer taraflarının farkında olmak kendi zihnimizin sınırları dışına çıkmanın ilk adımıdır.

İnsanlık tarihini ve mevcut dünyadaki yerimizi diğer türlerden yalıtılmış, kendi başına ilerleyen doğrusal bir hat yerine birden çok türün birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu ağ yapıları olarak düşünmeyi deneyebilir miyiz? Böylelikle içinde yaşadığımız dünyanın biricik yaratıcıları olduğumuz kuruntusundan sıyrılıp yaşamın tüm canlıların ortaklaşa yazdığı bir hikâye oluşunu da kavrayabiliriz. Diğer canlılar da tıpkı bizim gibi kendi öykülerini, şiirlerini, kuramlarını yazadurur; sadece bizden farklı yöntem ve araçlarla: sidik izleri, dışkı topları, ağaç gövdelerinde çizikler, karaçalılara takılan tüyler, kan lekeleri…

Şu durumda birlikte yaşadığımız bu diğer canlı topluluklarının da birer halk sayıldığı radikal bir demokrasi vizyonu içerisinde onların da temsil edilebileceği bir ortak yaşam düşleyebilir miyiz? Hele ki dünya üzerindeki yıkıcı etkimiz bu kadar ayyuka çıkmışken buna çok ihtiyaç yok mu? Amerikan yerli toplulukları böyle bir vizyonu yaşatıyordu; Siyular diğer türlerden bahsederken, sürünen halklar, uçan halklar, yüzen halklar ve koşan halklar tabirlerini kullanıyor; Pueblo toplulukları danslar, ritüeller, şarkılar aracılığıyla meclislerinde onların da sesinin temsil edilmesine aracılık ediyordu. “Söz, yetki, karar ‘tüm’ halklara!”, türler arası bir demokrasinin kurucu sloganı olabilir. “Dil”lerini bilmediğimiz bu canlıları meclislerimize nasıl davet edeceğiz peki? Hayvanlarla nasıl iletişim kuracağımız sorusunun yanıtını onların bizde ne bulduğu, bizimle ne için ilişki kurdukları, bu karşılıklılık çemberinde, bu sıkıca örülü ağda bizim yerimizin ne olduğu sorusunun araştırılmasında bulabiliriz.

Gary Snyder bu yanıtı bizim “eğlendirici tuhaflığımızda, müzisyenlik ve icracılık yeteneğimizde, ritüellerimizdeki hayranlık uyandırıcı ağırbaşlılığımızda” arar ve hayvanların bize bunun için çekildiğini, yaban dünyanın bizde bundan hoşlandığını öne sürer. Şarkılarımız, danslarımız, oyunlarımız bizim bu çemberdeki armağanlarımızdır. Hokkaido adasında yaşayan Ainular sofrada geyik eti olduğunda önce etrafta bu performansı bekleyen geyik ruhlarına yüksek sesle şarkılar söyler ve geyiklerin bu şarkıları duyabilmek için insanları ziyaret ettiğine inanır.[6]

Amazonlarda “beyaz adam”ın yıkımına karşı direnirken gidişattan kaygı duyan kaygılı Yanomami kabilesinin şamanı Davi Kopenawa “Beyaz adam bizim gibi derin rüyalar görmüyor. Çok uyuyorlar ama rüyalarında sadece kendilerini görüyorlar,” diyerek türler arası iletişimin bir başka önemli aracına işaret ediyor.[7]Hayvanları rüyalarımıza ve vizyonlarımıza davet etmek onlarla “dil” ötesine geçen bir iletişim kurmanın yolu olabilir ve bu rüya muhabbetleri şiirler, şarkılar, danslar, ritüellerle meclislerimizde temsilini bulur.  Balıkların sevincini kendi sevincimizden bilmek için onlarla düşleri paylaşmak gerekir. Tıpkı rüyasında bir kelebek olduğunu görüp de uyanınca, rüyasında bir kelebek olduğunu gören bir insan mı yoksa şimdi bir insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi olduğunu kendine soran Chuang Tzu gibi.

O gün ormanda bulup sonra yine ormana bıraktığım sansarla müziğimi ve şiirlerimi paylaşırken o da gece benimle düşlerini paylaşmış olmalıydı. Sansarın ağaçların arasında kayboluşunu izledikten kısa bir süre sonra bir haber alacaktım. “Çeşm-i Sansar” mahlasını da kullanan, dil emekçisi, göçebe düşünce filozofu dostum Remzi Gürkan bu dünyadan göçmüştü. Bir illetle cebelleşiyordu, son bir muhabbete gitmek istemiş, gidememiştim. Kim bilir, yol kesen sansar belki de benimle bu muhabbeti paylaşmaya gelmişti. Sansarın bana o gün kelimesiz sözsüz söylediği şeylerin bir kısmı bugün bile sık sık dönüp anlamaya, yorumlamaya çalıştığım bir rüya dilindeydi.


[1] Chuang Tzu, Taoculuk Üzerine Meseller Diyaloglar, Çev: Ömer Tulgan, Yol Yayınları, İstanbul, 1996
[2] Eihei Dogen, The Heart of Dogen’s Shobogenzo, Tr. Norman Waddell & Masao Abe, State University of New York Press, Albany, 2002
[3] Gary Snyder, Turtle Island, New Directions, New York, 1974
[4] Ludwig Wittgenstein, Philosophical Investigations, Tr. G. E. M. Anscombe, Basil Blackwell, Oxford, 1958
[5] Jacques Lacan, My Teaching, Tr. Jacques-Alain Miller, Verso Books, New York, 2009
[6] Gary Snyder, Ecology, Literature and the New World Disorder, ISLE: Interdisciplinary Studies in Literature and Environment, Vol. 11, Issue 1, Winter 2004
[7] Davi Kopenawa, The Falling Sky, Words of a Yanomami Shaman, Tr. Nicholas Elliott & Alison Dundy, Harvard University Press, Cambridge, 2013

Nº2 Empati Sayısını Okumaya Devam Et