calling mag

#callingmagseries

Nº3
Adaptasyon

Gece ile gündüzün eşitlendiği 20 Mart ekinoksu ile başlayan bahar, dört mevsimden ibaret yeni bir döngünün haberini veriyor. Biz de, 2021’in ilkbaharında bakışlarımızı insana çeviriyoruz. Çevresel koşullar değiştikçe kendisi de değişen, becerebildiği durumlarda ise kendine göre çevresel koşulları değiştiren insan, dış dünya ile sürekli bir müzakere halinde. #callingmagseries’in bu sayısında, sonsuz müzakere sürecindeki en önemli kozlarımızdan olan adaptasyon yeteneğimizi kutlamak istiyoruz. 2020 baharından başlayarak sergilediğimiz dirayete baktığımızda, insan odaklı bir sayıyı hak ettiğimizi düşünüyoruz.

A-D-A-P-T-A-S-Y-O-N. Karşımızda hem davranışsal hem duygusal plastisitesi yüksek bir canlı türü var. Çıplak biyolojimizin ötesine geçebilmemizi sağlayan zihinsel plastisitemiz adaptasyon becerimizin de sırrı. İnsan sahip olduğu bu plastisite sayesinde, koşullar değiştikçe, bedeninin ve bedenini çevreleyen dış dünyanın sınırlarını yeniden tanımlıyor. Maslow’un ünlü piramidinde temel ihtiyaçlar olarak nitelenen beslenme, barınma, sağlıklı metabolizma ve cinsellik gibi gereksinimler de dahil tüm ihtiyaçlar yeni biçimlere bürünüyor. Sürdürülebilir bir gezegen için veganlık, kaçış planı olarak Mars’ta koloni kurmak, Covid-19’la birlikte hayatımıza giren yeni iletişim kanalları, cinsel yönelim konusunda örgün eğitimden alınamayan bilgiyi sunan instagram hesapları, kripto para birimleri -ve tabii ki NFT- bu yeni biçimlere verilebilecek örneklerden birkaçı.

Kurguladığımız ve adapte olduğumuz yeni koşullar bizi zorlayabilir, heyecanlandırabilir, umutsuz ve umutlu ruh halleri arasında gidip gelmemize neden olabilir. Ancak adapte olmak insanın en temel özelliklerinden biridir. Temel bir özelliktir, çünkü bazen düşünerek ve planlayarak çoğu zaman ise fark etmeden ve kendiliğinden adapte oluruz. Üzerinde hareket ettiğimiz düşünsel ve davranışsal zeminler dağılıp yerlerine yenileri kurulduğu sırada hayal etmek, amaç edinmek, beklemek ve harekete geçmek bizi insana dair bir gerçeğe yaklaştırır. O gerçek, değişen ve dönüşen bir canlı olduğumuzdur ve bu dönüşümün kalbinde yaşama arzumuz yer alır. Her adaptasyon yaşamaya mecbur olmak kadar -belki de daha çok- yaşamın kutlanmasıdır.

#callingmagseries No3 Adaptasyon sayısında, geçtiğimiz senelerde yeni yeni adapte olmaya başladığımız, ilerleyen on yıllarda düşünme ve yaşama şekillerimizi değiştireceklerini ön gördüğümüz kavram ve fikirleri bir araya topluyoruz. Sayının kapağında, Barış Çavuşoğlu’nun temaya özel ürettiği animasyon, sayının geleceğe ve adapte olmaya dair estetik yaklaşımını ortaya koyuyor. Lidar teknolojisi kullanılarak yapılan kapak çekiminin ve çekimi takip eden animasyon sürecinin hikayesini sayının içinde bulabilirsiniz. Moda teorisyeni Eda Çakmak, “Gerçekle Sanalın Bulanıklaşan Sınırında Giyinmek” yazısında, modanın sanal dünyaya adapte olma hamlelerinin peşinden gidiyor ve ilerleyen yıllarda “giyinmek” eyleminin geçireceği olası değişimleri anlatıyor. “Mental Klitoris” podcast’i ile tanıdığımız, toplumsal cinsiyet ve cinsel hazza dair konuları masaya yatıran Hazal Sipahi, adaptasyon teması için kaleme aldığı yazıda, seks pozitif gelecekte geçen bir günü hikayeleştiriyor. Bilgisayar oyunlarında güç ilişkileri üzerine çalışan Çağıl Ömerbaş, Covid-19 krizine kadar Dünya Sağlık Örgütü tarafından zararlı ilan edilen bilgisayar oyunlarının, pandemi döneminde yine aynı kurum tarafından sosyalleşmek ve zaman geçirmek için önerilir hale gelmesini anlatıyor; bilgisayar oyunlarının farklı fikirlere adapte olma aşamasındaki kolaylaştırıcı rolünden bahsediyor. Bu sayıyı bizim için özel kılan bir diğer içerik ise Kornelia Binicewicz’in yeni projesi “A Drop of Luck”. Polonyalı asıllı müzik araştırmacısı, 2015’te başladığı Ladies on Records ile 60’lar, 70’ler ve 80’lerden kadın müzisyenlerin üretimlerini toplayıp yeni bir bağlam içinde dinleyiciye sunan mixtape’ler üretiyor. Kornelia ile “A Drop of Luck” üzerine yaptığımız söyleşiye göz atmanızı öneriyoruz.

#callingmagseries No3 Adaptasyon sayısının ilerleyen günlerde yeni yazılar ve farklı formatta içeriklerle genişleyeceğini de ekleyerek sayının manifestosunu bitiriyoruz. İyi okumalar, izlemeler ve adapte olmalar dileğiyle.

manifestoyu oku

ELAZIĞ: BİR BAĞ BOZUMU HİKAYESİ

Fotoğraf: Can Görkem

Yazı: Deniz Tuncer

 

21 Eylül- 1 Ekim arasında her gün gözümüzü güneşli diyarlara açtık, Elazığ’da bağ bozumundaydık. Doğu Anadolu, Ermenistan, Gürcistan ve Mezopotamya şarabın anavatanı olarak kabul edildiğinden bir nevi şarabın doğduğu topraklardaydık. Bu iki haftada 8 farklı grupla 200’ün üzerinde kişiyi ağırladık, aşina olunan şarap rotalarının dışında gibi görünen Elazığ’da hep birlikte büyülendik. Yeniyi tanıdık, tanıdığı yeni yapmak mottosuyla çıktığımız bu yolda neden büyülendiğimizi anlatmaya geldik.

 

Türkiye’nin en eski şarap fabrikalarından birine ev sahipliği yapmasının yanı sıra Elazığ iyi bildiğimiz ve de çok sevdiğimiz bir üzümü olan Öküzgözü ile meşhur. Elazığ’ın meşhur üç bordosundan biri Öküzgözü (diğerleri mermeri ve vişnesi). Buğulu yapısı ve gerçekten de bir öküzün gözüne benzeyen formu ile Öküzgözü’nün yanı sıra bir o kadar meşhur Boğazkere üzümü de Elazığ’ın coğrafi işaret olarak tescillenmiş ürünü. Coğrafi işaret kulağa fazlasıyla teknik ve belki sıkıcı geliyor olabilir ancak bu yörelerdeki ürünlerin tanıtımını, hak ettikleri değeri görmelerini sağlamak ve en önemlisi de üretim standartlarını yükselterek koruma altına almak için son derece önemli. Size hikayesini anlatmaya geldiğimiz bağın en önemli meselesi de bu. Şarabın doğduğu topraklarda her gün daha iyi şarap üretilmesini sağlayabilmek için üzümü korumak ve gelişmesini sağlamak. Şarap dünyasında en iyi şarap gelecek yılın şarabıdır denirmiş, her üreticinin amacı bağındaki üzümü her sene daha iyi hale getirebilmek. Deneyimimiz boyunca her sabah kahvaltı yaptığımız bu bağın adı Alpagut. Güneşli diyarlar deyişimiz de bağın adından geliyor. Alpagut kelimesi etimolojik köken olarak güneşli yer anlamına gelen Arp’avud kelimelerinden dönüşmüş.  250 dönümlük bu arazide yalnızca Öküzgözü ve Boğazkere üzümleri yetiştiriliyor.

 

 

Bu yakıcı güneşin altında bağların ortasında yaptığımız kahvaltıyı emekli bir öğretmen olan Burhan Hoca ve ekibi hazırlıyor. Elazığ’a özgü lezzetleri midemize indirirken de şarap üretim müdürü Murat Üner’den bağın hikayesini dinliyoruz. Biz köpüklü şaraplarımızı yudumlarken bağ bozumu boyunca bağdan asla ayıramadığımız Daniel O’Donnell’ın dolaşarak tek tek üzümleri kontrol edişine tanık oluyoruz. California’nın Napa Vadisi’nden Daniel uzun yıllardır bu bağın danışmanı, bu bağın yanı sıra Sting gibi ünlü birkaç kişinin daha danışmanı olduğunu da not düşelim.

Üzümün yolculuğu bağda başlıyor ama bağda bitmiyor elbette, biz de toplanan üzümlerle aynı yolu tutup soluğu fabrikada alıyoruz. Fabrikanın hikayesi de en az bağ kadar etkileyici. Osmanlı döneminde şarap ve alkollü içki üretimi çoğunlukla Gayrimüslimler tarafından yapılıyor, Müslüman halkın üretimi de tüketimi de uzun yıllar yasak. Aradan geçen yıllarda siyasi ve toplumsal olaylar nedeni ile Gayrimüslümlerin gitmesi ile bu bilgi dağarcığı da yok olmaya yüz tutuyor. Cumhuriyetin ilk zamanlarında kendi kendine yeten bir ülkeye dönüşebilmek amacıyla her alanda atılımlar yapılıyor zeytin, un, buğday, sanat vb bunlardan bir tanesi de şarap oluyor. Türk şarapçılığı ve yüksek alkollü içki üretimini geliştirmek için yurt dışından iki uzman getiriliyor Marcel Biron ve M. Bouffart. Bu dönemde Marcel Biron bütün ülkeyi gezerek üzüm olan bölgelerde şarap olabileceğini düşündüğü üzümleri işleyebilmek için 45-50 tane deneme evi kuruyor. İşte o deneme evlerinden günümüze ulaşan ve Marcel Biron’un reçeteleriyle aynı isimle şarap üretmeye devam eden fabrika Elazığ Şaraphanesi. Marcel Biron Türk şarapçılığına dair iki kitap da bırakıyor, biri Trakya ile ilgili diğeri de Elazığ ile ilgili. Bugün hala daha Elazığ ve Elazığ bağcılığı hakkında bilinen en detaylı kitap bu. Kendi elleriyle üzümlerin yapraklarını çizerek, toprağın yapısından üzümün en iyi olduğu bölgelere kadar tüm bilgileri içeren bu kitapta bugün hala daha üretimde olan ve adını Elazığ’ın Buzluk mağarasından alan şarabın reçetesine de yer vermiş. 1944’ten beri aynı reçeteye sadık kalarak üretilen bu klasik şarap  %70 Öküzgözü, %30 Boğazkere üzümlerinden oluşuyor ve bağ bozumu turunda gezdiğimiz bu fabrikada üretilmeye devam ediyor.

 

 

Biz, elbette bu kadar detaylı bilgiyi şarap ve distile içki uzmanı Ayça Budak’tan öğreniyoruz. Gezdiğimiz fabrika yalnızca bu bölgenin üzümlerini işleyen ve iki parçadan oluşan bir tesis. Öndeki müzevari bölüm 1937’de temelleri atılan deneme evinden dönüşen bölüm, bu bölümde bugün butik şarapçılık ve özel ürünler üretiliyor, arkadaki büyük tesiste ise daha yüksek volümlü ürünler üretiliyor. Üzümün sapları ayrılarak bantlardan geçerken biz de aynı rotada devam edip devasa tanklara doğru ilerliyoruz. Devasa tanklardan, romantik meşe fıçılara geçiyor 2023 yılında piyasaya çıkacak bir şarabı fıçısından tadıyoruz. Fıçıdaki şarabın olmasına daha bir hayli var, dolayısıyla asıl tadımı yapmak üzere tadım alanına geçiyoruz. Ayça’dan profesyonel tadım tekniklerini öğreniyor, tam dilimizin ucuna gelen ama ne olduğunu bir türlü kestiremediğimiz tadın ne olduğunu ondan dinleyip hah evet bu diyerek onaylıyoruz. Buraya, tattığımız 7 farklı şarabı ayrıntılarıyla yazmak bu konuda edindiğimiz deneyim ve bilgiyi aktarmak isterdik fakat bu konuda ne yazık ki 2013’te çıkan alkollü içki yasaklarına takılıyoruz. Tadım için bir tüyo verelim: Şarabın tüm aromalarını alabilmek için önce şaraptan bir yudum alın, burnunuzdan nefes almamaya dikkat ederek dişlerinizin arasından nefes alıp şarabı damağınızda lıkırdatın sonrasında havayı genzinizden burnunuza doğru itin. Tat ve koku birbirinden ayrılmaz bir ikili olduğu için şaraptaki tüm aromaları almak için hem ağzınızı hem de burnunuzu kullanmanız gerekiyor. Üzümü bağından toplayıp, fabrikada şişelenmesine kadarki sürecine yeterince hakim olduktan sonra Elazığ’ın herkesi şaşırtacak yerine geçiyoruz; Hazar Gölü. Gün batımında pembeye çalan dağların arasındaki bu gölde tekneyle tura çıkıyoruz. Hazar Gölü’nün altında bir batık şehir bulunuyor. Suların yükselmesi ile su altında kalan ‘’Dzovk’’ isimli bir Ermeni köyü olduğu biliniyor. Bu köyün en yüksek yerinde ise su seviyesi bu seneki kadar yüksek değilken tekneden görülebilen ‘’Surp Nişan’’ kilisesinin kalıntıları bulunuyor. Bir zamanlar çevre köylerden de gelen sakinler her sene 15 ağustos’ta bu kiliseyi ziyaret edermiş.  Biz bu sene kalıntıları göremedik ama deneyimimizin ilk gününde şansımıza bir taraftan gün batarken diğer taraftan muazzam bir dolunay doğumuna şahit olduk. Köpüklü şaraplarımızı gün batımının şerefine kaldırıp akşam yemeğine geçiyoruz.

 

 

Ve beklenen an! Ağaçların altında Hazar Gölü kıyısında kurduğumuz #callingsofra’da yerel yemekler ile şarap eşleşmesini tadıyoruz. Bu bölgenin açık ara en iyisi Emin Usta ile gerçekleştirdiğimiz soframızda olağanüstü yemekler tadıyoruz. Emin Usta nevi şahsına münhasır biri,  İbrahim Tatlıses’in ilk plağını çıkaran da kendisi yediğimiz en leziz kaburga dolmasını yapan da. Soframız Elazığ’ın meşhur yemekleri ile donanıyor. Tüm bu yemekler ise bu deneyime özel olarak tasarlanan Defne Samman tabaklarında servis ediliyor. Elazığ’ı ziyaret etmek isteyenlere not düşelim; Elazığ Emin Ustanın yemeklerini tatmadan eksik kalır kendisinin yemeklerini Hazar Gölü kıyısında Yalçın Et Restoran’da tadabilirsiniz. Geceyi Elazığ’ın bir diğer meşhur bordosu olan vişneli dondurma ile tatlı kapatıyoruz. Seneye bir diğer bağ bozumunda görüşmek üzere, ne demişler en güzel üzüm gelecek senenin üzümüdür.

 

yazıyı oku

DA POET ve BARIŞ DEMİREL İLE BUGÜNLERİ VE YARINLARINA DAİR

Fotoğraf: Can Görkem

Röportaj: Merve Evirgen

 

1-10 Ekim tarihleri arasında onlarca müzisyeni yepyeni sahnelerde bizlerle buluşturan 31. Akbank Caz Festivali’nin bir ayağı da Da Poet ve Barış Demirel ile geçtiğimiz Pazar günü callinghouse’daydı. Yıllardır birlikte üreten MC ve beatmaker Da Poet ile trompet sanatçısı Barış Demirel’i sahnelerinden önce yakaladık ve keşke daha uzun sürse dediğimiz bir sohbette buluştuk. Muhteşem keyifli bir konseri bizim için daha da taçlandıran bu sohbetimizi aşağıda bulabilirsiniz.

 

Yıllardır hip-hop’ın içinde olan iki profesyonel isim olarak, janrın son zamanlarda dönüştüğü yalnızca trap odaklı, viralleşmeye oynayan tek tip bir hale gelmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Da Poet: Aslında bu her popülerleşen alt kültürün başına gelen bir durum. Trap’in de başına geldi, şimdi de drill var mesela. Orada herkes bir pasta görüyor ve orada bir yığılma oluşuyor, herkes oraya çullanıyor. Artık malum müzik yapmak da ulaştırmak da çok kolay. Dolayısıyla öyle bir kestirmeden yapma ve karşılığını alma hevesi var özellikle gençlerde. Bu çok normal bir şey, bütün dünyada da böyle. Bugün trap, drill olur, yarın başka bir şey olur. 10 sene önce dubstep vardı herkes ona yığılmıştı, 2000’lerde house, 90’ların sonuna doğru drum and bass… O yığılma hep olacaktır bu kaçınılmaz, ülkede cevap almasının sebebi de ticari olarak başarılı örneklerinin olması işte Ezhel, Khontkar, Uzi gibi… Janra dair bir de böyle rol modeller olunca hızlıca türevleri doğuyor.

 

Peki pastanın bütün dilimlerini bu isimler ve etrafında gezenlerin yemesi hiç rahatsızlık vermiyor mu?

Da Poet: Aslında hayır, çünkü bu yine bütün türler için geçerli. “Basit” müzikler bunlar, ama kötü anlamda “basit” olmak zorunda değil. Yani mesajı basit, dans ettirir, bir yere gittiğinde o müzikle rahatlıkla dans edebilirsin, enerjini atabilirsin, bir güruha, bir çeteye ait olma ihtiyacını karşılar. Bir de şöyle bir şey var, biz de mesela bugün buradaysak, alternatif anlamda hip-hop üreten isimler de sesini duyurabiliyorsa janrın popülerleşmesinin de bunda payı var. Alternatif de işine geliyor en nihayetinde. Ben çok uzun zamandır bunu yapıyorum ve yapmaya da devam edeceğim, piyasada ne değişirse değişsin.

 

Biraz aşk hikâyenizi dinleyelim, müzikal uyumu bu kadar yüksek olan iki isim olarak nasıl tanıştınız, birlikte üretmeye ne noktada karar verdiniz?

Barış: Aslında şöyle, Da Poet’i ben çok uzun zamandır, yıllardır hip-hop sahnesinde olan biri olarak biliyor ve takip ediyordum. Da Poet de beni biliyormuş, dinliyormuş. Ben de bir yandan Kamufle’nin orkestrasında çalıyordum. Da Poet de bir gün Kamufle’nin konserine konuk oldu, orada tanıştık ve sonra muhabbetimiz başladı. Sonra da Kamufle’nin albüm kayıtlarını yaparken baktık daha çok vakit geçiriyoruz, müzikal olarak da kafalarımız uyuşuyor, ben, Da Poet ve Kamufle ortak bir şarkı yaptık ve sonra da devamı geldi. Ardından DPBD doğdu. Ardından da konserler, projeler geldi devamında.

 

 

Bu kadar uyumlu bir ikili olarak eminim ki ortak ilhamlarınız, ortak keşifleriniz de vardır. Da Poet ve Barış bir araya gelip müzik konuştuğunda kimleri över, kimleri birbirine heyecanla anlatır?

Da Poet: Tabii bizim ortak bir background’umuz da var, ikimiz de 90’larda büyümüş çocuklarız, aynı yaştayız, 88 doğumluyuz. Farkında olmadan aynı tedrisattan geçmişiz. Özellikle işte The Offspring’i, Rage Against the Machine’i Barış da dinlemiş, hepsini yalayıp yutmuş.

Barış: Bu arada bunun içinde Saadettin Teksoy da var, Sıcağı Sıcağına da var, müzikten ziyade tüm o 90’lar popüler kültürü de var! Mesela gece saat 2, biliyorum onun uyuduğunu, halay müziklerini araştırıyorum harika bir bağlama partisyonu bulmuşum, onu hemen Da Poet’e yolluyorum biliyorum çünkü onun da ilgilendiğini. Orada işte komik veya ciddi bir aralıkta gezen ortak bir vibe’ımız var.

Da Poet: Bir de şu var, bence ikili ortaklıklarda çok aynı olmak her zaman çalışmıyor, o yüzden ayrıştığımız noktalar da bizi besliyor. Ben mesela çok fazla underground rap, 90’lar hip-hop dinlerim, Barış da bana göre daha çok Radiohead tipinde bir adam. Bu farklılık da üretimde zenginlik getiriyor.

 

İkiniz de solo müzisyenler olsanız da belki de en çok iş birliği yapan, kolektif projelerde yer alan isimlersiniz. Bir “band”de yer almaktansa böylesi üretmeye daha mı açık sizce?

Da Poet: Bu benim en başından beri tercih ettiğim bir şey, birbirimize de Barış’la her zaman önceliğimizin solo işlerimiz olduğunu söylüyoruz. Müzikal anlamda olsun veya hayatın her alanında, birey olarak kendi ayakların üzerinde durabildikten sonra yan yana geldiğinde ürettiğin daha da zenginleşiyor.

Barış: Biz biraz da birbirimizi müzikal olarak da arkadaş olarak da iyi tanıyan iki insan olduğumuz için bir projede var olduğumuzda bunu devam ettirebiliyoruz. Beraber çalışabildiğimiz için. Grup müziği yapmak zor. Bir sürü farklı insan var, birbirini ikna etme durumu var, istişare edebilmek var. Demokrasi müthiş bir şey ama grup müziğinde olmuyor.

Da Poet: Aynen öyle, her şeyi oylarsanız o iş yürümüyor. Herkesin aynı anda mutlu olması mümkün değil.

 

 

Dijital servis sağlayıcıların müzisyenlerin ürettiklerini yayımlamasını kolaylaştırdığı kadar piyasayı inanılmaz rekabetçi bir hale getirdiği de son yıllardır sıkılmadan konuştuğumuz bir gerçek. Tecrübeli veya newcoming fark etmeksizin bütün müzisyenler eserini yayımlayabilse de dinleyicisine nasıl ulaştırabileceği, kitlesini nasıl geliştirebileceği konusunda ümitsiz. Sizce bu işin gidişatı nasıl olacak, siz karamsar tarafta olanlardan mısınız yoksa ümitli misiniz?

Da Poet: Tabii dediğin gibi olumlu noktası da var, çok seslilik iyidir, insanların büyük labellara, büyük stüdyolara ihtiyacı olmadan seyircinin karşısına çıkabilmesi güzel bir şey ama tabii ki bu kirlilik de yaratıyor. Bu kirliliğin içerisinde oradaki incileri, altınları göremiyorsunuz maalesef. Ben streaming platformlarının adil olmasını beklemiyorum, hiçbir zaman da olmayacak, sadece sanatçılar olarak bildiğimiz yöntemleri biraz değiştirmemiz gerekiyor. Mesela ben kendi label’ımı kurdum, tam da pandeminin başına denk geldi.  Orada yaptığım şey kendi sitem üzerinden birinci kalite wav audio’ları direkt dinleyiciye satmaktı. Başkası başka bir şey bulur, kimi merchandise satıyor, kimi plak basıyor, hâlâ fizikseli sürdürmeye çalışıyor. Bir milyon dinlenmekle bir milyon kaset satmak aynı şey değil. Sanatçıların yeni yöntemler bularak bunu değiştirmeleri gerekiyor. Platformlardan herhangi bir şey beklemememiz gerektiğini düşünüyorum. Sanatçılar bunu kendileri yapacak.

Barış: Olay bir noktada şuna benziyor, nasıl işte influencerlar, sosyal medya fenomenleri varsa, onlar da sürekli içerik üretmek zorundaysa, müzisyenler için de oyunun kuralı bu oldu. İş çok çabuk tüketiliyor, her Cuma eşlerimizin dostlarımızın arkadaşlarıımızın işleri yayımlanıyor ve hızlıca unutuluyor. Ürettiğin şey “eser”den ziyade “içeriğe” dönüşüyor. Sen ne kadar uğraşıp çalışıp didinip üretsen de çok çabuk tüketiliyor ve senin devamlı yeni bir şeyler yapman gerekiyor.

Da Poet: İşte sen artık o Instagram fenomeniyle, Tik-Tokerla aynısın. Sanatçılar nasıl korsana karşı streaming’i bulduysa, streaming’e karşı da yeni bir yol bulmak zorundalar. Nasıl Radiohead In Rainbows için yaptıysa, yine rol modellerle olacak bir iş bu.

 

Bu sorum Da Poet’e: hip-hop dünyasında beatmaker’lar hep yardımcı oyuncu kalmış gibi gelir bana, isimlerinden yeterince bahsedilmez, MC’ler daha çok öne çıkar. Bir futbol takımının kalecisi hatta belki teknik direktörü gibidir beatmaker’lar ama hep Messi’ler Ronaldo’lar konuşulur. Sence de böyle mi? Hem bir beatmaker hem de bir MC olarak sen ne düşünüyorsun bu konuda?

Da Poet: Bence hatta futbol takımının malzemecisi gibi.  Maalesef öyle, bu işten para kazanan insanların bu konuyu yeterince öne çıkarmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla geri kalan insanlar da daha basite, ucuza kaçıyorlar. Böylelikle kendi kuyruğunu yiyen yılana dönüyor iş. Bence müziğe dinleyicinin de bakış açışıyla alakalı. Bütün olarak bakmak gerekiyor, işte müziği kim yaptı, sözlerini kim yazdı. 5 tane şarkı saysak çoğu insan bestecisi kim bilmez. Mesela şu güzel artık yeni yeni yapılmaya başlandı, şarkı mesela X kişisinin, yanında “prod by” diye yazılıyor, bu çok şık bir hareket. Tabii bunun artması gerekiyor.

 

 

Bu sorum da Barış’a: Seni trompetinle ayrılmaz bir ikili olarak tanıdık, fakat multienstrümantalist olduğunu da biliyoruz. Main enstrüman olarak trompeti seçmenin nedeni ne, bir kırılma anı hatırlıyor musun?

Barış: Ailemin teşvikiyle zaten ilkokuldan beri gitar çalıyordum, kurcalamak istediğim herhangi bir enstrümanı da kendimce tanımaya çalışıyordum. 2008’in sonlarına doğru, küçük küçük birkaç amatör grubum vardı, Peyote’de çalardık, orası bir okul gibiydi orada tanıştığımız, birlikte çaldığımız insanlar şimdi bambaşka yerlerde, onlarla şimdi bir festivalde sahnede karşılaşmak çok değerli geliyor. İşte bir grubum olsun, onda da biri trompet çalsın istiyordum, ama araştırdığımda bütün trompet çalan insanlar senelerce bunu okumuş öğrenmiş ve haklı olarak ekmeğinin peşinde koşan insanlardı. Dolayısıyla senin o amatör grubuna kimse gelmeyecek. Ben de çok seviyordum trompet sesini, bari ben bir çalışayım öğreneyim, belki bir şeyler olur dedim ve ilk çalmaya başladığım andan itibaren de bir uzvum gibi oldu benim. Çaldığım zaman gerçekten mutlu hissediyorum kendimi, yalnızca bir dakika da çalsam, kısacık da çalsam, bir saat de çalsam, bütün güne de yaysam beni gerçekten oradan çekip çıkaran, olduğum yerden alıp götüren bir şey o.

 

 

Peki üretirken trompetle mi yola çıkıyorsun yoksa enstrümanlar değişiyor mu?

Barış: O değişiyor aslında, trompet genelde leading enstrüman. Üretirken tabii müziğimin odağı haline gelmeye başladı. Ama müzik yaparken trompet genelde melodi veya solo kısımlarda bulunan bir enstrüman, üretirken “evet ben bunu trompetle buldum” da diyemem, gitarla bir şey buluyorum mesela sonra diyorum ki “evet şimdi buraya trompet geliyor”, trompeti öne çekip çıkaracak, ona hizmet edecek şeyler aslında diğer enstrümanlar. Hatta vokal, bütün prodüksiyon, bütün düşündüğüm aranjman bile. Her şey günün sonunda trompete oynuyor, çünkü trompetçiyim!

 

Canlı müzik sektörü pandeminin yaralarını yavaş yavaş sarmaya başladıysa da mainstream olmayan sanatçıların kendine sahne bulmakta hâlâ zorlandığı da bir gerçek maalesef. Akbank Caz Festivali bunu gözeten programlamasıyla yüzlerimizi güldürse de, sizin sektörün geri kalanından beklentileriniz nelerdir?

Da Poet: Eskiye göre kesinlikle çok daha iyi durumda tabii sahne ama tabii ki daha da iyi olabilir. Alternatife yönelmeleri benim için her zaman gurur verici, benim burada Barış’la bulunmam mesela. Ama kesinlikle çok daha fazla sahne olması gerekiyor, İstanbul dışına çıkıp ülkeye yayılması gerekiyor. Alternatife destek olan sahnelerin, sponsorların daha da artması gerekiyor. Ben mesela kendi adıma İzmir’de çalacak sahne bulamıyorum. Ya devasa mekânlar var, ya çok çok küçük mekânlar. Tabii biraz da ülkenin gerçekleriyle çok paralel bir konu bu. Ekonomik, sosyolojik ve politik gerçekleriyle çok doğrudan ilişkili.

Barış: Eğer bir mekân, satacağı biletle gecenin giderini garanti edecek bir grup dışında bir gece yapacaksa elbette sponsor desteğine ihtiyaç duyuyor, elimizin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki sponsorlar da hangi birine destek olsun yüzlerce var, dolayısıyla konu sponsorların sayısının mutlaka artması gerektiğine geliyor.

Da Poet: Öğrencilerle ilgili durum özellikle çözülmesi gereken temel bir problem. Şu an bir üniversite öğrencisi bırakın konsere gitmeyi henüz barınamıyorken, diyemiyorsun ki gel bak konserime bilet 100 lira, içeride içeceğin 40 lira… Ben kendi adıma utanıyorum artık maalesef. Bütün konuların çözümü aslında aynı yere gidiyor.

 

Akbank Caz Festivali gibi yıllardır sektörde tutkulu bir şekilde varlığını sürdüren ama gelenekselin aksine farklı müzik türlerini de içine alan bir festivalde yer almak nasıl hissettiriyor? Bundan önceki performanslarını düşününce bunu farklı kılan/söylemek isteyeceğiniz bir şey olur mu?

Barış: Ben ilk defa 2012’de katıldım Akbank Caz Festivali’ne, yıllardır katılıyorum, yeri geliyor farklı kolaborasyonlarla sahne alıyorum, yeri geliyor kendi projem için, festivalin plağı için çalıyorum, şimdi de DPBD ile yer alıyoruz, bunlar çok mutlu eden şeyler. Bir yandan tabii keşke böyle fırsatlar daha çok olsa. Zaten baktığınızda Türkiye’de yıllardır bunu majör olarak sürdürebilen iki tane festival var, yeni yeni daha küçük ölçekli festivaller doğmaya başladı, umarım sayısı artar. Burada olmak bana her zaman iyi hissettiriyor zaten, “Akbank’ta mıyız evet ya çok güzel bir şey bu!” gibi.

Da Poet: Benim de ikinci bu, bir de Gaslamp Killer’ın Babylon konseri öncesi sahne almıştım.

Barış: Benim için bir de şöyle değerli bir tarafı var, bir gün bir telefon geldi bana, İmer Demirer vasıtasıyla rahmetli Mehmet Uluğ’a önerilmişim, bir gün Mehmet Abi de aradı beni “biz seni Akbank Caz Festivali’ne düşünüyoruz” diye, o zamandan beridir de hep Pozitif’ten olsun, Akbank ekibinden olsun birileriyle denk geldiğimizde “Aaa Mehmet Uluğ’un keşfi” diye tanımlanmak çok gurur verici.

Da Poet: Bu festivalin böyle birçok dala dokunması bizi çok mutlu ediyor, bu ağaç köklü bir ağaç ve dallarının, yapraklarının da daha çok şeyi kapsaması bizi gururlandırıyor.

yazıyı oku

SOPHIE DOLUNAYI*

Görsel: Berk Çakmakçı

En az müziğindeki inovasyon ve teknik beceri kadar trans kimliği de büyük önem taşıyan SOPHIE’nin müziği ve fikirlerine tanıklık etmiş olmak, kendi yaşamak istediğimiz geleceğin kurallarını kendimizin yazabileceğini hatırlatıyor.

Yazı: Berk Çakmakçı  | 5 Nisan 2021

Geçtiğimiz Ocak ayında Atina’da dolunayı izlemek için çıktığı bir balkondan korkunç bir talihsizlik sonucu düşerek yaşamını yitiren SOPHIE Xeon’dan bahsederken şimdiki zaman çekimini kullanmak zorunda hissediyorum. Çünkü geçmiş zaman gerçek dışı geliyor, zihnim bu durumu kabullenmekte adeta vücudun bir uzuv reddi yaşaması gibi zorlanıyor. Kariyerinin başından beri odağına şimdiyi değil, geleceği yerleştiren SOPHIE’nin bu ansız ölümünün açtığı boşluğu doldurmak mümkün görünmüyor. Bu nedenle yazı boyunca SOPHIE’den geniş zamanla bahsedeceğim. SOPHIE’nin Pop’un DNA’sını değiştirdiğini ve yarattığı estetiğin radyoda duyduğumuz bir çok şarkıya iyi ya da kötü tesir ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. 10 yıldan kısa süren bir kariyer içinde ürettikleriyle bu denli güçlü bir deprem yaratmış olmanın yanı sıra, SOPHIE, ilham olduğu bir jenerasyonun sinapslarında devam eden artçılar ile kültürel etki alanını her geçen gün genişletmeye devam ediyor.

Yeni nedir? Eğer daha önce varolmamış, deneyimlenmemiş, görülmemiş ya da ilk olan ise ‘yeni’, SOPHIE’nin önümüze serdiği sonik, görsel ve fikirsel dünyayı anlatmak için doğru bir kelime, ancak yeterli değil. SOPHIE, kıyaslamaları, benzerlikleri -ve en önemlisi daha önce kimsenin pek de beceremediği bir kapsayıcılıkla- kitlesel bir onay beklentisini bertaraf ediyor. Müzik sektöründeki bekçilerin (gatekeeper) kârlı olmakla eş anlamlı gördüğü ‘yeni’ kavramını silikleştirerek geleneği aşıyor.

2013 yılında yayınlanan muazzam teklisi “BIPP”i duyduğum an, SOPHIE’nin dans ve pop’un çoktan bayatlamış kurallarını yeniden yazmaya and içtiğini ve emin adımlarla şahsına münhasır bir ses repertuvarı kurmakta olduğunu fark etmiştim. Kalabalığından arındırılmış bir pop hiti gibi işleyen ‘BIPP’, o sıralar hala gizemini koruyan SOPHIE’yi bir anda klüp/dj/soundcloud evreninden koparmış ve ana akım müzikte kendi kulvarını yaratmıştı. Yine de bu müziğin herkes tarafından aynı heyecanla kabul gördüğünü söylemek pek doğru olmaz. SOPHIE’nin müziğinin, ana akım müzik medyasında yarattığı kafa karışıklığını takiben dönemin “hype” sayılabilecek janrlarıyla ilişkilendirilme çabası, müzik yazarlarının geri kafalılığına dair bir turnusol kağıdı görevi görmüştü. Zamanında, bir pop parodisi ya da ömrü çok uzun olmayan bir trend gibi yakıştırmalar yapan sesler şimdi geriye dönüp baktığımızda değişim alerjisi semptomları olarak göze batıyor. Pek de uzak olmayan bir geçmişe kadar problematik, ucuz, basit ve değersiz addedilen Pop müziğin en uç noktalarında gezinen SOPHIE’nin böyle duyarsız eleştirilere maruz kalmasına şaşmamak gerek. 2010’lar, müzik medyasının uzlaşmacı tavrı ve eşzamanlı gerçekleşen Spotify hükümranlığı ile Pop’un kendini iyiden iyiye kabul ettirdiği bir dönem olarak değerlendirilebilir. Tam da bu sırada SOPHIE’nin kapalı sayılabilecek bir klüp çevresinde başlayan kariyerine ve müziğindeki deneysel damarlara rağmen bir global pop ikonuna dönüşme hikayesi, beğeni kalıplarının ‘streaming’ çağında nasıl değiştiğine güçlü bir örnek teşkil ediyor. SOPHIE’nin ’yüksek kültür’ ve ‘alçak kültür’ ayrımını geçersiz kılan ‘hook’ temelli müziği, içinde yaşamakta olduğumuz kaosun, yokoluşun ve tahammülsüzlüğün hem tasviri hem de bir nevi ilacı. SOPHIE’nin müziği ikiliklerin anlamını ve egemenliğini yitirmeye yüz tuttuğu bir zamanda adeta bir deniz feneri gibi yolu gösteriyor; ‘Yepyeni Bir Dünya’ (Whole New World)’nın katlederek değil paslanmış ilkeleri yıkarak ve dans ederek mümkün olduğunu hatırlatıyor.

Majör pop melodileri SOPHIE’nin çok boyutlu evreninde, araba camında bir birleşip bir ayrılarak akan yağmur damlaları misali, şekilden şekle giriyor. Dinleyenin beyninde fiziksel materyaller tanımlayan prodüksiyonun teknik detaycılığı geleneksel pop, klüp ve performansın sınırlarını umursamıyor. Bu sayede EDM (Electronic Dance Music)’in katıksız ve çoğu zaman kimliksiz hedonizminin karşısında SOPHIE şarkıları ilk saniyede imzasını atıyor. Aynı zamanda hem parlak ve şirin hem de zorlu ve korkutucu olabilen, üstelik bunu ortalama 3 dakika içinde takibi zor bir hızda yapan şarkıları, içine koyulduğu hiç bir kapta rahat durmuyor. SOPHIE’nin müziğinde form daimi bir değişim halinde ve bir araya getirdiği zıtlıklar yaşamakta olduğumuz tekno-simbiyotik deneyime kusursuz şekilde eşlik ediyor, daha da önemlisi anlamlandırmamıza yardımcı oluyor.  

SOPHIE’nin kendisini ve müziğini birbirinden ayrı değerlendirmek en basit ifadeyle aptallık olur. Bu noktada SOPHIE’nin trans kimliğinin en az müziğindeki inovasyon ve teknik beceri kadar büyük bir önem taşıdığının altını çizmek gerek. 2017 yılında “Oil of Every Pearl’s Un-Insides” isimli albümünden yayınlanan ilk tekli olan “It’s Okay To Cry” ve beraberinde gelen ikonik müzik videosu bu bağlantıyı anlatmak için iyi bir örnek. SOPHIE’nin kendi vokallerini ve cismini ilk defa gizemden arınmış, ironiye yer bırakmayan bir samimiyet ve kırılganlıkla ortaya koyduğu eserin anıtsal niteliğiyle tüyler ürperttiğini söylemek yanlış olmaz. Kimliğin geçirgenlik, limitsizlik ve adaptasyon üzerinden anlam kazandığı bir dünyanın kapılarını aralayan şarkı, gürültü ve sessizlik ile ustalıkla oynuyor, SOPHIE’nin hassas vokallerini merkeze oturtuyor. Birbirine eklemlenen baş döndürücü fikirlerle tansiyonu baştan sona yüksek tutan albüm aynı zamanda bir ses tasarımı harikası olarak yakın bir incelemeyi hakediyor. “Oil of Every Pearl’s Un-Insides” elektronik müzikteki prodüksiyon becerisini çoğunlukla cis-erkeklere yakıştıran müzik medyasının altından halıyı çekiyor. Bu denli güçlü bir albümün 61. Grammy ödüllerinde en iyi “Dans/Elektronik Albümü” dalında aday gösterilmesine rağmen ödülü sıkıcı ve son derece risksiz bir Justice remix albümüne kaptırmış olması ise Grammy’lerin geçersizliğinin bir kanıtı adeta. 

2014 yılında New York’ta yaşarken küçük ve karanlık bir klüpte SOPHIE’nin nadir setlerinden birini izleme fırsatı bulmuş olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Hala göz kamaştıran ışıkların ve dumanların arkasına saklandığı bir dönem olmasına rağmen duyduğum şeyler o kadar etkileyiciydi ki müziği adeta havada hissedebiliyor, kokusunu alabiliyor, elinizle dokunabiliyordunuz. Geceyi aynı “BIPP”in kapağındaki gibi bir kaydıraktan sağa sola çarparak kaymış ve suya düşmüşçesine adrenalin dolu şekilde bitirmiştim. Bir daha müziğe kesinlikle aynı şekilde bakmayacağımı farkında olarak ayrılmıştım klüpten. O günden beri dinlediğim ve yaptığım her şarkıyı SOPHIE prodüksiyonlarıyla kıyaslıyorum ve çoğunlukla kulağıma amatör ve eski geliyorlar. Her seferinde onun müziğindeki benzersizliğe ulaşmamın pek mümkün olmadığını yeniden anlıyorum. Fakat bu durum beni durdurmak yerine daha da motive ediyor. SOPHIE’nin müziği ve fikirlerine tanıklık etmiş olmak kendi yaşamak istediğim geleceğin kurallarını kendim yazabileceğimi bana tekrar hatırlatıyor.

*SOPHIE, 2021 Ocak ayında dolunay izlemek için çıktığı balkondan düşerek hayatını kaybetti. SOPHIE’yi sevenler ve hayranları tarafından her yılın ilk dolunayının SOPHIE Dolunayı olarak anılacağı duyuruldu.

yazıyı oku

/DA ile TANIŞMAK İSTER MİSİNİZ?

Fotoğraf: Can Görkem

Röportaj: Gümrah Şengün

 

Akbank Caz Festival’inin yeni nesil sanatçılarından biri /da. Festivalin kapanış gecesinde Da Poet&Barış Demirel ve Mousike performansları için hazırladığı görsel set ile bizi callinghouse’un duvarlarından yükselerek puslu ve minimal bir İstanbul’a doğru derin bir yolculuğa çıkaran ta kendisi. İleride daha sık adını duyacağınız /da’yı biraz daha yakından tanımak ister misiniz?

 

/da kimdir, bize kısaca kendinden bahseder misin?

Generatif sanat alanında işler üretiyorum. Bunlar genellikle müzik videoları ve live A/V performanslardan oluşuyor. Kolektif üretim sürecinde, çalıştığım sanatçıların tarzıyla kendi stilimi ortak bir alanda birleştirip sunuyorum. Bireysel işlerimde ise o zaman diliminde neyle ilgileniyorsam, nasıl hissediyorsam onlardan esinleniyorum. Üretim sürecinde en keyif aldığım kısım fikirlerimi tasarlarken ön göremediğim, rastlantısal değişimlerle projenin bambaşka yerlere evriliyor olması. Bu yüzden üretimlerimin, tek bir stile bağlı kalmadan, sürekli değişim içinde olmalarına özen gösteriyorum. Bana yeni keşif kapıları açıyor.

 

Peki yaratıcı enerjinin ne zaman farkına vardın?

Aslında şu anki pratiğime başlamadan önce, içerisinde hep sesin, müziğin olduğu bir alanda olma isteği vardı. Sonrasında katıldığım bir canlı performansta büyülendim, “bu alanda olmak istiyorum” diye o an karar verdim diyebiliriz. O şov, Christopher Bauder ve Robert Henke’nin “Deep Web” adlı görsel-işitsel ışık enstalasyonuydu. İzlerken, iş kaç defa tekrarlandı hatırlamıyorum.  Zihni az susan biri olarak, hiçbir şey düşünmeden, uzun bir süre anda kalıp o anı yaşamıştım. En çok etkileyen kısımlarından biri buydu. Kendi performanslarımda da, hem müziğin hem de canlı deneyimin gücünü arttırmaya odaklanıyorum.

 

Bugünlerde nasıl hissediyorsun diye sorsak?

Biraz hüzünlüyüm, bunu havaların değişmesine ve yazın bitişine bağlıyorum. Onun dışında tatlı bir heyecan var, kendimle ilgili yeni bir değişim süreci başlıyor gibi.

 

Üretimlerinde kimlerden ilham alıyorsun? Yeni medya sanat dünyasında sana ilham veren kişiler/şeyler neler?

En çok beraber çalıştığım sanatçıların işlerinden, estetiğinden, üretim süreçlerinden ilham alıyorum diyebilirim. Ortak bir iş çıkarmak için onlardan bana gelen her detay, ayrı önem taşıyor. Bunun yanı sıra, boş zamanlarımı çoğunlukla dijital sanat ve elektronik müzik alanında gerçekleşen festivaller, etkinlikler, yeni çıkan müzik videolarını inceleyerek geçiriyorum. Beslendiğimi düşündüğüm festivaller, LEV, Rewire, CTM olabilir, kliplerden çoğunlukla Fact Mag’in serilerini takip ediyorum. Genelde distopik, karanlık tasarımlardan esinleniyorum. Bu sıralar görsel tarzlarından ilham aldığım, geçen sene Unsound Festivali’nin online etkinlik serisinde keşfettiğim “After Life” MMO oyununun yaratıcısı yeni medya kolektifi Naxscorp var. Pandemi sürecinin en güzel tarafı da buydu bence. Dünyada gerçekleşen birçok etkinliği dijital platformlardan eş zamanlı takip edebilme fırsatımız oldu.

 

İstanbul, şehir hayatı, festivaller seni nasıl besliyor? Yoksa daha çok dijital evrende mi vakit geçiriyorsun?

Dijital dünyada ve kendi alanımda daha sık vakit geçiriyorum. Şu sıralar İstanbul’da beni beslediğini düşündüğüm şeyler katıldığım etkinlikler ve sergiler. Yeni bir döneme girildi gibi hissediyorum, çok fazla yetenekli sanatçı ve müzisyen var etrafımızda. Bu insanlar bir araya gelip ürettiklerinde, şahane projeler ortaya çıkıyor.

 

Da Poet ve Barış Demirel performansına özel ürettiğin ve canlı performansını gerçekleştirdiğin görsel dünyanın hikayesinden biraz bahseder misin? Elektronik müzik dışında böyle farklı bi janr için üretim yaparken sana ne ilham verdi?

Farklı bir deneyim olduğu için üzerinde daha önce çalışmadığım türlere üretim yapıyor olmak heyecanlandırıyor açıkçası. Bir süre o müzikle yatıp kalkıyor oluyorum, başka başka sanatçıların dünyalarında buluyorum kendimi. Da Poet ve Barış Demirel’e hazırladığım görsel sette, parçalarından çıkardığım bir takım keywordleri -İstanbul, betonlaşma, sıkışmışlık gibi- müziğin hissiyle birleştirdim. Sonucunda da başında daha soyut küplerin dansını gördüğümüz, devamında puslu, önümüzü çok net göremediğimiz, tekrarlanan şehir manzaraları serisi ortaya çıktı. Mousike performansı içinse tamamen abstract, iki boyutlu desenler ve canlı renklerin ön planda olduğu bir set hazırladım. Soyut görsellerin en sevdiğim yanı, performans sonrasında izleyenlerin görsellere yaptığı benzetmeler oluyor herhalde. Birisi bir nesneye benzetiyor, başka birisi bir hikaye yazmış oluyor. Sınırsız bir hayal gücü.

 

 

 

Bugünlerde başka neler üzerinde çalışıyorsun? Yakın zamanda ortaya çıkacak, paylaşmak istediğin proje ya da planlar var mı?

Şimdilik Aralık’ta bir etkinlik olacak gibi duruyor. Onun dışında, kolektif çalıştığım kişilerle, yeni plan ve proje konuşmaları devam ediyor. Bu dönemde, etkinlikler hızla başladığı için olası gelebilecek performans projelerine şimdiden hazırlık yapmayı, bir yandan da kişisel işlerime yoğunlaşmayı planlıyorum.

 

İnsanların senin ve işlerin hakkında bilmesini istediğin bir şey?

Çoğunlukla çalışmalarımda, görselle etkileşimde olan tek bir kaynak kullanıyorum, o da ses. Yani sonraki adım için hedeflediğim, daha çok kaynaktan yararlanmak, deneyimi başkalaştırmak. Bunun içinde gerçekleştirmek istediğim birkaç proje fikri var. Aynı şekilde, sadece müzik sektöründe değil, farklı alanlarda daha fazla üretimde bulunmayı hedefliyorum. Yani izlemeye devam edin.^^

yazıyı oku

SIRADAN VE BÜYÜLÜ DÜNYA

Röportaj: Ezgi Bakçay Fotoğraflar: Thomas Albdorf

Metalar dünyasının büyücüsü Thomas Albdorf sanatında plastiğin, plastisite (plasticity) değerini araştırıyor. Artık geri dönüşü olmayan bir deformasyonun birbirinden kopuk anları arasında güzelliği yakalıyor. Balenciaga’dan Louis Vuitton’a modern sonrası mitolojileri yazan markalarla çalışıyor. Lüks ve sefaletin iç içe geçtiği, topuklu ayakkabıları üzerinde uçurum kenarında duran toz pembe bir dünyanın atıkları içinde zarafeti buluyor.  Thomas Albdorf 212 Photography İstanbul‘da ilk kez İstanbul’un çağdaş sanat ortamına selam verirken, mikrofunu ona uzattık ve bütünüyle yapay olan fotoğrafik gerçeklik üzerine söyleştik.

 

Öncelikle söyleşi davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. 1-11 Ekim 2021 tarihleri ​​arasında İstanbul’da 7 farklı noktada gerçekleştirilen uluslararası fotoğraf festivali 212 Photography İstanbul’da sizin de çalışmalarınızı izleme şansı bulduk. 212 Photography Istanbul, sergiler, atölyeler, film gösterimleri, konferanslar, paneller, portfolyo incelemeleri ve daha fazlasını içeren ve her yıl düzenlenen bir kültür ve eğitim buluşması. Bu festival vesileyle sizi daha yakından tanıma fırsatı bulduğumuz için çok mutluyuz. Biraz kişisel bir soruyla başlamak istiyoruz. Fotoğrafçılık yolculuğunuz nasıl başladı? Sizi ne etkiledi ya da teşvik etti? Röportajlarınızdan birinde, fotoğrafçılığın “hayatınızın belli bir noktasında başınıza gelen bir şey” olduğunu söylemişsiniz. Bugünden geriye dönüp baktığınızda hikayenizi nasıl inşa ediyorsunuz ya da anlatıyorsunuz”?

Sanat okumaya başladığımda, belirli bir alana özel bir ilgim yoktu – o zamanlar sadece heykel, video yerleştirme, yazılımla oluşturulmuş sanat vb. ile ilgili çalışmalar yapıyordum. Temelde iki nedenden dolayı fotoğrafla tanıştım: Birincisi, kendi çalışmalarımı internette kolayca oluşturup geniş bir kitleyle paylaşabildiğim gibi aynı anda birçok farklı sanatçının çalışmalarıyla da karşılaşabiliyordum (2009, 2010 yıllarında Flickr ve Tumblr gibi platformlar üzerinden). Fotoğraf hızlıydı, fotoğraf paylaşılabilirdi, erişilebilir ve uygun fiyatlıydı. İkinci sebep -o zamanlar bunun farkında değildim- fotoğraf ve videonun daha sonra sosyal medya üzerinden herkesin kendini göstermesi için en önemli ortam haline gelmesiydi. Bunun önemli olduğunu ve bu konuyla ilgilenmem gerektiğini hissettim.

 

Fotoğrafçılık ana alanınız olmasına rağmen, fotoğrafa yeni olasılıklar getiren ve imge üzerine tartışmalar açmanıza imkan veren diğer sanat türlerini, özellikle heykel ve mimariyi çalışmalarınızda kullanıyorsunuz. Sizce çağımızda bir imge yaratmak ne anlama geliyor?

Benim için çoğunlukla uzun bir imge üretim süreci söz konusu; Nadiren belirli bir anda çekilmiş tek bir fotoğraftan oluşan bir görüntü üretirim. Araştırma, stüdyo dışında çekimler, stüdyo aşaması ve bir de post prodüksiyon süreci var. Bu aslında her görüntü üreticisi için geçerli bir durum. Telefonunuzla fotoğraf çekseniz bile, imgenin içinde o andan çok daha fazlası var. Daha önce gördüğünüz ve bilinçaltınızda yeniden oluşturmaya çalıştığınız görüntüler var. Telefonunuz yazılım işlemlerini yapıyor, siz filtreler uyguluyorsunuz, sonra görüntü sosyal medyada dolaşıyor … artık önemli olan an değil. Bugünlerde bir görüntü oluşturmak hızlı da olsa uzun bir işlemdir ve sensöre ışık kaydetmek bunun sadece küçük bir kısmıdır.

 

Fransız yönetmen Jean-Luc Godard, “Fotoğraf gerçektir. Sinema saniyede 24 kez gerçektir” demişti. Siz de işlerinizde yapaylık ve gerçeklik kavramları ile oynuyor ve gerçekliğin olasılığını sorguluyorsunuz. Üretim sürecinizde gerçeklikle olan ilişkinizi nasıl tanımlarsınız?

Godard’ın bu düşünceye nereden geldiğini bir şekilde anlıyorum, ama şimdi 2021’deyiz ve fotoğrafçılık – ya da fotoğrafik görüntüler üretimi olarak tanımladığımız şey – belirli bir noktada fiziksel bir merceğin önünde olan şeye çok daha az bağlı. Bu yüzden ben fotoğrafçılık ile gerçeklik arasındaki doğrudan bağa karşı mücadele ediyorum. Bu iş dijital manipülasyon ve resimsel 3D’lerden önce de hileliydi ve her geçen gün daha da hileli hale geliyor. Bu nedenle, sürekli olarak bunu tartışan – izleyiciyi belirli bir şekilde kandıran ve umarım her gün fotoğrafla ilgilenmelerini ve sorgulamalarını sağlayan görüntüler yaratmaya çalışıyorum.

 

İşlerinizde dikkat çeken bir “aralık” duygusu var. “İçeride” veya “dışarıda” olmak size ne ifade ediyor? İlk çalışmalarınızdan başlayarak doğal olarak kabul edilenle yapay olan; dış ile iç arasındaki ayrımları flu hale getiriyor gibisiniz? Bu doğallaştırma veya gerçekleştirme süreci sizin için nasıl işliyor ve bunun fotoğrafa yansımaları neler?

Bu günlerde projelerime genellikle stüdyo dışında çekim yaparak başlasam da, fotoğraflarımı çoğunlukla stüdyo içinde – genellikle dışarıda çektiğim fotoğrafları kullanarak – bitiriyorum. Ve bazen tam tersi de olabiliyor. Kişisel olarak, benim için görüntünün nerede yaratıldığı önemli değil; önemli olan bir akış halinde olması ve çalışmalarıma bakıldığında anlamın yerinin kolayca belirlenememesi.

 

Fotoğraflarınızda neredeyse hiç insan olmamasına rağmen, pandemiden sadece birkaç ay önce New York’ta oluşturduğunuz “Five Days” seriniz pandemi sonrasında başka bir anlam kazanmış gibi görünüyor. Pandemi sırasında dünyanın en büyük ve en kalabalık şehirlerinin boş meydan ve sokaklarının fotoğraflarını gördük. Farklı bir “gerçeklik” bizi etkiledi ve dünyayı hiç görmediğimiz şekillerde görmemizi sağladı. Siz pandemi sırasında zamanınızı nasıl geçirdiniz? Sizce bu deneyimin sanat ve hayat ilişkisi üzerinde nasıl etkileri olacak?

Pandeminin ilk yarısında gündüzleri çoğunlukla çocuklarımla vakit geçirdim ve akşamları stüdyoda çalışmalar yaptım. Projeleri erteledim ve mümkün olduğunca üretmeye ve öğrenmeye çalıştım. Bence genel olarak karantinalar, evden çalışma, seyahat kısıtlamaları yaşam-iş-deneyimimizin sanallaştırılmasını hızlandırdı. Bunun, fotoğrafın nasıl geliştiğine dair daha önce bahsettiğim yönlerle yakından ilişkili olduğunu hissediyorum.

 

Sanatın teknolojideki gelişmelerle birlikte izleyeceği yol hakkında ne düşünüyorsunuz? Yazılımlar olağanüstü bir hız kazanmış görüntü üretiminin büyük bir parçası oldu, NFT’ler küresel bir piyasa içinde değer kazanıyor. Bu teknolojileri görüntü üretiminde de kullanan bir sanatçı olarak, bugün ve gelecekte teknoloji ve sanat ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Teknoloji ve sanat hiçbir zaman birbirinden ayrılamaz – temel bir ideolojiye sahip olmayan hiçbir kod veya medya bulunmamaktadır; 20. yüzyılın ortalarında renkli film yapımı bile ırksal olarak önyargılıydı. Ancak günümüzde bu ilişkiler giderek daha da karmaşıklaşmakta ve kullandığımız medyanın yüzeyinde daha görünür hale gelmektedir. Sanatın nasıl tüketildiği, nasıl dolaştığı ve dağıtıldığını dikkate almayan, dijitalin fiziksel olanla ilişki üzerine düşünmeyen ve üretim ve algılamaya bilinçli olarak hitap etmeyen sanat, başarısız olmaya mahkumdur.

 

Sanatsal solo projelerinizin ve işlerinizin yanı sıra ticari amaçlarla da dünyaca ünlü markalarla işbirliği yapıyorsunuz. Bu ortaklıklar, gerçekliği görme, düşünme veya inşa etme şeklinizi besliyor mu yoksa bunları sadece iş olarak mı görüyorsunuz? Sanat ve sermaye arasındaki ilişki ya da daha incelikli bir şekilde, bu ilişkinin sanatsal pratiklere yansımaları ve etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kişisel olarak ticari alanda çalışmayı seviyorum. Böylece işlerimi satarak hayatımı finanse etmek zorunda olmadığım için sanatsal pratiğim için bağımsız bir alan yaratabiliyorum. Komisyonlarda normalde açıkça belirlenmiş bir hedef vardır. Herkes riskleri ve ne yapılması gerektiğini bilir. Yine de, çoğu zaman sınırları zorlamak ve yeni yaklaşımlar yaratmak için deneyler yapma olanağına sahibim, ki bu inanılmaz. Çoğu durumda, genellikle deneysel yaklaşımımın geleneksel fotoğrafçılık çevrelerinden ziyade komisyonlarda daha çok kabul gördüğünü hissediyorum. Bu elbette her durum için doğru değil ancak fotoğraf sergilerini düşününce, daha riskli ve daha zorlu çalışmaları satmak, potansiyel bir alıcıya güven veren ticari amaçla üretilmiş görüntülerden daha zor olabiliyor.

yazıyı oku

ADAPTASYON UZAMI

Görsel: Barış Çavuşoğlu

Yazı: Burcu Bilgiç | 5 Nisan 2021

Katman katman adapte oluyorduk. Mücadeleyle, teslim olmuşlukla ve büyülenerek adapte oluyorduk. Adapte olurken kendi becerilerimizden gözümüz kamaşıyordu, gözümüzü kaçırıyorduk. Kimse kolay olduğunu söyleyemezdi ve biz de kolay olmasını istemiyorduk. Adaptasyonun kendine özgü bir uzamı mı vardı? Alıştığımızdan daha uzun, daha kavisli, daha akışkan olduğumuz bir uzam mıydı? Bedenimizin ve zihnimizin plastisitesi mi artıyordu? Beyin kimyamızda bir değişiklik olduğuna yemin edebiliriz. Bilişin kodlarıyla oynamakta maharetliyiz.

2021’de çıkacak ilk sayının temasını belirlemek -şaşırtıcı bir şekilde- oldukça az zamanımızı aldı. “Adaptasyon”un yaşantımızı ve ruh halimizi araştırmak için uygun bir kavram olacağına hızla karar verdik.

Üzerinde hareket ettiğimiz zeminlerin öklid uzayının kuralları dışına çıktığı, bazılarının faz değişikliğine uğrayarak maddenin türlü hallerine geçtiği ve neredeyse hepsinin kod parçalarına dönüştüğü bir zamanda; sayının görsel dilini belirleyecek kapak hikayesinin de fiziksel, kimyasal ve dijital katmanları içermesi gerekiyordu. 

Adaptasyon sayısının kapak hikayesi için, bu katmanları tek bir görsel dünyanın içinde hikayeleştirilebilecek bir sanatçıyla, Barış Çavuşoğlu’yla çalıştığımız için mutluyuz. İnsanın adapte olma yeteneği ve insan odaklı bir sayı yapmak fikri üzerine Barış’la konuşmaya başladığımızda, “hayatta kalmaya mecbur ve yaşamayı arzulayan insan” karakterini elimizdeki dijital mekana nasıl sokacağımızın fikir alıştırmaları da başladı. Eti ve kemiği Barış’ın dünyasına sokmak için iPhone Lidar teknolojisini kullandık. Gerisi, 3.  boyuta dair olanla yüzeye dair olan, soyut olanla forma bürünen arasında bilinmez bir yerde vuku buldu. Biz de kendimizi adapte olmaya devam eder bulduk.

Tüm karakterler iPhone 12 Pro Max kullanılarak scan edilmiştir.

Krediler:

3D Animasyon Film, Ses Tasarımı ve 3D Tarama: Barış Çavuşoğlu

Kreatif konsept ve Prodüksiyon: calling

Kreatif ekip: Gümrah Şengün, Can Zeydan, Burcu Bilgiç, Selin Ünsel, Can Görkem

Modeller: Beril Kayar, Berk Güntürk, Nora Şenkal (castingkiller), Selin Seylan

Styling: İrem Apak

Nora Şenkal Tulum: Sudi Etuz

Berk Güntürk Pantolon, Gömlek ve Atlet: Store Desole

Beril Kayar Look: Rost Underwear

Selin Seylan Pantolon, Üst ve Çanta: SiedresSudi EtuzStore Desole

Saç: Mertcan Pekgüzel

Makyaj: Kübra Demir

VFX Animasyon: Benjamin Lemoine & Barış Çavuşoğlu

Sound Mix & Master: Ada Kanbo

yazıyı oku

SEDA ERCİYES İLE YÜKSEK İRTİFADA SEYREDİYORUZ

3D: Afterwork

Röportaj: Merve Evirgen Video: Gizem Günkal  | 26 Ağustos 2021

Onu anlatmaya, övmeye yetecek kelime haznem yok benim sanırım hâlâ. Yerli R&B’nin divası, her biri dillere pelesenk olan single’larına bir yenisi olan Petrichord prodüksiyonu “Uçak”ı yeterince iyi olması yetmezmiş gibi bir de Afterwork işbirliğiyle gaming estetiğinde bir paketle yayımladı. Bu muazzam işbirliğinin lansmanı da callinghouse’ta gerçekleşti, bize de meyvelerini yemek ve Seda ile Afterwork’e merak ettiklerimizi sormak düştü.

Seda, seninle yollarımızın burada tekrar kesişmesi ne şahane oldu. Klasik başlayalım, bize biraz “Uçak’ı anlatsana, şarkının hikâyesi nasıl ortaya çıktı, Afterwork ekibiyle bu şahane gaming klibi fikri nasıl doğdu?

Uçak’ın hikayesi ‘10:50’nin yakınlarında bir yerlerde ve ‘Başa Sarıp Dur’un devamı gibi de aynı zamanda. Yine uzak mesafedeki bir kişiye sesleniyorum, yine insan zihnine çeşitli referanslar veriyorum. Geçen sene karantinanın başında oyun dünyasına girdim, yeniden gamer oldum. Bunlar özellikle metagaming, 2000’ler oyunlarıydı. Bu arada zaten 5 yıldır bir oyun şirketinde çalışıyorum, bağımsız bir müzisyen olarak kendime bu şekilde destek çıkıyorum. Ve işim sebebiyle de kulağıma çalınan birkaç terim vardı. Bunlardan biri ‘kullanıcı bazlı deneyim’, diğeri de ‘gamification’. Bunlarla bol bol haşır neşir olan, oyun aşığı biriyim. Bu ilgimi ve işimin bu kısmını yaptığım müziğe nasıl entegre edebileceğim sorusu düştü aklıma. Ben kimim? Bir müzisyenim ve bir yazılım şirketinde çalışıyorum. Birazcık unity’de (komut dosyası yazmayı destekleyen çok yönlü bir oyun motoru) çalışmaya başladım ama benim yapabileceğim bir alan olmadığı için işin uzmanlarıyla çalışmak istedim. Ve karantina sırasında, Afterwork’ün online gezilebilir sergisine denk geldim, hemen onlara ulaştım ve fikrimi anlattım. Çok uzun zamandır, hem bir yandan interaktif bir videom olsun istiyordum hem de aynı zamanda, oyunlaştırılmış bir müzik videosu da… Yani aslında tam olarak istediğim, her izleyenin bu oyunu oynayarak aslında kendi müzik videosunu çekmesi fikriydi. Ve ortaya çıkan iş, tüm bunların harmanlandığı güzel bir projeye dönüştü. Oyunun konsepti 2000’ler, metagaming ve biraz da Lara Croft’a gönderme oldu… Bir de yine oyunun evreninde geçen, video klibin açıklamasından erişebileceğiniz, masaüstünde oynanabilen bir oyunu var. YouTube’da bir gameplay’i ve aynı evrende geçen, her oyuncunun scoreboard’da kendi skorunu yazabileceği bir oyun bu.

Mert Demir, FlyTones, ve şimdi de Petrichord… Ülkede olan iyi ne varsa hepiniz yan yana gelmişsiniz gibi. Hadi tamam iyi müzik birbirini çeker de, bu kadar insan nasıl aynı düzlemde buluşabiliyor / anlaşabiliyorsunuz?

Hepimizin öncelikle insan olarak aynı sayfada buluşması ve sonra bu buluştuğumuz noktadan müziğe yaklaşımımız benim için çok önemli. Hangi seviyede olup olmadığıma göre beni yargılamayan insanlar olmalı etrafımda, müziği müzik için seven insanlar olmalı bu kişiler… Böyle olunca da kimyamızın tutması ve beraber çok rahat bir şekilde iş yapmamız kaçınılmaz.

Müzik kariyerine caz vokalisti olarak başladın, şimdi gerçek bir R&B divasısın. Gelecekte başka türlerde işlerini görmemiz muhtemel mi sence?

Güzel yorumun için çok teşekkür ederim, daha başka türlerde denemeler yapmayı çok istiyorum. 2020’lerin, sanatçıları daha da özgürleştirdiğini düşünüyorum. Artık tek bir tarzda üretmek zorunda değil hiç kimse. Müzisyenin beslendiği şey neyse, onu kendi tarzıyla bütünleştirip bir sürü şey deneyebilir. Örneğin, caz armonisinde beni besleyen şeyleri gerek R&B’ye, gerek hip-hop, gerekse ileride belki elektroniğe yedirmek hoşuma gidiyor. O yüzden de mutlaka daha farklı tarzları denemek isterim.

Tam da seni onlarca konserde izleyebilecekken pandemi belası girdi hayatımıza. Yavaş yavaş yaralarını saracak gibi müzik sektörü, senin konser planların var mı önümüzdeki sezonda? Artık seni sahnede şöyle bir doya doya izleyebilecek miyiz?

Konser planlarım tabii ki var, hep hayal ettiğim gibi… Hem bir yandan eskiden çaldığım ekibimle şarkılarımın orkestra versiyonlarını, bir yandan da daha küçük bir ekiple, bir DJ veya bir DJ ve bir enstrümanla da daha elektronik bir altyapı üzerine sahne koyduğumuz planlarımız, projelerimiz var.

Mühendis kimliğin yaşıyor mu hâlâ, birbirinden çok uzak gibi görünen iki “mü” bir arada nasıl varoluyor sende?

Her yolun başındaki müzisyen gibi benim de finansal olarak kendimi beslemem lazım. Benim için bunun yöntemi mezun olduğum mühendislik alanı oldu. Şanslıyım ki birlikte çalıştığım insanlar Türkiye’de müziğe en sıcak bakan, en özgürlükçü insanlar. İleride, yazılımla müziği birleştirecek projelerde daha da çok bulunmak istiyorum. 9-5 çalıştığım için devamlı içinde bulunduğum ve duyduğum terimler oldu dediğim gibi ve onları hayatta yapmaktan en çok zevk aldığım şeyle, müzikle birleştirebildim. Artısı eksisine bakarsak; zorluğu şu ki ben de artık tamamen müziğe kanalize olmak ve tam zamanlı bir müzisyen olmak istiyorum ve hiç bölünmek istemiyorum.

Dünyada hip-hop ve R&B’nin yükselişi el el gitse de Türkiye’de maalesef tek 1 tanesinin milyonları salladığını görüyoruz. Yerli R&B’nin sence niye bu kadar az örneği var? Veya şöyle soralım, acaba alıcısı mı yok?

Bence yavaş yavaş o da ana akıma girmeye başladı. Yani müzisyenler –özellikle rapçiler- bestelerini yaparken daha melodik sözler tercih etmeye başladılar. Belki altyapıda, bestede daha karmaşık hareketler olduğu için olabilir, bilmiyorum. Ama birkaç sene önce trap için veya ondan önce başka türler için de böyle düşünüldüğünü göz önüne alırsak eğer, R&B’nin de yavaş yavaş gelip yerleştiğini ve daha çok kitleye ulaşacağını rahatlıkla söyleyebilirim.

Bir röportajın en klişe sorusu olsa da takipçilerin de cevabını her zaman en çok merak ettiği o soruyu soralım. Yakın dönem, geçmiş dönem ilhamların neler, bu aralar kimleri dinliyorsun?

Bir ‘tiktoker’ olduğum için aşırı derecede Doja Cat dinliyorum; son albümü mükemmel bir albüm. O da son albümünde benim en sevdiğim albüm tarzını yaptı ve bir sürü değişik türü kendi Doja Cat yorumuyla uyguladı. Genelde güncel kalmaya çalışıyorum, R&B yapıyorum diye sadece R&B de dinlemiyorum elbette. Charlotte Day Wilson’ın çok beklediğim albümünü dinliyorum. Bir de Hiatus Kiayote’nin son albümü bence mükemmel. Hem bir müzisyen hem de bir vokal olarak bunlar ve benzerlerini dinlemek ve oralardan beslenmek benim için çok önemli.

“Uçak”ın müzikal evreninin geri kalanında yatan her şeyi, oyunundan klibine, artwork’ünden 3D modellemesine kadar üreten ekip ise İstanbullu taze kreatif stüdyo Afterwork. Gelin biraz da onları daha yakından tanıyalım.

Afterwork kimdir, nedir, ne yapar? Biz çok severek yakından izlesek de siz, sizi tanımayanlara kendinizi nasıl anlatıyorsunuz?

Afterwork aslında bizim -Sude Belkıs ve Yasin Arıbuğa- tam zamanlı çalıştığımız iş dışında yaptığımız projeleri hazırladığımız bir çatıydı. Sergilerle başladı, video klip, fotoğraf çekimleri ile devam etti. Sonrasında daha fazla projeler gelişti ve birlikte çalıştığımız arkadaşımız Yağmur Güçlü de ekibe eklendi. Ama aslında biz tasarım stüdyosuyuz. Freelance ve proje bazlı marka ve ajanslarla çalışıyoruz. Çevremizde yetenekli arkadaşlarımız var ve projeye göre ekibi genişletiyoruz. Uçak projesinde aramıza oyun yazılımcısı Toprak Fırat da eklendi. Multidisipliner bir yapımız var fotoğraf, video, animasyon, AR filtre, içerik üretimi, grafik tasarım gibi elimizden ne gelirse üretiyoruz.

Kanımca son yıllarda kreatif sektörün başına gelmiş en güzel, en orijinal, en heyecan verici kolektiflerden birisiniz. Yaptığınız işlerin yarattığı değeri anlayan isimlerle / markalarla / kurumlarla nasıl bir araya geliyor, projeleri nasıl seçiyorsunuz? Bir inşaat şirketiyle de çalışır mıydınız örneğin?



Çok teşekkürler bu güzel sözler utandırdı! Aslında her yaptığımız şeyi yayınlamıyoruz sadece güzel olanları görüyorsunuz. Sonuçta bir şirketiz ticari kaygılar maalesef var. Ama reddettiğimiz işler de oldu tabii. Aslında markalar, şahıslar ya da ajanslar bize ulaşıyor brief doğrultusunda ne gerekiyorsa yapıyoruz. Ama Uçak projesini bu ticari kaygıdan ayrı tutuyoruz. Çünkü zaten yapmak istediğimiz bir şeydi ve Seda bundan bahsettiğinde biz de bu vizyona sahip biri olsa da böyle klip istese gibi halihazırda bekliyorduk.

İsminizin anlamı bence Afterwork’ün temellerinin hepinizin başka işlerde tam zamanlı çalışırken yaptığınız bu kreatif işleri ancak “işten sonra” yaptığınız günlerden geliyor. Öyle mi, nedir hikâyeniz?

Evet aynen öyle. İsmin hikâyesi aslında kuruluş aşamasında tam zamanlı işlerimizden kalan vakitte bir şeyler üretmekten geliyor. Bir de fun fact: tam da isim ararken Yasin’in giydiği tişörtte “afterwork” yazıyordu. Aslında onu görünce dedik ki bu işte biz!

Pandeminin başındaki gezilebilir çevrimiçi serginiz “New Normal” o kadar çabuk ve o kadar heyecan verici çıktı ki ortaya, bütün o belirsizlik ve karanlık içinde siz nasıl var edebildiniz bu güzelim projeyi? Sanırım siz de çalıştıkça, ürettikçe hayata tutunabilenlerdensiniz.



Pandemi başlayınca karantina dönemine girdiğimiz ilk haftada biz “temas” sergisini yaptık aslında. Büyük ilgi gördü ve daha fazla sanatçıyla daha büyük, oyunlu bir sergi yapabiliriz dedik. “New Normal” o şekilde oluştu. Zorlu bir brief olarak gördük karantina dönemini. Bizim işimiz buydu ve aslında en kötü durumda bile ne yapabileceğimizi görmek istedik.

Görebileceğimiz güncel işleriniz, veya tüyosunu alabileceğimiz gelecek sürprizleriniz var mı?



AWshop print satışlarımız başlayacak yakın zamanda. Onun dışında yine çalışmaya devam. Bizi takip edin!

Müzik: Arsan Salaryfar & Seda Erciyes
Söz: Seda Erciyes
Prodüktör: Petrichord
Mix ve Mastering: Adham Farid, Arsan Salaryfar, Gurur Gelen
Yönetmen/3D Artist: Yasin Aribuga
3D Karakter Tasarımı: Yağmur Güçlü
Proje Yönetimi: Sude Belkıs
Game Developer: Toprak Fırat

yazıyı oku

SEKS POZİTİF BİR GELECEK TAHAYYÜLÜ

3D: Ezgi Şiir Biçer

Adapte olmamızın hepimizin  ferahına olacağını düşündüğümüz seks pozitif bir gelecek senaryosu.

Yazı: Hazal Sipahi | 5 Nisan 2021

Tetikleyici Uyarısı: Bu yazıda yer alan kimi ifadeler cinsel şiddete dair tetikleyici olabilir.

Yargılayıcı olmayan ve kapsayıcı bir gelecekte, saat sabahın 4’ünde sarhoş bir halde bardan evime yürüyorum. Sütyen takmamışım çünkü altımdaki şortuma uymamış; çünkü hava çok sıcakmış; çünkü meme ucuma yeni piercing yaptırmışım; çünkü tüm sütyenlerimi yakmışım; çünkü zaten hiç sütyenim olmamış; çünkü öyle istemişim. Üstsüzüm. Kimse beni ayıplamıyor, laf atmıyor, sürtük ilan etmiyor ya da memelerime gözlerini dikmiyor.

Eve varıyorum, partnerim hala uyumamış. Bilgisayar ekranından bir şeyler izleyip harıl harıl not alırken salona girmemle geldiğimi fark ediyor ve izlediği şeyi hemen durduruyor. “Tez için 2020 haber arşivine daldım da cinsel şiddet haberlerine bakıyordum. Kulaklık takmamı ister misin?” diye soruyor. Biliyor ki özellikle cinsel şiddetten hayatta kalanlar için cinsel şiddetin bahsi kişiyi tetikleyebilir ve birçok duyguyu harekete geçirebilir. Tabii büyük ihtimalle endişelendiği tek şey cinsel şiddetin bahsi değil bahsediliş şekli de. O zamanlar alternatif ve ilerici olma iddiasında olan medya kuruluşlarının haberlerinde bile tecavüzden “zorla seks yapma”, hayatta kalandan kendi tercihi dışında “kurban” ya da failden …’nın “tecavüzcüsü” diye bahsedildiğini görmek mümkündü. Toplumdaki ve medyadaki mağdur suçlayıcılık birbirinin sırtını sıvazlar, pek çokları da buralardaki sıkıntıyı anlayamazdı. Partnerimin beni tetiklememek adına aldığı bu önlem ise travmanın etkisinin anlaşılmasına ve etkisine karşı duyarlılığa dayanan, hem hayatta kalanlar hem de diğerleri için fiziksel, psikolojik ve duygusal güvenliği vurgulayan ve hayatta kalanların kontrol ve güçlenme duygusunu yeniden inşa etmeleri için alan yaratma çabasında olan “trauma-informed” yaklaşımın bir parçası. “İçeri gidip yatacağım, ben gittiğimde devam edersin. İyi geceler” diye cevap veriyorum ve odama geçiyorum. 

Yatağa uzandıktan sonra komodinin üst çekmecesinden vibratörümü çıkartıyorum. Neyse ki seks oyuncaklarının sadece bekarlar, yalnızlar, kadınlar, lezbiyenler, kink’leri olanlar, penetrasyon, mastürbasyon ya da işleri “daha seksi” bir hale getirmek için olmadığının artık bir zahmet anlaşılabildiği zamanlardayız. Partnerimin haberi olursa kendini kötü ya da eksik hissedeceği düşüncesine kapılmadan keyfime ve zevkime bakıyorum. 

Mastürbasyon sonrası daldığım tatlı uykunun kollarından partnerimin alarmının sesiyle sıyrılıyorum. Günaydınlaştıktan sonra partnerim duşa gireceğini söylüyor. “Sana katılmamı ister misin?” diye soruyorum. “Tek başıma duş almak istiyorum” cevabını duyunca, hay hay, uyumaya devam etmeye karar veriyorum. Partnerimin beni çok çeşitli olabilecek nedenlerle duşta yanında istememesi onu soğuk ya da kötü biri yapmadığı gibi beni de istenmeyen, seksi olmayan ya da sevilmeyen biri yapmıyor. Çünkü partnerim beni istemiyor değil, o an benimle beraber duşa girmeyi istemiyor. Yarı uyur yarı uyanık, yeniden uykuya dalabilecek miyim muammasındayken partnerimin sesini duyuyorum: “Şimdi beraber bir şeyler yapmak ister misin?” Gözlerimi açtığımda yaramaz bakışları ve gülüşü ile karşılaşıyorum ve gülümseyerek karşılık veriyorum: “Ne gibi?” 

“Mesela pijamalarını çıkartıp seni yalamamı ister misin?” 

Şevkle “Evet, evet, evet, çok isterim” diyorum. Bu diyalog beni iyice uyarıyor çünkü zorlama, sindirme, manipülasyon ve baskı yokluğunda söylenen, coşkulu bir evet olarak tanımlanan onayın çok seksi olduğunu düşünüyorum. Artık tecavüz kültüründen ziyade onay kültürünün hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Tecavüz kültürü, tecavüzün toplumsal cinsiyet ve cinsellik konusundaki toplumsal tutumlar nedeniyle yaygın ve normalleştirildiği ortamı anlatmak için kullanılan bir kavram. Onay kültüründen ise onay isteme ve verilen yanıtlara saygı duyma eylemini normalleştiren, her bireyin kendi bedenine dair özerkliğe sahip olduğu ve kişinin kendisi için rahat olanı seçme hakkına koşulsuz olarak saygı gösterildiği bir ortamda söz etmek mümkün olabiliyor. 

Partnerimin kafası bacaklarımın arasındayken bu defa benim alarmım çalıyor. Partnerim “Durmamı ister misin?” diye soruyor. Aslında devam etmeyi istesem de hazırlanıp çıkmam gerektiğinden “Evet” diyorum. Duruyor ve çapkınca göz kırparak “Bu sefer de böyle olsun” diyor. Çünkü seksin penetrasyondan ibaret olmadığının ve orgazmın da seksin nihai amacı olmadığının bilincindeyiz. Artık kimsenin neyi ne zaman sevdiğini varsaymamaya, sağlıklı ve açık bir iletişim kurmaya, partner(ler)imizin istekli onayının olup olmadığını her yeni aktivite için sormaya ve karşılıklı sınırlara saygı duymaya yatakta iyi olmak diyoruz. Tabii cinsel aktivite için ortada illa bir yatağın olması gerekmediğini de biliyoruz. 

Üzerime bir şeyler geçirip toplantıya yetişmek için toplu taşımaya atlıyorum ve arka sıradaki tek boş koltuğa oturuyorum. Çok geçmeden sol tarafımda oturan kişi, “İzninizle size bir şey söylemek istiyorum” diyor, “Tabii, buyurun.” İki gün önce gökkuşağı renklerine boyadığım bacak kıllarımı işaret ederek: “Çok yakışmış, ben de geçen gün denedim ama renkleri tutturamadım.” Kıllar ve kıl boyaları üzerine bir sohbete dalıyoruz. Kimse kıllarımızdan da, sohbetimizden de, gökkuşağından da rahatsız olmuyor, göz devirmiyor, “cıkcık”lamıyor. Çünkü çoğu yetişkinin kıllarla kaplı olduğunu ve kıllarıyla onun bunun ne diyeceğini, nasıl bakacağını, ne düşüneceğini aklının ucuna bile getirmeyerek istediğini yapabileceğini idrak edebilmişiz. Kadınlığın ve kadınsılığın, erkekliğin ve erkeksiliğin kıllılıkla, kılsızlıkla ya da başka ikiliklerle ölçülmediği bu zamanlarda yaşadığım için kendimi şanslı hissederek otobüsten iniyorum. 

İş arkadaşlarımın masasına doğru yürürken herkesin Derya’yı tebrik ettiğini fark ediyorum. Aseksüel beyanı olduğunu bildiğimiz Derya’nın hamile olduğunu öğrenen kimse Derya’ya cinsel yönelim zabıtalığı yapmıyor. Allonormatif değiliz, yani herkesin cinsel çekim deneyimliyor olduğunu düşünmüyoruz. Cinsel istek ve cinsel çekimi birbirine karıştırmıyor ve aseksüellerin de libidoları ve azgınlıkları olabileceğini biliyoruz. Kavramlar işlerimizi kolaylaştırmak için varlar ve bu kavram çeşitliliği de zamanında cinsiyetçi, tecavüz tehdidi içeren, cinselliği bir cezalandırma ve had bildirme aracı haline getiren küfürleri derya deniz argomuzun “hazineleri” olarak görüp cinselliğe, cinsel kimlik ifadelerine ve cinsel yönelimlere dair kavramları “kafa karıştırıcılık” şeklinde yorumlayanlara “buyurun size dilde zenginlik” olarak sunarken pek işimize yaramıştı. 

Toplantı çıkışı eve dönerken otobüste bir yandan çokbiriciklik üzerine olan Multiamory podcastini dinleyip bir yandan günümü düşünüyorum, yani geleceği. Bu geleceğin en önemli özelliklerinden birini söyleyeyim. Burası seks pozitif bir gelecek. Bir sınırsızlık hali değil, sağlıklı sınırların diyarı. Cinselliğe dair sağlıklı bir duruş ve tutum sergileyebildiğimiz, cinselliğin utanmamız gereken bir şey olmadığı inancına dayanan, karşılıklı, şevkli, güncel ve özgür onaya dayalı aktiviteleri sağlıklı ve zevkli kabul eden, cinsel hazzı ve deneyi teşvik eden, cinsellik üzerine daha fazla şey öğrenmeye açık olan, partnerler arasındaki açık ve sağlıklı iletişimin ön planda olduğu fiziksel, duygusal ve psikolojik güvenliği savunan, cinselliğe dair açık iletişim ve diyalog halinde olmayı öneren, başkalarının cinsel kimliklerini, ifadelerini, yönelimlerini ve yaşam tarzlarını yargılamadan kabul etmeyi teşvik eden, her bireyin, güvenli bir şekilde cinselliğini keşfedebilmesi için kapsamlı bir cinsellik eğitim alması gerektiğinde hemfikir olan, seksi yargılanma korkusu, utanç veya gariplik hissedilmeden tartışmaya açarak tabu yıkan bir gelecek. Bizi bekliyor olduğu düşüncesinin içimi açtığı gelecek. Adapte olmamızın hepimizin refahına ve ferahına olacağını düşündüğüm, oraya doğru gittiğimizi hissettikçe, gördükçe gülümsediğim ve yaşamak için daha da gaza geldiğim. 

Peki bu gelecek ne zaman gelecek? Neden bu sene o sene, seneye o sene, hadi bilemedin 2023 böyle bir sene olmasın. Dünya hep yerinden oynuyor. 

yazıyı oku

MUSES, MÜZİK, MOUSIKE

Fotoğraf: Can Görkem

Röportaj: Gümrah Şengün

 

Barış Can Aktepe ile ilk kez callinghouse performansı öncesinde tanıştık. Akbank Caz Festivali’nde ev sahipliği yapmak, bir dolu güzel insanla evimizi paylaşmak zaten pandemi sonrası başımıza gelebilecek en güzel hislerden biriydi. Üzerine bir de böyle güzel dostluklar kaldı, şunu söyleyebiliriz ki daha çok görüşeceğiz. Mousikē kolektifi merak edenler, buyurun Barış ile kısa sohbetimize.

 

Öncelikle şu soruya açıklık getirerek başlamak istiyorum. Kime sorsak Mousikē’nin tam olarak kaç kişi olduğunu kestiremiyor. Mousike bir kolektif midir, 3 kişilik bir ekip midir, yoksa sadece Barış Can Aktepe midir? Mousikē kimdir?

Evet bu soruyla sıklıkla karşılaşıyoruz. Mousikē müzik ve dans kültürü etrafında bir araya gelen bir topluluk aslen. Kişilerden çok, kolektifin harmonisiyle anılmak istiyoruz. DJ performanslarımızda, bu kolektifin parçası olan kişiler doğal olarak ön plana çıkabiliyorlar. Mousikē Barış Can Aktepe, Berkay Özdin ve Doğan Akdağ tarafından hayata geçirildi. Performanslarımızı genellikle birlikte sergileyen bir ekiptik. Önce Doğan’ın Londra’ya taşınması, onu takip eden dönemde Berkay’ın Berlin’e taşınmasıyla birlikte İstanbul’da dans pistlerini tek başıma savunur oldum. Pandeminin etkisiyle 2 yıl gibi uzun bir aradan sonra ilk defa üçümüz Bonjuk Bay Love Weekend’de geçen Cumartesi günü 8 saatlik bir performans sergiledik. Bizim için unutulmazdı, umarım o gün yanımızda olup bizimle dans edenler için de öyle olmuştur.

Peki Mousikē ismi nereden geliyor?

Yunan mitolojisinde sanatçılara, filozoflara ve bireylere yaratılış için gerekli ilhamı veren dokuz ilham perisi, sanat ve bilim tanrıçaları olan “Muses”lardan türetilen bir kelime. Mousikē ise tanrılardan alınan ilham ile yaratılan şarkı, dans ve kelimenin birleşimi olan bir olguyu anlatıyor.

 

Mousikē’nin müziğinin olmazsa olmazı nedir?

Groove, bass ve dans müziği diyebiliriz sanırım. Performanslarımızda, farklı genre ve ülkelerden seçkilere yer veriyoruz. Funk, jazz, acid ve fusion gibi daha köklü soundların modern yorumlarıyla beraber, indie dance, nu disco ve electronica gibi yeni nesil soundları bir araya getiriyoruz.

 

Ürettiğiniz müzikle bize yaymak istediğiniz üç his söyleyebilir misin?

Yüzleri güldürmek, beraber eğlenebilmek ve içinizden geldiği gibi dans ettirebilmek.

 

Bu soruyu kendimiz dahil olmak üzere herkese soruyoruz Barış.
Bugünlerde nasıl hissediyorsun?

Uzun bir aradan sonra, mekanların açılması ile beraber tekrardan çalabilmek, insanlarla bir araya gelebilmekten ötürü oldukça mutluyum. Yeniden doğup, nefes almaya başladık.

 

Mousikē hayattan nasıl beslenir? İlham almanın özel bir yolu var mıdır?

Kolektif olarak en çok bir arada olmaktan beslendiğimizi söyleyebilirim. Yıl içerisinde beraber vakit geçirme fırsatımız olduğunda, beraber müzik dinlemek ve üretmek bize ilham veriyor.

 

Peki lokal bir şekilde hayata geçen bu kolektif, global bir topluluğa nasıl evrildi?

İstanbul’da başlayan etkinliklere sürekli gelen ve organik büyüyen bir topluluk olduğunu gözlemliyorduk, bir yandan da soundcloud sayfamız geniş kitlelere ulaşmaya başlamıştı. 2018 yılında Tulum’da gerçekleştirdiğimiz bir etkinlik serisinde dünyanın birçok yerinden müziğimizi seven ve bizi tanıyan insanlarla bir araya geldiğimizde artık global bir topluluğa evrildiğimizi anladık.

 

Mousikē Records’tan biraz bahsedebilir miyiz? Ne zamandan beri üretiyor, kimlerle iş birliği yapıyorsunuz?

Mousikē Records uzun zamandır üzerine çalıştığımız bir projeydi. 2018 yılında hayata geçti. Bugüne kadar Türkiye, Fransa, İspanya, Meksika’dan prodüktörler ile 10 EP çıkardık. Şanslıyız ki hepsi çalışmaktan çok keyif aldığımız isimler oldu.

 

Akbank Caz Festivali gibi yıllardır sektörde tutkulu bir şekilde varlığını sürdüren ama gelenekselin aksine farklı müzik türlerini de içine alan bir festivalde yer almak nasıl hissettiriyor?

Serüvenimizde Belgrad’da Resonate Festival, İstanbul’da XXF French Festival ve Kapadokya’da Cappadox Festival gibi sıradışı etkinliklerde kendimize yer bulduk. Akbank Caz Festivali bunlara bir yenisi olarak eklenerek müziğe bakışımızla, kendimizi olduğumuz gibi ifade edeceğimiz özel bir gün olarak hatıralarımıza kazındı.

yazıyı oku

PEKİ NEDEN OVALA?

 Fotoğraf: Selin Ünsel

Röportaj: Burcu Bilgiç Video: Can Görkem Halıcıoğlu  | 5 Nisan 2021

Put Out records’un kurucusu, Ovala şarkısının yaratıcısı Taycan Malloy ve yönetmen Fırat Gürgen ile Ovala projesi üzerine, birkaç hafta önce lansmanını gerçekleştirdiğimiz callinghouse’un bahçesinde sohbet ettik. Peki hakikaten neden Ovala? Renkli kadrosu ve akıllara kazınan temposu ile karşınızda Ovala!

Yönetmen: Fırat Gürgen
Yapımcı: Ty Malloy
Senaryo: Fırat Gürgen & Ty Malloy
Müzik: Taycan
Kreatif Direktör: Günsu Sarı
Ürün Tasarımı: Kaan Ünver
Yardımcı Yönetmen: Selin Bonfil
Prodüksiyon: Cenk Eren Durgun
Görüntü Yönetmeni: Onur Cabi
Video Edit: Fırat Gürgen
Casting: Ty Malloy & Fırat Gürgen
Starring: Rıdvan Pehlivan, İdil Beyza (YOUROTIKA), Akış Ka , Spookpraxis, Özlem Güngören, Kübra Uzun, Taycan Cast: Kaan Güroğlu, Hüner Aldemir , Zeynep Dolanay, Begüm Erbaş, Serra Bilgincan, Burak Baban, Ilkay Karaoğlan, Gizem Akad, Serhat Özcan, Tony Bey
Makyaj: Murat Polat
Makyaj Asistanı: Oya Aygör
Saç: Kaan Öncü
Kostüm: Günsu Sarı
Kostüm Asistanı: Mine Paksoy
Sanat Asistanı: Mira Kazak
Renk: The Post Brothers
Mixing & Mastering: Çağan Tunalı (NOISEIST)
Focus Puller: Doğaç Tuncel
Kamera Asistanı: Ercan Kırsız
P.R.D Assistant: Kadir Saraç, Burak Delikkanlı
Işık Ekibi: İsmail Aluç, Murat Aydın, Emirhan Buyruk, Emir Burak Aydın , Mehmet Baran
Fotoğrafçılar: Endorphineshot, Selin Ünsel, Stephanie Furtun
Backstage Video: Oğuzhan Çineli, Selin Ünsel
Special Thanks: Lina Temelli, Deniz Onal, Selin Uyar

yazıyı oku

OVALA, İYİ GELİYOR! @callinghouse

Ovala’nın ön gösterimi için #callinghouse‘ta buluştuk. Taycan, Fırat, tüm cast, emeği geçen herkes ve yakın dostlarımızla beraber, her şeye rağmen müziğin susmadığı ve bolca ovalandığımız bir günden kalpler gönderiyoruz.

yazıyı oku

KOMÜNİTE KONUŞUYO: ADAPTASYON

calling’in kürate ettiği Komünite Konuşuyor’un 5. bölümünde edebiyat dünyasına uzanıyoruz. #callingmagseries’in Adaptasyon sayısı için kaydedilen bu bölümde gazeteci Elif Bereketli’nin konuğu Can Yayınları’nın “Çağdaş” dizi editörü Cem Alpan. Bereketli ve Alpan bu bölümde, günümüz toplumsal dinamiklerinin ve teknolojilerinin edebiyat dünyasına yansımaları üzerine kafa yoruyor. Son zamanlarda geniş okur kitlelerinin ilgisini çeken kişisel anlatılara ve özellikle oto kurmaca türüne odaklanan ikili, oto kurmacayı okurun paylaştığı zengin bir deneyim haline getiren yazarlardan ve kitaplardan bahsediyor. Komünite Konuşuyo’nun 5. bölümden kitap severlere yeni bir okuma listesi çıkacağını garanti ederiz.

Bölümde adı geçen yazarlar ve kitaplar:

Sally Rooney _ Normal İnsanlar
Olivia Sudjic _ Sempati
Jenny Offill _ Weather
Elena Ferrante _ Napoli Romanları
Karl Ove Knausgård _ Kavgam
Winfried Georg Sebald
Annie Ernaux _ Seneler
Édouard Louis _ Eddy’nin Sonu, Şiddetin Tarihi
Rachel Cusk _ Çerçeve
Benjamin S. Lerner
Marcel Proust _ Kayıp Zamanın İzinde
Sheila Heti _ Annelik
William Faulkner _ Tapınak
Mo Yang
Yan Lianke
Valeria Luiselli _ Kayıp Çocuk Arşivi
Jenny Erpenbeck _ Gitti Gidiyor Gitmiş
Maria Stepanova _ In Memory of Memory
Benjamín Labatut _ When We Cease to Understand the World
Éric Vuillard _ The War of the Poor
Olga Tokarczuk _ Koşucular

calling’in kürate ettiği Komünite Konuşuyo’nun 4. bölümünde kentten kıra taşınmak üzerine kafa yoruyoruz. #callingmagseries’in Adaptasyon sayısı için kaydedilen bu bölümde gazeteci Elif Bereketli, 20 yıl önce İstanbul’dan çıkıp Alakır Vadisi’nde kendilerine yeni bir hayat kuran Birhan Erkutlu ve Tuğba Günal’ın hikayesine kulak veriyor. Telefonun diğer ucunda Alakır Vadisi’nden kayıda bağlanan Birhan Erkutlu, kıra taşınma motivasyonlarını, kırda yaşamaya adapte olma hikayelerini, yeni yaşam alanlarında verdikleri çevre mücadelesini ve Alakır Nehri Kardeşliği’ni anlatıyor.

calling’in kürate ettiği Komünite Konuşuyo’nun 3. bölümünde gazeteci Elif Bereketli ile sanatçı, tasarımcı, mühendis, eğitmen Bager Akbay, dijital dünyanın yeni fenomeni NFT (non-fungible token)’yi masaya yatırıyor. NFT nedir, sanat dünyasına (ve daha geniş ölçekte hepimize) neler vadedebilir? Son dönemlerde NFT’yi gündeme taşıyan satışları nasıl okumalıyız? Daha yolun başında mıyız?

Komünite Konuşuyo podcast serisinin Adaptasyon temalı bölümleri Elif Bereketli’nin sunuculuğunda Burcu Bilgiç editörlüğünde hazırlandı.

yazıyı oku

ÇILGIN BİLİM ADAMI DÜRTÜSÜYLE ANİMASYON YAPMAK

Fotoğraf: Can Görkem Halıcıoğlu

#callingmagseries No3 Adaptasyon sayısının kapak hikayesi için beraber çalıştığımız animasyon sanatçısı Barış Çavuşoğlu’yla üretim dinamiklerine ve adapte olmaya dair konuştuk. iPhone 12 Pro Max kullanarak 3 boyutlu taradığı bedenlerin uzuvlarını “animasyon laboratuvarında” nasıl birleştirdiğini anlatan Barış’ı dijital dünyanın Victor Frankenstein’ı olarak hayal etmekten kendimizi alamadık.

Röportaj: Burcu Bilgiç | 22 Nisan 2021

Son zamanlarda seni üretmeye ne teşvik ediyor?

Üretimim son iki yıldır çizgisel bir şekilde ilerlemiyor; inişler ve çıkışlar oluyor. Daha fazla ve daha az ürettiğim günler ve haftalar olabiliyor. Yeni bir şey arama durumu beni üretmeye teşvik ediyor, kendimi çılgın bir bilim adamı gibi hissettiğim zamanlarda yapmakta olduğum şeye coşkuyla tutunuyorum. Daha önce yaptığım bir şeyin benzerini yaptığımı fark ediyorsam ve yeterince deneysel değilsem içime benzer bir keyif dolmuyor ne yazık ki. Süreçte kaybolmak hoşuma gidiyor. Eğer bildiğim bir yerde geziniyorsam bağımlısı olduğum o hazzı yaşayamıyorum.

İlham almak için nereye bakıyorsun? sosyal medyaya mı, deep web’e mi, galerilere mi?

Instagram animasyon, çizgi film ve görsel sanatlar için inanılmaz bir platform. Benim en fazla ilham aldığım ve bir komünitenin parçası hissettiğim yer Instagram. Instagram sayesinden yakınlık kurduğum arkadaşlarımın YouTube’a veya diğer internet sitelerine kayan işlerini izliyorum. Bunun dışında Adult Swim gibi kanallar var, Boilerroom’un deneysel filmler paylaşan 4:3 isimli bir kanalı var. 

Bir yandan CalArts’ta öğrenciliğim devam ediyor. Cartoon Logic diye bir dersimiz var, her ders bir söyleşi gibi oluyor ve dersin başında bir film seçkisi izliyoruz. Dersin hocası Alexander Stewart, mesela Manufacturing Consent gibi felsefi kavramlar ve dönemler altında topladığı farklı film ve akademik makale seçkileri hazırlıyor. Hem okuma yapıyoruz hem filmleri izliyoruz, ardından da hararetli bir oturumda düşüncelerimizi paylaşıyoruz. Son zamanlarda bundan da ciddi şekilde ilham alıyorum.

En son seni etkileyen, izlediğin bir film veya video?

[alt]cut YouTube kanalında Kübra Uzun’un Koli Kanonu videosunu iki-üç gün önce izledim ve inanılmaz buldum. Türkiye’de çok güzel şeyler oluyor ve bunun bir parçası olmam lazım gibi hissettim. Bunun haricinde Brain Dead markasının Mutant Sequencer isimli yeni başlayan bir animasyon seçkisi yayınlandı. Seçkide Darío Alva, Jordan Speer, Steve Smith gibi başarılı deneysel animasyon sanatçılarının yaptığı işler var. Bu yeni oluşum da geçtiğimiz hafta ilgimi bir hayli çekti. Markanın sponsor olduğu ama markayla alakası olmayan, sanatçılara sınırsız özgürlük veren bir seçki.

Hayatında son zamanlarda olan en büyük değişiklik nedir?

Hayatımdaki en büyük değişiklik İstanbul’a taşınmam oldu. CalArts’ta okuduğum için bu yıl ve gelecek yıl Los Angeles’da yaşıyor olmam lazımdı. Burada olmak çok farklı kapılar açtı, bazı kapıları da kapadı muhtemelen. Şu an mutlu muyum? Evet, burada olduğum için çok mutluyum. Çünkü ben 17-18 yaşlarında Türkiye’den göçmüş birisiydim, alt kültüre bir tık daha adapte olup komünite oluşturabileceğim yaşlarda yurtdışındaydım, o yüzden yaşım daha ilerlemeden böyle bir şey deneyimliyor olmak güzel. İstanbul’a 40 yaşında gelseydim tamamen bir yabancı gibi hissediyor olacaktım muhtemelen.

Senin için adapte olmak pes etmeye mi mücadele etmeye mi daha yakın? 

Bence adapte olabilmek için mücadele etmek gerekiyor. Sözün doğası gereği bir dış etken değişiyor, sen de ona uyumlu bir yapıya geliyorsun.

Animasyon yaparken bir teknikte mükelleşmeye mi yoksa acemisi olduğun yeni teknikler denemeye mi odaklanıyorsun?

Animasyonu statik bir objeye hareket vermek olarak düşünüyorsak, işin o kısmında önceden geliştirdiğim teknikleri kullanıp, yaratıcılığı bir derece sınırlayıp daha teknik bir sürece giriyorum. Ancak hareket ettirmeye gelene kadar, o hareket edecek karakteri tasarlama bölümü veya sonrasında montajını ve kurgusunu yaptığım süreç, bilmediğim yeni teknikleri araştırıp sorgulayabildiğim yerler oluyor. Gerçi bunu diyorum ancak bu işin doğrusu yanlışı da yok. Sanırım ben tamamı ile deneysel olma fikrini sevmiyorum, tamamı ile deneysel derken kastettiğim “işin arka planına dair hiçbir şey öğrenmeyeyim, sadece deneyimleyeyim” fikri; böyle bir yaşantıyı da açıkçası ilgi çekici bulmuyorum. Mesela konu animasyonsa ve bir yürüme döngüsü üzerine konuşuyorsak -ki karakter animasyonu eğitiminin önemli bir yapı taşıdır- ben bir karakteri bozmadan önce onu çok iyi yürütebilmeyi öğrenmek istiyorum diyebilirim. Benim için süreç günden güne değişiyor, bir gün uyandığımda daha mühendis gibi oturuyorum bilgisayarın başına; başka bir gün daha şımarık ve umursamaz bir yapıdaysam daha önce yapmadığım deneyler içinde kayboluyorum. Bu sırada erirken yalnızlaştığım, küllerimden şaha kalktığım fırtınalı okyanusta kişniyorum.

Bana adapte olmak istemediğin bir şey söyler misin?

Başımızdaki müesseselere ve kişilere boyun eğmeye adapte olmak istemiyorum. 

Adaptasyon sayısının kapak görselleri için callinghouse’da yaptığımız çekimde modelleri iPhone 12 Pro Max’le 3 boyutlu taradın. Bu süreç nasıl ilerledi? Modelleme ve karakterleri hareketlendirme sürecinde nasıl bir yol izledin?

Modelleri 3D scanner isimli iPhone 12 Pro Max’te çalışan özel bir uygulamayla taradım.  iPhone 12 Pro Max’teki LIDAR teknolojisi ile artık bir insanı 20 dakika içinde 3D tarayabiliyorsunuz. Bu çeşit teknolojiler de bitmeyen adaptasyon sürecimizin bir parçası. LIDAR tarama ile mükemmel bir 3D versiyona ulaşamasak da, ortaya çıkan dokular ile temanın ruhuna uygun bir estetik yarattık. Taramanın ardından modellerin OBJ olarak çıktısını alıp bilgisayara kopyaladım. Bilgisayarda Autodesk Maya’da modellerin daha temiz yerlerini kesip birleştirdim. Mesela bir taramada karakterin kolu daha iyi çıktıysa onu diğer taramadaki kafayla birleştirdim. Sonra hepsini bir daha FBX olarak çıktı aldım, SideFX Houdini’de simülasyonunu yaptım ve Redshift ile renderlarını aldım. Bütün bu çıktıların After Effects’te kurgusunu yapıp Premiere’de sesi ekledim.

röportajı oku

GERÇEKLE SANALIN BULANIKLAŞAN SINIRINDA GİYİNMEK

Görsel: The Fabricant

Dijital tasarımlar, “gerçek” tekstillerin sağlamadığı bir esneklikle gerçeklikle gerçeküstü/dışı arasında gidip gelen bir evren sunuyor. Gerçek dünyayla pek aramızın olmadığı şu zamanlarda, fiziksel kanunlarla sınırlanmamışken, fırsattan istifade boyut değiştirmemek neden ki?

Yazı: Eda Çakmak | 5 Nisan 2021

İnsan, kaçınılmaz olarak, görülen bir varlık. Nasıl görüldüğümüzü hayatımız boyunca birçok şekilde kurguluyoruz. Saç kesimleri, kıyafetler, makyaj, aksesuarlar, dövmeler, piercing’ler, estetik ameliyatlar… Nasıl algılandığımız konusunda belirleyici bir gücümüz olmasa da –istemli ya da istemsiz olarak– nasıl görüldüğümüz konusunda her gün onlarca minik karar alıyoruz.

Son yıllarda bu görünürlük, gittikçe daha büyük bir hızla fiziksel mekandan dijitale kaymaya başlamıştı. 2020’nin büyük bir bölümünde insanlığın büyük bir kısmının evlerine kapanıp, iletişimleri için bu dijital alana muhtaç kalmaları bu kaymayı çığ boyutlarına taşıdı.

Instagram’ın ilk yıllarında “selfie”, burun kıvrılan, kendini beğenmiş bir azınlığa has görülen bir eylemken, aradan geçen yıllarda telefonunun ön kamerasını arada sırada da olsa kendine çevirmeyen kalmadı sayılır – hele ki selfie paylaşanları yadırgamak artık pek kimsenin aklından geçmiyor. Sadece fotoğraf çekip paylaşmak için giyinip süslenmek, dil şaklatılıp göz devrilen bir eylem olmaktan çıktı; zira birlikte yaşadıklarımız dışında kimseyle görüşemeden geçirdiğimiz uzun günler, filmlerde henüz hayalet olduğunu idrak edemeyen karakterlerin “neden kimse beni görmüyor” buhranlarına benzer ruh hallerine itti bizi. Evden çalışanlar olarak kendimizi biraz olsun insan gibi hissetmek için, günlerce içinden çıkmadığımız pijama ve eşofmanlarımızı sıyırıp “dışarı” kıyafetlerimizi içeride giydiğimizde; ya da sırf özlediğimiz için markete giderken en sevdiğimiz elbiseleri kuşandığımızda, bu durumu, fotoğrafımızı çekip dünyayla paylaşarak kutladık. Zoom toplantıları için gömleklerimizi giydik ve arka planımızı değiştirdik. Birbirimizin yüzünün Instagram hikayelerindeki filtreler olmadan nasıl göründüğünü unuttuk.

İletişim bilgilerimizi kaptırdığımız büyük küçük bütün markalardan “ev rahatlığı koleksiyonumuzu deneyin!” tadında mesajlar yağdı. Pijama ve eşofman koleksiyonlarımız önce güncellendi, sonra vazgeçilmezimiz oldu. Paparazzi fotoğraflarında ünlülerin eşofman şıklığı övüldü. Diğer yandan, ödül törenlerinde giyilen tuvaletler ve topuklu ayakkabılar evlerde giyildi, bahçelere serilen kırmızı halıların üzerinde fotoğraflar çekildi.

Film festivalleri, konserler, konferanslar, arkadaş toplanmaları, bayram ziyaretleri -her şey, her zaman olduğundan çok dijitale taşındı. Birbirimizden çok uzaklaşıp temas özleminden kavrulurken, bir yandan da her şeyin her yerde olmasıyla garip bir şekilde yakınlaştı. Bir sene öncesine kadar dışarı çıkarken yapılan bir eylem, bir hazırlık, belirgin bir geçiş aşaması olan “giyinme” eyleminin sınırları bulanıklaştı. Bir davranışın alışkanlık haline gelmesi için 21 gün geçmesi gerektiği söylenir, kaç tane 21 gün geçti?

Bu davranışlar birden bire ortaya çıkan şeyler değil, pandemiye özel icat edilen şeyler değil. Çevrimiçi toplantılar, sosyal platformlardan canlı yayınlar, interaktif metodlar, bunlar bir süredir gelişmekteydi –değişen şey, bunların elzem bir hale gelmesi ve adeta “işte yıllardır bu günler için hazırlanıyorduk!” dercesine bir anlam kazanmasıydı.

Moda sektörünün pandemiyle sınanması esnasında ortaya çıkan renkli görüntüler için de benzer şeyler söylenebilir. Sosyal medyada hayli aktif olan bu sektör, dijitalin sunduğu yeni metodlarla bir süredir flört ediyor. Google ve online mağaza Zalando, bir yapay zekaya moda tasarımı yaptırma deneyi olana Project Muze’u 2016’da sunmuştu. Artık erişimde olmayan projenin sitesi, birkaç basit seçenek ve ekrana yapılan bir karalamadan yola çıkarak, kullanıcıdan ilham aldığını iddia eden bir tasarım üretiyordu.

Yine 2016’da, henüz bir yapay zeka olduğu iddia edilen CGI influencer Lil Miquela’nın Instagram hesabı açıldı. Daha sonra bir şirket, Miquela’nın yaratıcısı ve sosyal medya hesaplarının yöneticisi olduğunu açıklayacaktı. 3 milyona yakın takipçisiyle hayli başarılı bir girişim olduğu aşikar Miquela’nın hesabına ilk denk geldiğimde yaşadığım kafa karışıklığını hala hatırlıyorum, şimdiyse benzeri dijital influencer hesapları sık sık karşımıza çıkan bir şey. Sanal bedenlerine “gerçek” kıyafetler giyen bu grubun başlıca örneklerinden bir başkası, “dünyanın ilk dijital süpermodeli” bio’suyla karşımıza çıkan Shudu Gram. Miquela’nın hesabı ne kadar herhangi bir influencer’ın fotoğraflarına, pozlarına benzer içeriklerle doluysa, Shudu’nunki de bir modelin vereceği pozlar ve görsel estetikle donatılmış. Türün bir başka örneği de, ilk iki örneğin alabildiğine gerçekçi görüntüsüne kontrastla, insan boyutlarında bir oyuncak bebeği andıran orantıları ve devasa gözleriyle Noonoori. Profilinde “Dijital karakter, aktivist, vegan.” sözcükleriyle tanımlanan Noonoori, dünyanın en büyük mankenlik ajanslarından biri olan IMG Models tarafından temsil ediliyor.

Madalyonun öbür tarafında, gerçek bedenlere giyilen sanal kıyafetler var. Bu fenomen ise ilk olarak 2018’de Carlings markasıyla karşıma çıkmıştı. Marka, sosyal medyada görünmek için kullanılan kıyafetlerin bir kere kullanılıp, elden çıkartılmasına cevaben tamamen dijital ürünlerden oluşan, fiziksel bir yansıması olmayan tasarımlar piyasaya sürmüştü. Web sitesinden satın aldığınız kıyafetler, yüklediğiniz fotoğrafa “giydirilerek” gönderiliyordu. 2019’da “dünyanın ilk dijital couture tasarımı”, hayır kurumları yararına yapılan bir açık arttırmada 9.500$’a satıldı. Bu satışı yapan Hollandalı marka The Fabricant -sadece dijital tasarımlar yapan ilk moda evi– 2018’de animasyon sanatçısı Kerry Murphy tarafından kurulmuş. İlham kaynağı ise, mezuniyet projesi tamamen dijital tasarımlardan oluşan moda öğrencisi Amber Sloteen. Şimdi The Fabricant’ta tasarımcı olarak çalışan Sloteen, “ben bir milennial’ım, aynı anda dijital ve fiziksel mekanlarda büyüdüm. Fakat bizden sonraki kuşak, artık fiziksel olanla dijital olan arasındaki farkı görmüyor bile.” diyor. Genç tasarımcı, bir noktada teknolojik gelişmelerin, bu dünyaları ayırt edilemez hale getireceğine inanıyor; Sloteen’e göre haptic geri bildirim içeren kıyafetlerle sanal gerçeklik, gerçek dünyaya benzer hale gelecek.[1] Tarif ettiği şey, distopik animelerden fırlamışa benziyor; fakat her geçen gün akıl almaz senaryoların bir tanesinin daha gerçekleştiği güncel gerçekliğimizde buna inanmamak büyük cüret istiyor.

Dijital tasarımlar, “gerçek” tekstillerin sağlamadığı bir esneklikle gerçeklikle gerçeküstü/dışı arasında gidip gelen bir evren sunuyor. Gerçek dünyayla pek aramızın olmadığı şu zamanlarda, fiziksel kanunlarla sınırlanmamışken, fırsattan istifade boyut değiştirmemek neden ki? The Fabricant’ın çeşitli projeleri, gerçekçilikle hayal dünyası arasında gidip geliyor; kimi tasarımlarda beden üstüne mükemmel oturmuş bir parçanın kumaşının hareketlerini takip ederken, Buffalo London’la yapılan işbirliğindeki tasarımda ayakkabılardan alevler fışkırdığını görüyoruz. Dijital tasarım yapan bir başka marka olan Tribute’un tasarımlarıysa daha da cüretkar. Parlak, neon görüntüdeki kıyafetler, giydirildiği bedenler üzerinde oldukça ikna edici duruyor, tek bir farkla, kullanılan malzemeler daha önce en uçuk defilelerde dahi gördüğümüz hiçbir malzemeye benzemiyor. Göz gördüğünü kabul ediyor, ancak beyin insanı burada “doğal” olmayan bir şeyler olduğuna dair uyarıyor.

Bu pratikte de, kimsenin hiçbir yere gitmeyip, eşofman harici bir şey giymediği 2020’de taşlar yerine oturuyor. Bir lüks tüketim ürünü olarak dijital moda, ana akıma erişir mi? Bilmiyorum. Ancak suratlarımıza taktığımız filtrelerin bütün sosyal medya platformlarında norm haline geldiği şu günümüzde, bunun bir versiyonunun kendine yer edebileceğini hayal etmek zor değil. Çocukluğumuzun kağıt bebekleri gibi, Sims oynar gibi kendini giydirmenin cazibesine kim hayır diyebilir? Cüzdanıma kan ağlatmayan bir alternatifi çıktığında ben hiç tereddüt etmeyeceğim, onu biliyorum.

Ana akım moda, pandemi sürecinde hayli fiziksel bir sektör olarak kendisini sanal bir gerçeklikte bulduğundan, bir orta nokta bulma yarışına girişildi. Çoğunlukla video formatında, canlı yayınla gerçekleştirilen defilelerde açık, “sosyal mesafeli” alanlar kapışıldı, kuklalardan sanal gerçekliğe birçok yaratıcı element yardıma koştu. Sıradan defilelerde ön sıraları kaplayan yüzler, her birine atanmış büyük ekran televizyonlarda podyumun kenarında gövde gösterisi yaptılar. Balenciaga’nın son koleksiyonu, browser üzerinden oynanabilen bir oyunla, tamamen dijital bir ortama yerleştirilmiş gerçek mankenlerle ve fantastik bir senaryoyla sunuldu.

Fantastik bir radyoaktif kaza haricinde, kaçınılmaz bir şekilde “görülen” varlıklar olan biz insanlar, bu yöndeki evrimsel ihtiyacımızı karşılamak üzere şartlara adapte olmaya devam ediyoruz. Sınırlar bulanıklaşmaya; fiziksel olan dijital, dijital olan fiziksele yaklaşmaya devam ediyor ve bu ikisi tamamen birbiri içinde kaybolana kadar duracağına inanmak için hiçbir sebep yok.


[1] https://www.dezeen.com/2020/10/23/virtual-fashion-amber-jae-slooten-the-fabricant/

yazıyı oku

OYUN YOLUYLA ADAPTASYON

İllüstrasyon: Umut Cocln

Oyunlar bizi, diğer insanları farklı özelliklerinden dolayı yargılayıp dışlamadığımız, kalıplardan sıyrıldığımız, olayları farklı açılardan değerlendirebildiğimiz bir duruma getirebilir. Böylece, beraber çalışabilme becerimizin ve empati kabiliyetimizin çok daha ileri seviyede olduğu bir topluma adapte olmamızı sağlayabilir.

Yazı: Çağıl Ömerbaş | 5 Nisan 2021

Son yıllarda, giderek büyüyen bir çaresizliğe tepki olarak geliştirdiğimiz saçma sapan huylar içinde gözüme en çok batan şey “yılları suçlama” trendi oldu. Kontrolümüz dışında gelişen olaylar karşısında sosyal becerileri olan bir muhatap yerine, gerçekleştiği yılı suçlamak giderek sevilen bir huy hâline geldi. 2020 yılı, doğal olarak devam etmekte olan ünlü ölümlerinin yanı sıra gerçekleşen pandemi vesilesiyle “en çok suçlanan yıl” olma konusunda açık ara öndedir diye tahmin ediyorum. İnsanlar 2020’nin bitip bitmediğine dair siteler kodladılar, yılbaşı için geri sayımı yaz aylarından başlatanlar oldu, hatta yılbaşı veya Noel kutlamak gibi bir huyları olmayanlar bile senenin bitişini kutlamak için hazırlıklara girişti. The Guardian’dan Lea Ypi’nin [1] de altını çizdiği gibi, durumlardan ders çıkarma veya sorumluluklar hakkında bilgimizi genişletmek gibi meseleleri bir kenara atmış oluyoruz yılları suçlayarak. Pandemiyi bu seviyeye getiren politik tercihler hakkında pek düşünmüyoruz, hayat pratiklerimizin neredeyse tamamını Amazon gibi şirketlere bağlamış olmak da pek rahatsız etmiyor anlaşılan. Bu arada izole yaşamaya adapte olduk bir yandan. Geçen yıl olduğu gibi sürekli şikâyet etmeden veya bütün yaşama isteğini ekşi mayalı ekmeklere yüklemeden günlerimizi geçirebilir hâle geldik.

Küresel salgın sürecinin farklı endüstrilere farklı etkileri oldu. Zoom ve Amazon gibi dönemin gereklerini sonuna kadar sömürebilen şirketler çok büyük kâr elde ederken, sosyalleşme üzerine kurulu endüstriler (restoranlar gibi) aşırı zor zamanlardan geçiyorlar. Evde vakit geçirmeyi çekilir kılan eğlence endüstrileri de karmaşık durumda. Film ve oyun gibi ortamların tüketimi fazlasıyla artmış olsa da, üretim süreçleri sekteye uğradı. Oyun satışlarının artmasında kurumların çağrılarının [2] da yeri büyük: Dünya Sağlık Örgütü (WHO), sosyal mesafeyi koruyarak vakit geçirmenin en sağlıklı yöntemlerinden birinin bilgisayar oyunu oynamak olduğunu açıkladı. Gerçekten de oyunların bu döneme adapte olmamızda çok katmanlı ve sadece COVID-19 şartları ile sınırlanamayacak faydaları var.

Öncelikle WHO’nun -oyunların içeriğinden çok, oyun oynama pratiğiyle âlâkalı- gerekçesinden bahsedelim. Açıklanan aslında sadece oyunların mesafeli bir sosyalleşmeye izin verme özelliği. WHO’nun ortaya attığı kampanya #UzaktanBeraberOynayın (#PlayApartTogether) sloganıyla oyun geliştiricileri tarafından desteklendi. Sosyal halkalarımızla yüz yüze görüşmek riskli bir eylem haline geldiğinden, iletişim ihtiyacımızı dijital alanlarda, bir amaç peşinde koşarak karşılayabiliyoruz. En azından bir ölçüde. Nintendo’nun son sürümünü 2020 Mart’ta yayınladığı “Animal Crossing: New Horizons” ve InnerSloth LLC’nin 2018 tarihli “Among Us” oyunlarının pandemi zamanı elde ettiği inanılmaz ticari başarılar bu durumun bir göstergesi bence. Özellikle “Animal Crossing”, odalara kapatılmış hayatlara harika bir alternatif sunuyor: Adada yaşıyorsunuz, kaynak biriktirip etrafı geliştiriyorsunuz, arkadaşlarınızı adanıza çağırıp mal varlığınız hakkında böbürlenebiliyorsunuz… Aynı gerçek hayat gibi!

Oyun oynama pratiği düşünüldüğünde, uzaktan sosyalleşebilmek dışında önemli bir özellikten daha bahsedebiliriz, ki bu özellik önceki tarihlerde WHO’nun oyunları lanetlemesine sebep olmuştu. Burada oyunların kapsayıcılık (immersion) özelliğinden bahsedeceğim. Janet Murray’in oyunlardan alınacak üç estetik haz arasında gösterdiği kapsayıcılık, oyuncunun etkileşmekte olduğu ortamla bütünleşmesi olarak bir ölçüde açıklanabiliyor. Gerçekten de, benzersiz etkileşim imkânı sayesinde oyunlar tüketiciyi en çok içine çeken ortamlar. Ne olduğunu anlamadan masif zaman bloklarını eritebiliyoruz oyun oynarken. İçinde bulunduğumuz zamanın dayattığı kısıtlı imkânları görmezden gelmemiz için iyi bir yöntem bence. Aydınlanma neferleri, vakit kaybı olarak gördükleri bu eylemi olumsuz bir bağımlılık olarak etiketliyor. 2019’da WHO da oyun bağımlılığının bir ruhsal bozukluk olduğuna kanaat getirmişti. Bu kanaat 2022’de resmileşecekti ama yeni gelişmelerle neler olacağını göreceğiz hep beraber.

Argümanlarından gözlemleyebildiğim kadarıyla oyun oynamayı eleştirenler, bu aktivitenin insana ve topluma faydası olmadığı gibi bir meseleye iknâ etmişler kendilerini. “Oyunlar vahşete sebep olur,” gibi, asla düzgün bir şekilde kanıtlanamamış, çiğ bir argüman da sıçratıyorlar arada. Christopher Ferguson gibi önemli araştırmacıların detaylı çalışmaları, bu argümanların ne kadar temelsiz [3] olduğunu ve gerçekte olanın söylenenin tam tersi [4] olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Ferguson’un geçmiş araştırmasında, hızla gelişen göz refleksi gibi fiziksel faydalar öne çıkarılmış, güncel bir araştırmada [5] da oyunların akıl hastalıklarına iyi geldiğini gösterilmiş.

Amerikalı çoklu ortam sanatçısı ve araştırmacı Mary Flanagan, 2019’da Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda katıldığı konferansta [6], oyunların insanları nasıl daha açık fikirli hâle getirebileceğini kanıtlarıyla beraber açıklamaya gayret etti. Oyunlarda kurmaca unsurlarla donatılarak verilen güçlü mesajların önemini detaylı bir şekilde anlatıyor araştırmacı. Gerçekten de oyunların insanları bir konuda iknâ etmek konusunda benzersiz bir gücü var. Birine hırsızlığın kötü bir şey olduğunu söylerseniz, bildiğini söyleyerek konuyu kapatır. Ama özel bir durum yaratıp, eyleminin sonuçlarıyla tekrar tekrar uğraşmasını sağlarsanız bambaşka bir algı seviyesinde öğrenmekten bahsedebiliriz. Burada insanın bir konuda iknâ olmasından söz ediyoruz artık. Bahsettiğim durumu daha ilgi çekici bir formda sunarsak -meselâ fantastik unsurlarla donatarak- mesajımızın çok daha geniş kitlelerce, çok daha eğlenceli bir şekilde kanıksandığını görüyoruz. Örneğin Flanagan, virüs davranışlarıyla ilgili hazırlamakta olduğu oyuna zombi faktörü ekleyerek 2012’de Zombiepox’u yaratmış ve oyunun fantastik unsurlarla çok daha fazla insan tarafından kanıksandığını [7] sayılarla anlatmış.

Flanagan’ın bahsettiği diğer bir konu, oyunlar sayesinde yeni bağlantılar kurma becerisi. Araştırmacı bu özelliği kanıtlamak için Cards Against Humanity’i (2011) modifiye ederek bir deney yapmış: esas oyunda, masaya içinde boşluklar olan bir cümle içeren bir kart açılıyor, oyuncular da ellerindeki karttaki kelimelerle bu boşlukları doldurarak politik olarak en yanlış birleşimi elde etmeye çalışıyorlar. Flanagan New England’daki bir atölyesinde oyuncuları iki guruba ayırmış ve bunlardan birine oyunun iklimsel temalı kavramlar eklenmiş versiyonunu oynatmış. Araştırmacı atölyeden önce görünmez mürekkeple işaretlediği bardakları atölye guruplarına paylaştırıp atölyeden sonra ise geri dönüşüm çöplerine atılan bardakların kaçının işaretli olduğunu saymış. Modifiye versiyonunu oynayan insanların geri dönüşüm konusunda %20 daha duyarlı olduğunu bu şekilde kanıtlamış. Burada tek oturumluk bir oyundan bahsediyoruz, daha yaygın bir pratik olsa çok daha büyük yüzdeler çıkabileceğini düşünüyorum.
Flanagan’ın oyunlara dair bahsettiği önemli özelliklerden bir diğeri, oyunlar sayesinde insanların olaylara farklı açılardan bakabilmesi. Gerçekten de RPG (Role Playing Game/Rol Yapma Oyunu) veya Macera (Adventure) gibi türlerde başarıya ulaşmanın tek yolu olaylara farklı şekillerde yaklaşabilmek oluyor. Flanagan bu özelliği yine sert bir yöntemle sınamış. Kampüslerdeki cinsel saldırıları ve bunların tanıklarının araya girmek konusundaki çekincelerini 2014 tarihli MindFlock oyununa yedirerek dört haftalık bir deney [8] başlatmış. Sürenin sonunda, özellikle erkek katılımcıların empatilerinin arttığı, cinsel saldırı ve buna müdahale konusunda daha bilinçli hâle geldiğini gözlemlenmiş.

Oyunların güçlü mesajlar verebileceği, yeni perspektifler sunacağı ve yeni bağlantılar kurma konusunda etkili bir ortam olacağından kısaca bahsettim ama Flanagan’ın konuya başlarken söylediği açık fikirlilik bence oyunların -ve diğer tüm ortamların- en büyük sorumluluğu. Burada özellikle çeşitlilik ve temsil meselelerini önemli buluyorum. Bilgisayar oyunları çok yakın bir zamana kadar bu konularda son derece kısır bir ortamdı. Üniversitelerin ana bilgisayarlarında, erkek mühendislerin bir nevi boş vakit aktivitesi olarak ortaya çıkan bu yeni ortam, çok uzun bir süre boyunca erkekler için üretilen ve sadece onların söz söyleme hakkı olan bir alanmış gibi algılandı. Hâlâ sürmekte olan “genç kızı kurtarmak” temalı olan bir sürü oyunu ve oyun endüstrisinin cinsiyetçi tavrını eleştiren insanlara hunharca saldırılmasını biraz da bu duruma bağlıyorum. Kendilerine gamer etiketini yapıştırmış heyecanlı oğlanlar, sevdikleri bu ortama gelen herhangi bir eleştiriyi pek tartmadan karşı atağa geçmeye çok hevesliler. Verdikleri saçma miktarlardaki boş tepkinin bile sorunun gerçek olduğunu gösterdiğinin farkında değiller. Sadece oyunların reklâmlarına [9] baktığımızda bile kadınların sergilenen bedenden öteye gidemediği gibi dev bir temsil sorunuyla karşılaşıyoruz. Mary Flanagan kadınların video oyun endüstrisinden dışlanmasını, batı epistemolojik geleneğinden dışlanmalarıyla aynı sebebe, bilgi ile değil bedenle özdeşleştirilmelerine bağlıyor. İlerleyen teknolojiyle beraber grafiklerdeki “daha gerçekçi” gelişmelerin, teknolojiyi kullanan erkekler için yine erkekler tarafından yaratılan cinsiyet normlarıyla yapılandırıldığını söylüyor. Şirketler yakın tarihte, gelişigüzel kullandıkları insanlar seslerini yükseltmeye başlayınca daha dikkatli davranmaya başladı. Ancak oyuncular kısmında sorun son hız devam ediyor; kendilerine tehdit oluşturduklarını düşündükleri her formu sosyal medyada aşağılamaya devam ediyorlar ve konuyu eleştirenlere tehditler yağdırıyorlar. En son The Last of Us Part II’de (2020), Abby karakterinin kaslı olmasına taktılar. Post apokaliptik bir dünyada o kaslar için gereken besinleri bulamazmış… Barbar Conan Cimmeria’da protein shake içerek geziniyor çünkü. Hiçbir erkek karakterin kaslı olmasının sebebi tarihte sorgulanmamışken, bu neyin hırsı? Dijital kızımız sizin kas kütlenizden çalıp mı kendine ekliyor, ne bu öfke? Bu temsil meselesi sadece kadınlarla âlâkalı değil; farklı ırklar, inançlar ve tercihler de oyunlarda ve oyun kültüründe yakın zamana kadar organik bir şekilde yer alamadı. Özellikle yakın geçmişte çoğunlukla süs veya komedi unsuru olmaktan, var olan kalıpları desteklemekten öteye gidemediler.

Oyunlar için yeni dağıtım modellerinin ortaya çıkmasıyla üreticiler çok büyük bir masraftan kurtulmuş oldu ve pek çok bağımsız üretici ortaya çıktı. Bu sayede farklı çevrelerden üreticiler devreye girdi ve çeşitlilik meselesi bir miktar rahatladı. Ama hâlen bir eşitlik yakalanamadı: 2019’da E3’te sunulan oyunların %22’sinde ana karakterler sadece erkek, kadınların oranı %5. Temsiller eskisine göre daha az sorunlu, ama sorunlu. Burada Frankfurt Ekolü’ne kökten inananlar gibi çocukların bir oyun oynayıp tecavüzcü veya ne bileyim Nazi falan olacaklarını söylemiyorum ama insanların anlatılara organik bir şekilde katılmış düzgün temsiller görmeye ihtiyaçları var. Kendilerinden farklı yapıların var olduğu, onlarla beraber bir şeyleri daha iyi başarabilecekleri fikrine alışmalarında görsel ortamların etkili olacağını düşünüyorum. Trans bireyler meselâ, hikâyede absürt olmayan organik bir şekilde yer aldıklarında, insanların kafalarındaki tehdit algısı veya garipseme azalacaktır. Flanagan’ın bahsettiği açık fikirlilik böyle bir şey.

Oyun oynamak bize güvenli mesafelerden sosyalleşmemizi sağlıyor ve son derece keyifli bir şekilde vakit geçirtiyor. Bunlar salgın zamanına adapte olmamız için önemli özellikler. Ama içerikleriyle bize sağlayabilecekleri katkıyı daha değerli buluyorum. Oyunlar bizi, diğer insanları farklı özelliklerinden dolayı yargılayıp dışlamadığımız, kalıplardan sıyrıldığımız, olayları farklı açılardan değerlendirebildiğimiz bir duruma getirebilir. Böylece, beraber çalışabilme becerimizin ve empati kabiliyetimizin çok daha ileri seviyede olduğu bir topluma adapte olmamızı sağlayabilir. Bunlar olduğunda, kitlesel tehditler karşısında bu kadar bocalamayıp daha iyi stratejilerle yol alabileceğimize inanıyorum. Çok zorlu, endüstriyi paramparça edecek bir değişiklikten de bahsetmiyorum burada; bu daha organik temsillerle ve daha düzgün mesajlarla sağlanabilecek bir durum.


yazıyı oku

calling'den haberdar ol

TÜRKİYE VE İSRAİL ARASINDA "BİR DAMLA TALİH"

Fotoğraf: Selin Ünsel

Müziğe ve müziğin ardındaki hikayelere odaklanan “Ladies on Records”ın yaratıcısı Kornelia Binicewicz ile, İsrail ve Türkiye arasındaki müzikal alışverişin peşine düşen yeni projesi “A Drop of Luck” (Bir Damla Talih) üzerine konuştuk.

Röportaj: Burcu Bilgiç | 5 Nisan 2021

“Ladies on Records” nasıl ortaya çıktı? Müzik keşfetmeye ve bunları derlemeye ne zaman başladın?

“Ladies on Records” aşağı yukarı 2013’te başladı ancak şimdiki ismini ve şeklini 2015’te aldı. Türkiye’ye 60, 70 ve 80’lerden kadın müzisyenleri araştırmak için geldim. Türkiye’ye gelmeden önce keşfedilmemiş müzikleri araştırıyor ve kayıtları topluyordum, aynı zamanda bir müzik festivalinin küratörüydüm ki bu da dünyanın her yerinden müzik toplamak anlamına geliyor.

Henüz Türkiye’ye gelmeden önce, burada keşfedilecek çok fazla şey olduğunu anlamıştım.70’lerde Türkiye’de üretilen saykodelik müzikle ilgileniyordum ve bu dönemde kadın müzisyenlerin ürettiği müziğe dair çok az kaynak olduğunu fark etmiştim. Bu nedenle Türkiye’ye gelip bu konu üzerinde derinlemesine çalışmaya ve bazıları plağa da basılan müzik derlemeleri yapmaya başladım. Buraya gelmeden önce tanışmayı hayal ettiğim Kamuran Akkor, Selda Bağcan, Gülden Karaböcek gibi sanatçılarla buraya geldiğimde tanıştım, dönemin müziğine olan etkilerini anlamak istedim. “Ladies on Records” hikayesi 2015’te böyle başladı, o zamandan beri Türkiye’de yaşıyorum.

İstanbul’da yaşamak Akdeniz ve Ortadoğu coğrafyasına dair ve buradaki müzikal üretime dair fikirlerini nasıl etkiledi?

İstanbul, bu bölgede üretilen müziği keşfe çıkmak için ideal bir şehir. İstanbul’da olmak tüm bu coğrafyanın müzikal etkilerine açık olmak anlamına geliyor. Burada yaşamak sadece Türk müziğini anlamak için değil, çok farklı tarihsel katmanlarda ve çok farklı şekillerde bölgenin müziğini anlamak için önemli. Türk müziği farklı yerlerden pek çok farklı etkiye açık. Türkiye’de üretilen müzikte Yunan müziğinden veya Lübnan müziğinden etkiler görebildiğimiz gibi, Batı müziği de burada kendine has bir karaktere bürünüyor. Tüm bunların kombinasyonu İstanbul’a olağanüstü bir müzik kültürü sağlıyor. Benim ilgimi çeken bir diğer katman da popüler müziğin ve onun ürünü olan şarkıların anlattığı hikayeler. Bu tür müzikler bize halkların ve kültürlerin hikayelerini anlatıyor. Fakat müzik aynı zamanda siyasal mühendisliğin, kültürel kimlik ve ulusal nitelik yaratmanın da etkili araçlarından biri.

Yeni projen “A Drop of Luck”da bizi ne bekliyor?

“A Drop of Luck” Türkiye ve İsrail’den şarkıların dijital bir derlemesi. Proje temelde “adaptasyonlar” ve “kaynaklar” olarak adlandırdığım iki setten oluşuyor. “Adaptasyonlar” seti, Türkiye ve İsrail’deki müzisyenlerin birbirlerinin müziklerini yeniden yorumladıkları parçaları, “kaynaklar” ise orijinal şarkıları içeriyor. Bütüne baktığımız zaman “A Drop of Luck” (Bir Damla Talih) projesi Türkiye ve İsrail’in müzikal anlamda birbirlerine nasıl ilham olduklarının hikayesi. Türkiyeli dinleyici bildikleri ve sevdikleri pek çok şarkının orjinal versiyonlarının İsrail’de üretildiğini fark edecek; İsrailli dinleyiciler de aynı şekilde, müziklerinin bir bölümünün Türkiye’de üretildiğini görecekler.

Proje ismini nereden alıyor?

“A Drop of Luck” ismi, Mizrahi kültüründen gelen İsrailli müzisyen Zhava Ben’in, yayınlandığı dönemde İsrail’de inanılmaz bir popülerlik kazanan şarkısından geliyor. Bu şarkı aslında Orhan Gencebay’ın “Dil Yarası” şarkısının adaptasyonu. Zhava Ben şarkının sözlerini değiştirerek şarkıyı olduğundan da daha arabesk yapıyor diyebilirim. Bu müzikal alışveriş İsrail’deki Mizrahi topluluğun ve çeperde bırakılıp kendine yer bulamayan diğer toplulukların seslerini bulmalarına ve arabesk yoluyla acılarını ifade etmelerine yol açıyor.

Sana sayıdan ilk bahsettiğimizde “A Drop of Luck” projesi ile adaptasyon teması arasında nasıl bir bağlantı kurdun?

Adaptasyon müzik hakkında konuşulabilecek önemli konulardan biri, kültürün diğer elemanları gibi müzik de yoktan var olmuyor, pek çok farklı kaynaktan besleniyor. Bir yerde üretilen müziğin başka yerlerin kültürlerinden ve farklı müzik türlerinden unsurlar taşıdığını biliyoruz. Benim üzerinde çalıştığım müzik için de adaptasyon temel bir konu. 60, 70 ve 80’lerde Türkiye’de üretilen müzikler, sadece yerel kültürlerden değil yerelin dışında kalan alandan da ilham alıyordu. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada müzik, etkilenmeler ve adaptasyonlar üzerine kuruluydu. Türkiye’de de 50’lerden başlayarak batı müziği etkisinin yoğun olduğunu söyleyebilirim. Türkiyeli müzisyenler ABD ve Batı Avrupa’dan etkilendikleri gibi İsrail’de üretilen müzikten de ilham aldılar, çünkü İsrailli müzisyenler de Batı motiflerini kullanıyordu.

A Drop of Luck projesinde “adaptasyonlar” ve “kaynaklar” olarak adlandırdığım iki mixtape bu etkilenmelerden yola çıkıyor. Müzikte adaptasyonlar ve kaynaklar sürekli birbiri içine geçiyor. Farklı elemanları kendi müziğine adapte eden insanlar bunu yaparken kendilerini tarif etmenin ve pozisyon almanın yollarını arıyorlar; çünkü müzik, kimliği kurmak ve yeniden tanımlamak için dinamik bir araç. Adaptasyon da böyle bir şey, insan olarak yeni bir şeyin içine dalıyoruz ve onun içinde başka bir şeye dönüşmeye çalışıyoruz.

A Drop of Luck derlemesi için yazdığın metni okuduğumda, Türkiye’de ve İsrail’de üretilen müziğin batı müziğiyle olan ilişkileri arasında bir benzerlik bulduğunu gördüm. Hatta iki ülke arasındaki müzik alışverişinin nedenlerinden biri de bu benzerlik. Bu benzerlikten biraz bahsedebilir misin?

Bu benzerliği görmek için 60’lara bakmak gerekir. Bu dönemde Türkiye de, İsrail de Ortadoğu ya da Asya’nın bir parçası olarak algılanmak istemiyordu. İki ülkede de, Batılı ve modern uluslar olarak kabul görülme rüyası ve Arap bağlamından kopma isteği kuvvetliydi. Bunun bir sonucu olarak İsrail’de, Batı ve Orta Avrupa’dan gelen Aşkenazların temsilcileri, Batı müzik usul ve tarzlarına dayalı olarak, chanson tarzı şarkılar, yurtsever ve mitolojik bir repertuar ile ülkenin vizyonunu oluşturdu. Diğer taraftan Türkiye’de 1970’lerin başına kadar üretilen müziğini şekillendiren unsur batı müzik aranjmanlarıydı. Modern, şık ve Avrupalı; Türkiye’nin olmak istediği buydu. Ajda Pekkan, şarkı sözü yazarı ve aranjör Fecri Ebcioğlu’nun desteğiyle aranjman yöntemini geliştirip Batı müzisyenlerinin önemli şarkılarını Türkçeye uyarladı. Türk müzik endüstrisi 1960’lar ve 1970’lerden Batılı İsrail şarkılarını da -az sayıda yayın detayı sağlandığında- şevkle kabul etti. Gönül Turgut, Nilüfer, Ayten Alpman, Şenay, Zerin Özer, Ay-feri, Yasemin Kumral gibi ünlü Türk şarkıcıları, daha önce İsrailli sanatçılar (Yaffa Yarkoni, Aris San, Ilanit) tarafından seslendirilmiş şarkılar seslendirdiler. Türkiye perspektifinden bakılınca, İsrail, hoşlanılmayan Arap kimliğinden unsurlar barındırmayan, Akdeniz-Batı medeniyetine aitti.

Türkiye ve İsrail arasında karşılıklı etkilenme ve adaptasyonların bir tarafında batılı bir kimlik benimseme hikayesi varken diğer tarafında merkezin dışında (senin tabirinle çeperde) kalan müziğin hikayesi var. Burada Türkiye’de üretilen arabesk müziğinden etkilenen bir İsrail müzik sahnesi de görüyoruz.

İki ülkede de Batı etkisinde üretilen müziğin halkın tamamını temsil etmesi beklentisi vardı, fakat durum böyle değildi. İsrail’deki Doğulu topluluklar 1980’lere kadar seçkinler tarafından sistematik olarak görmezden gelindi. Mizrahi Yahudilerinin çok kültürlü, polyfonik müzikleri uzun bir müddet resmi müzik dağıtım kanallarında kendisine yer bulamadı. Radyo editörleri, müzik şirketi yöneticileri, resmi reklamcılar Mizrahilerin “tahripkar” müziğini reddediyordu. İsrail müzik endüstrisi içerisinde Mısır, İran, Türkiye, Yemen, Fas, Tunus veya Yunanistan’dan gelen Yahudilerin yaşadığı fakir mahallelerin müziğine yer yoktu. Öte yandan merkezin dışında kalan bu topluluklar oldukça çok sesli ve zengin bir müzik üretiyorlardı. Bu görmezden gelme hali 80’lere kadar devam etti. Ünlü şarkıcı Ofra Haza’nın 1984 yılında çıkan, çığır açıcı albümü “Shirei Teyman” (Yemen Şarkıları) ana akım medyanın hem İsrail, hem de dünyadaki Mizrahi kültürüne olan ilgisini artırdı.

Türkiye’de de Arabesk müziğe dair benzer bir hikayeyi takip edebiliyoruz. Arabesk’in kökenleri büyük çaplı, köyden kente göçlerin yaşandığı 1950’lere kadar uzanıyor. Arap müziği Türk popüler kültüründe yüzlerce yıl varlığını sürdürmüştü. Yabancı radyo ve televizyonlarda yayınlanan Arap popüler kültür ürünlerinin etkisiyle, 1950’lere kadar Arap müziğinin Türkiye’deki etkisi son derece yaygın ve etkindi. Diğer yandan Türk aydınları, Arabesk’in Batılı olması gereken bir ülkede Doğulu bir ruh içerdiği gerekçesiyle Arabesk’i hoş yaklaşmadılar. Arabesk müzik ve bu türe ait sanatçıların 1980’lere kadar televizyon ve radyoya çıkmaları yasaklandı, fakat bazı Türk müzik firmaları tarafından plakları yapıldı. Ancak Arabesk’in asıl sıçrayışı, müzik endüstrisinde ortaya çıkan teknolojik bir devrimle ve ucuz ve erişilebilir manyetik kasetlerin müzik merkezi Unkapanı-İMÇ’de üretimiyle ortaya çıktı. Bütün büyük ve küçük müzik şirketleri kendi ofislerini açtılar ve Arabesk müzik sanatçılarıyla sözleşme imzaladılar. Arabesk Türk müzik piyasasına hakim oldu ve o dönemden bu yana Türk toplumunda fikir ayrılığına sebep olmasının yanında en çok kazanç getiren müzik tarzı da oldu.

Arabesk müziğin İsrail’de yayılması ise, genç bir Mizrahi müzisyen olan Zehava Ben’in 1988 yılında “Tipat Mazal” (Bir Damla Talih) kasedini çıkarmasıyla oldu. Albüme ismini veren ve Zehava’nın bir gecede Mizrahi müziğin süperstarı olmasını sağlayan şarkı, Orhan Gencebay’ın “Dil Yarası” isimli parçasının uyarlamasıydı. Ana akım medya bu genç şarkıcıyı artık görmezden gelemedi. Radyo dinleyicileri Zehava’nın “Dil Yarası” uyarlamasının çalınmasını talep etmeye başladılar. Tel Aviv’in müzik ortamı Türkleşmeye başladı. 1992 yılında ana akım İsrail gazeteleri “Türkler şehri fethetti” haberlerini yaptı.

Derlemenin kapak görseli için kiminle çalıştın?

“A Drop of Luck” derlemesinin kapak görseli İsrailli tasarımcı Itamar Makover tarafından yapıldı. Itamar Makover’ın biraz sürreal, biraz çizgi roman estetiğinde kendine özgü bir stili var. Bu proje için Zahava Ben’in 90’lardaki albüm kapaklarının modern bir versiyonunu üretmek istedi. Markover’ın kapak için yaptığı işin pek çok unsuru birleştirdiğini; arabeskin, Mizrahi kültürünün, pop kültürün, gerçeküstü ve fütüristik dilin unsurlarını kullandığını söyleyebilirim. Zahava Ben yeni bir albüm yapmak istese kapağı bu olabilir bence.

Arabesk müziğin sana verdiği hissi tarif edebilir misin?

Kaybetmenin, ızdırabın ve belki biraz da acı çekmenin verdiği zevk… Kırık bir kalbin verdiği hüzün… Çünkü biliyorsun, arabesk acıdan bahsetse dahi, bu acıda bir de keyif var, tatlı bir acı bu. Ben arabeski böyle hissediyorum. Aslında hayat da sadece tatlı değil, acı-tatlı. Bu nedenle arabeski oldukça gerçekçi buluyorum. Evet benim için arabesk böyle bir şey.

röportajı oku

“ADAPTASYON”: SÜMÜK SALGILAMAK MI, YOKSA BOYUN FITIĞI MI?

İllüstrasyon: Caner Yılmaz

Bonkis dizisindeki Deniz karakteri evlenmeyi düşünmüyor, bekar olmasına rağmen çapkınlık veya seks peşinde koşturmuyor. Bir sevgilim olsun derdi yok, bir kariyerim olsun derdi yok! Ailesiyle arası bok gibi, arkadaşlık ilişkileri bir enteresan. Kendisi adapte olmayan bir kadın. Peki ya diziyi yazan ve ana karakteri canlandıran Deniz Tezuysal hiç öyle mi?

Yazı: Deniz Tezuysal | 5 Nisan 2021

Adapte olmak; uyumlanmak; ayak uydurmak olarak da açıklanabilecek şu Fransızca kökenli kelimenin, benim için ne anlama geldiğini düşünüp duruyorum günlerdir. Kelimelere spesifik duygu veya durumlar atamadan rahat edemiyorum ben. Tam bir memur çocuğu kafası. İlla her şeyin anlamsal, net bir karşılığı olsun istiyorum, ak’a ak, kara’ya kara diyemediğim yerde huzurum kalmıyor. Adaptasyon kelimesine de, kaktüsün dikenli olması, bukalemunun renk değiştirmesi, zehir veya sümük salgılayan canlılar gibi, basitlik derecesi ilkokul fen bilgisi seviyesinde olan bir tanımlama yapmaya gönlüm elvermeyecek. Daha derin ama bir o kadar da net bir tanım bulmalıyım bu kelimeye, hem güncel olsun istiyorum, hem de 2021’de bize “adapte olmanın” ne hissettirdiğini anlatsın. Sanki TDK’nın omzuma yüklediği ağır bir yük bu, ya da karantinada kafayı yemenin bir göstergesi, bilemiyorum. Sonuç olarak bir beyin jimnastiği olsun niyetiyle günlerdir kendime soruyorum: “Hayatında çok iyi adapte olduğunu düşündüğün ne var Deniz?”

İçimi kaplayan derin bir his, anında bana diyor ki; bu sorunun cevabı, terapistinin banka hesabında artı dört bin lira olarak vücut bulabilir. Çünkü nelere adapte olmadın ki annem? Şu an sokağa maskesiz çıkınca donsuz gibi hissettiğin bir dönemden geçerken bu soru gerçekten iş görür mü? Ki bir çoğunuzun şu an “Donsuzlukta ne var ya, donsuz çıkarsın, maskesiz olmaz,” diye düşündüğüne kalıbımı bile basarım. Çünkü ben de sizden biriyim. Don ne ya, don mu kaldı arkadaşlar? Maske diye bir şey var artık hayatımda, her gün sabunlayıp, çitileyip güzelce kaloriferin üzerine asıyorum, utanmasam ütüleyeceğim bile, hangi don bununla yarışabilir? Üstelik bunu yaparken bir gün olsun sorgulamadım “Ne yaşıyorum ben niye maske sabunluyorum şu an?” demedim. Bırakın sorgulamayı bu konuda ne kadar pratikleşip geliştiğimi düşünüp, hafif gururlandığım anlarım bile var. Şimdi bu noktada soruyorum, ben acaba daha nelere böyle jet hızıyla adapte oldum da hiç ruhum bile duymadı? Terapistin hesabına geçen ekstra dört bin liranın “gönderildi” sesini duydum şu an…

Aklımdan sayısız şey geçiyor; yediğim yiyecekler, yiyemediğim yiyecekler, giydiklerim, giyemediklerim, olur deyip birkaç sene sonra hiç olur mu öyle şey dediğim tüm durumlar. Tereyağı, margarin, Kadıköy’deki kedi maması yiyen martılar, alkolsüz bira, sigara içme yasağı, akşam 22.00’dan sonra alkol satış yasağı, desteksiz sütyenler, düşük belli kot pantolon, ocak ayında havanın 20 derece olması, sansür, televizyonda rakı içilemeyen diziler, yasaklar, korkular ve tekrar yumurta, her gün yumurta yemek kolesterol yapmıyormuş meğer ama kolesterol hapları hasta ediyormuş, biz gene de sarısını az beyazını çok yiyelim. Beynimin içinden acılı bir cızırtı geliyor, hemen midede bir yanma. Terapi seansıyla yırtsak iyiyiz dedirten bir endişe. Allah’ın Fransız’ı, ne kelime bulmuş görüyor musun…

Sessiz sedasız, anlamadan, sinsice adapte olduğum şeyleri düşünmek belli ki bana iyi gelmeyecek. Adapte olmayı reddettiklerime odaklanmak belki kendimi daha iyi hissettirebilir. İyi hissetmeye her zaman ihtiyacımız olur. Çünkü neden? Adı üstünde “iyi hissetmek” kötü değildir. Basit düşünmek lazım. “Ülser kötüdür, iyi hissetmek iyidir,” şeklinde bir basitlik kolay adapte olmanızı ve hayatta kalmanızı sağlar(!). Hemen ikna oldum. Düşünüyorum… Ve çok çok az şey bulabiliyorum. O kadar az ki neredeyse glütensiz beslenme yapmadığım için kendimle gurur duyacağım, öyle bir noktadayım. İnsan falafeli lavaşa sarıp yediği için farklı hisseder mi ya? Nasıl geldik bu noktaya? Vegan kokoreç yedim ben dün! Bu nasıl bir adapte olma halidir? Bir an kokorecin içine et suyu attığımızı hatırlıyorum, neyse bu da bir şeydir diye düşünüp kendimi rahatlatıyorum ama, sırtımdan soğuk terlerin indiğini de hissedebiliyorum. Çabuk Deniz, adapte olmadığın bir durum söyle bana! (Sessizlik…)
Olduk annem, her modaya, her akıma, gelene, gidene, hepsine adapte olduk. Ne kaldı olmadığımız? Derken Bonkis Deniz geliyor aklıma, en çaresiz ve umutsuz hissettiği anlarından birinde “dönüyorum ben ya, ne varsa hepsine, her şeye dönüyorum,” deyişi kulağımda çınlıyor. Asla adapte olamayan bir kadının, adapte olmaya en çok yaklaştığı anın, diğer herkesten farklı olmanın yükünü taşımaktan yorulduğu ve pes etmeye yeltendiği bir “teslim olma” anı olduğunu fark ediyorum.

Deniz’in (Burada belki diziyi henüz izlememiş olanlar için bir parantez açmak gerekecek. “Bonkis” hikayesini ve senaryosunu benim kaleme aldığım, BluTV’de yayınlanan bir kara komedi dizisi. Ana karakter de adaşım Deniz. Her ne kadar şöyle bir bakınca kendi hayatımı anlatmışım gibi dursa da aslında Deniz’le aramızdaki isim benzerliği dışında çok da ortak noktamız bulunmuyor. Ya da ben öyle zannediyorum…) uyum sağlamakla olan ilişkisini düşününce, bu konuda ne kadar başarısız olduğunu kabul etmek yaklaşık iki saniyemizi alır en fazla. Mimar olmuş, mimarlık yapmıyor. Uzun süreli bir ilişkisi olmuş, sevgilisini aldattığı için terk edilmiş. Evlenmeyi düşünmüyor, bekar olmasına rağmen çapkınlık veya seks peşinde koşturmuyor. Bir sevgilim olsun derdi yok, bir kariyerim olsun derdi yok! Ailesiyle arası bok gibi, arkadaşlık ilişkileri bir enteresan. Canı ne isterse yiyip içiyor. Bu Deniz gerçek olsa ona nasıl maske taktırırdık acaba diye düşünmeden edemiyor insan.

Hiçbir kalıba sığmayan bir karakter yazdığımı düşününce, adaptasyonla ilgili derin soru işaretlerim olduğunu fark ediyorum. Hayalimdeki “Deniz”i karakteristik özellikleri haricinde kendimin tam zıttı bir şekilde yaratmış olmam bilinçsiz bir tercih olamaz. İçimde bir yerde o “adapte olmaya direnen, özgür kadın” olma hayalini taşıyorum her zaman. Yapamadığımı hissedip sıkıştığım bir noktada, bunu hayali bir karakter olarak hayata geçirebilmiş olmanın aslında ne kadar büyük bir lüks olduğunu anlıyorum.

Bonkis’in isyanı çok gerçek bir yerde. Bir sevgili bulup hayatına devam etmesi gerektiğini söyleyen annesine: “Ben öldüm mü? Sevgilisiz yaşanmıyor mu bu hayatta?” diye gerçekten merak ederek soruyor. Bunu gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz diye sorguluyor. Kendime dönüyorum; toplumun bana uygun gördüğü tüm görevleri yerine getirmiş, 8 senelik evli bir kadın ve 6 yaşında bir çocuk annesi olarak, kendimi Bonkis Deniz’den çok daha geride hissediyorum sorgulama konusunda. Çünkü ben hiç böyle şeyleri düşünmedim, direkt kabul ederek yaşadım. Burada “ben” derken herhalde milyonlardan bahsettiğimi hepimiz biliyoruz.

Biz hesabın yanlış olduğunu bildiği halde “Şunu bir kontrol eder misiniz?” demeye çekinen bir kültürün son kalıntılarıyız arkadaşlar. “Tuvaletinizi kullanabilir miyim?” diye soracağına, bir buçuk saat çişini tutmayı tercih eden insanlarız. 28 yaşında evlenip, 30 yaşında doğurup, ömür boyu masa başında mouse tutmaktan boyun fıtığı olan, ama bununla yaşamayı öğrenen, iş çıkışı fizik tedaviye giden bir nesiliz. Fıtık bizim neslin göbek adı olmuş, sen neden bahsediyorsun ya? Geç bunları, Fransızcaymış da adaptasyonmuş falanmış. Öyle bir adapte oluruz ki kelimenin anlamı yetersiz kalır. Yeni kelime türetmek zorunda kalırsınız. (Bkz. yazarın burada koyu milliyetçilik ekolüne nasıl adapte olduğunu görüyoruz.)

Yazdıkça ve saydıkça görüyorum ki, ne yazık ki bunun sonu yok kızlar. Her eklediğim satırın üzerine, bir yenisini zor tutuyorum. Karanlık bir tünelde, her gördüğü ışığı çıkış zannedip, kör kuytulara dalan bir meczup gibi hissediyorum kendimi. Artık bu mevzuyu bir sonuca bağlamanın zamanı geldi. Zurnanın zırt dediği yere gelelim ve “Adaptasyon”un bizde bıraktığı tüm hislere istinaden, ona uygun bir tanım bulalım. Duyduğumuzda hepimizin net bir şekilde, sorgusuz sualsiz anlayacağı bir şey olmalı bu. Senin, benim, Deniz’in…

İtiraf ediyorum; yazının başında aklımdan ilk geçen cümle “Ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin,” olmuştu. Bunun da sebebi büyük ihtimalle, adapte olmanın karşısına hep, “adapte olamamayı” koyuyor olmamız. Arada yazdığım bin kelimenin sonunda, adapte OLAMAMAnın, negatif bir anlam taşımadığına inanır oldum. Asıl negatif olan belki de deveyi gütmektir. Deniz olsa “Deveyi de gütmüyorum, hiçbir yere de gitmiyorum, sen hayırdır?” derdi kesin. O zaman biz de onun izinden gidip, adaptasyon kelimesine bugün ters bir yerden bakalım ve adaptasyonu “boyun eğmek” olarak tanımlayalım. Ne dersiniz?

Bazı “boyun eğmeyen” hayali karakterlerimizi kendi hayatımıza adapte edebildiğimiz ve seslerini dinlediğimiz zaman kelimelerin, durumların, hatta belki bakış açılarının değiştiğini görebilmek çok keyifli. Herkese tavsiyemdir!

yazıyı oku

komünite calling

Lar Studio’nun tasarımcısı ve kurucusu Laris Alara Kilimci’nin son projesi, Batı’dan doğuya gezen gezginlerin seyahatnamelerinden oluşan 5 farklı edisyon kapak tasarımlarına bayıldık. Şu anda tam ihtiyacımız olan şey, Lar desenleri ile uzun bir yolculuk! Meraklılarına kitaplar satışa çıktı!

İtalyan sanatçı Gian Maria Tosatti’nin “rüya ile hatıra arasında bir deneyim” olarak tanımladığı “Kalbim Ayna Gibi Boş – İstanbul Bölümü” sergisi 25 Temmuz’a kadar uzatıldı! Altı yıllık bir çalışma sonucu, Tarlabaşı’nda büyük bir Art Nouveau binanın içinde kurulan sergi, İstanbul’un geçirdiği dönüşüme odaklanırken sanatçının gözünden Tarlabaşı’nın ruhunu yansıtıyor.

Erdem Varol’un Dolana Dolaşa isimli fotoğraf kitabı, ONAGÖRE’nin İstanbul üzerine çok ciltli yayın projesi olan Tefrika İstanbul’un ilk cildi olarak yayında. calling’in dijital sayısı “Şimdi ve Sonrası”nın kapak hikayesindeki fotoğrafların da yer aldığı Dolana Dolaşa, Okay Karadayılar ve Ali Taptık’ın ONAGÖRE’si ile basılı bir yayın olarak hayat buluyor. Daha ne isteyebilirdik!

Yeldeğirmeni’ndeki tarihi Marko Salti Apartmanı’nda, Tuba Kocakaya ve Lara Akay eş küratörlüğünde gerçekleşen sergi 26 Nisan’da açılıyor. Latincede “ayırmak” anlamına gelen “apartman” sözcüğünü kullanan sergi, bu paradoksal detayı serginin kurgusuna dönüştürerek kendi ayrıksı halimizi bir araya getirmek istiyor.

Mert Demir’in ikinci albümü ‘’KİMİM LAN BEN?’’ çıktı. Epic İstanbul etiketiyle yayınlanan albümde prodüktör koltuğunda Mert Demir, yardımcı prodüktör ve mix-master görevinde ise Emir Ural bulunuyor.

Akış Ka, Ceytengri ve Kübra Uzun’un da yer aldığı Alt-Cut YouTube kanalı “yertsiz, yurtsuz ve zamansız” içerikleriyle yayında. “Alt-cut geleceğini söyleyip, gelmeyen kolinizdir.” mottosuyla yola çıkan YouTube kanalını ilgiyle takip ediyoruz.

Pera’daki Zevk Meselesi sergisine paralel olarak gerçekleşen sanal (virtual) etkinlik serisi Plastik Düşler Sahnesi, 7 Mayıs’a kadar devam ediyor. Yeni nesil müzisyen ve görsel sanatçıları günümüze uygun bir çerçevede bir araya getiren etkinlik serinin 2 Nisan ve 7 Mayıs'daki sanal kapı açılışlarını kaçırmayın deriz.

İlk olarak Art-Unlimited’ın sayfalarında okuyucunun karşısına çıkan “Ak-sayanlar” serisi, dergiden sergiye taşındı. Editörlüğünü Merve Akar Akgün ve Çınar Eslek’in yaptığı serinin sergisini 17 Nisan’a kadar x-ist’te ziyaret edebilirsiniz.

Türkiyeli ve Hollandalı queer sanatçıları bir araya getiren Through The Window projesi, kültürel ağı genişletmeyi ve dayanışmayı sürdürülebilir kılmayı amaçlıyor. Queer’lik deneyimi üzerinden kurgulanan bir programla 2020 dönemini tamamlayan projenin Nisan-Haziran 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek olan ikinci dönemine yeni girdik.

Puk! podcasti; davet ettiği sanatçıların seslerini, şiirlerini, manifestolarını veya sanatsal ifadelerini özgün birer ses hikayesine dönüştürüyor. İtalya’da yaşayan Türk asıllı sanatçı Ekin Bozkurt (Planül) tarafından kürate edilen proje ilgilenen sanatçıların başvurularına açık.

Kültür-sanat için oldukça zorlu geçen bir yılın ardından Bergama Tiyatro Festivali 26-29 Ağustos tarihleri arasında festivalin gerçekleşeceğini duyurdu. Özellikle bölgenin antik tiyatrolarında oyun izleme fikri bizi heyecanlandırıyor.

basılı yayın