calling mag

×

YILLARIN DOSTLAR BİRLİĞİ, TANIDIK BİR KADRO: HEND. VE YENİ TEKLİLERİ CHARDONNAY

Röportaj: İdil Meşe

Fotoğraf: Can Görkem

Son Feci Bisiklet ve Öfkeli Kalabalık gruplarından tanıdığımız Erkin Sağsen’in vokali, gitarı ve klavyesi, The Flabbies’den tanıyıp sevdiğimiz Tarık Can Sürmen’in elektronik ve akustik davul sentezi ve ses tasarımcısı Ozan Hatipoğlu’nun klavyesi ve prodüksiyonunu bir araya getiren Hend, geçmişi çok eskiye dayanan ancak 2019’da bir araya gelen bir dostlar birliği ve müzik grubu. İlk bakışta dikkatleri çeken kapağını Beril Ateş’in tasarladığı, farklı müzik türleri arasında geçişler yapan yepyeni teklileri “Chardonnay”, yakın zamanda dinleyicileriyle buluştu. Hend ile callinghouse’da müziği ve hayalleri üzerine sohbet ettik.

 

Kişisel bir soruyla başlıyorum. Şarkıyı dinlerken şarkının ismi sanki ‘Kaçarım Kendimden’ olabilirmiş gibi geldi ama “Chardonnay”.

Erkin Sağsen: Çok tartıştık bu konuda.

 

İşte bunu öğrenmek istiyorum. Şarkının ismini nasıl seçtiniz? 

Erkin Sağsen: Fransız şeylere taktım bu ara; daha önceki şarkılarda da böyle üçe kadar sayıyordum. Fransızca da bilmiyorum aslında. Chardonnay isminin dışındakilerin şey olacağını düşündük, biraz, nasıl desem…

Tarık Can Sürmen: Biraz oldschool geldi bana ‘kaçarım kendimden, derbeder’ falan. 

Erkin Sağsen: Biraz daha downer, hafif de bir aşk şarkısı falan ya, onu böyle çok arabesk tınlatmak da çok istemedik; hiç yok içinde çünkü. 

 

 

Hend’in özgün sound’u nasıl oluştu? “Chardonnay” ile bana Hend tınısı iyice pekişmiş gibi geldi.

Erkin: Aslında tam bir sound oturtmaya çalışmıyoruz, zaten her şarkıda yeni bir şey deniyoruz ve yeni bir yere doğru gitmeye çalışıyoruz. Ama kullandığımız, belli cihazlarımız var evde; kullandığımız klavyeler, belli başlı programlar ve plug-inler kullanıyoruz, onun etkisidir. Valla nasıl oluşturuyoruz bilmiyorum. Ben çünkü şarkıyı da nasıl yaptığımızı bilmiyorum. Bir anda bir şey çıkıyor ortaya. Can ile ikimiz aranje yapıp Ozan’a atıyoruz, Ozan üzerinde biraz çalışıyor, Ozan’a gidiyoruz ve işte orada biraz sound üzerine, biraz aranje üzerine çalışıp böyle bir şey çıkarıyoruz. Biraz kolektif bir iş aslında. 

 

 

 

Harika. Ama sözler senden çıkıyor. 

Erkin: Evet, bir tek sözleri sadece ben yazıyorum. 

 

Besteyi de birlikte çalışıyorsunuz.

Erkin: Tabii. Yani şey diyemeyeceğim, hani, “ben yapıyorum” diyemeyeceğim. 

Ozan Hatipoğlu: Aslında Erkin daha çok yapıyor. Onun singer-songwriter yönü var, biraz da böyle düzenlemesini de fikir atıyor ortaya, daha sonra bizde üzerine koyuyoruz ve son haline getiriyoruz.

Can: Sorduğun soruyla ilgili bir şey eklemek istiyorum. Aslında soundun değişik bir noktaya gelmesi şöyle: Erkin başta daha kendi başına yaptığı bir müzik üstüne gidiyordu, biraz daha Hip Hop, RnB üstüne giden bir tarzı vardı. Sonra Ozan ile benim biraz daha dahil olmamızla aslında dediğin yolculuk, hani bugüne gelen, çünkü son üç şarkımıza da o değişim hissediliyor diye tahmin ediyorum, Chardonnay’e gelen yolculuk biraz o şekilde oldu. Sound’umuz hakikaten değişiyor ve dediğin gibi bence de bir noktaya geliyor gibi hissediyorum. 

 

Mesela vazgeçilmez bir öğe nedir Hend’in müziğinde?

Erkin: Fiziksel olarak Nord klavyem benim bir tane var, orada ben çok uğraşıyorum üzerine ses falan yapıyorum. Manevi olarak da bu ikisi: Tarık ve Ozan. 

Can: Erkin’in sözleri bence. Yani birazcık farklıdır, farklı bir tarzı var. O kendi kesinlikle bunu söyleyemeyeceği için benim söylemem gerekiyor. Farkında da değil bence. Çünkü bence iyi yansıtıyor yani sözlerden.

Erkin: Teşekkür ederim. 

 

 

 

Gruptaki herkes farklı bir gruptan, altyapıdan geliyor. Nasıl böyle birleştiniz ve grup oldunuz?

Can: Çünkü işin en başı aslında üçümüz yani.

Erkin: Şöyle aslında; biz evet hep üçümüz daha çok çocukken falan beste yapardık, hep üçümüz yani.

Can: Zaten liseden arkadaşız. Benim hayattaki en eski arkadaşım, 7 yaşından beri arkadaşım. 

Erkin: Yani çok çok eskiye dayanıyor bizim. Zaten müzik yolculuğumuz da şöyle: Beraber zaten grubumuz vardı, sonra işte başka bir grupta biraz yürüdük; Ozan bu sırada başka müziğin başka bir tarafını keşfetti, kendi başarılı olduğu başka bir alanı, ses tasarımını keşfetti oraya doğru ilerledi.

 

İlk grubunuz…

Erkin: Motto diye bir grubumuz vardı. Çok taş devri çok. Ankara’dayken. 

 

Kaç yaşındaydınız Motto’dayken? 

Erkin: Yirmili yaşların başında. Üniversitedeydik. 

 

Siz yani şimdi çocukluk arkadaşısınız, birlikte aynı üniversiteye de mi gittiniz aynı zamanda? 

Erkin: Biz ikimiz gittik. Ben Tarık’la (Tarık Can Sürmen) askere gittim. 

Ozan: Evlerimiz de yan yana. 

 

Nelerden ilham alıyorsunuz? 

Erkin: Söz anlamında şey oluyor;  ben böyle distopik dünyaları falan çok severdim, düşünmeyi de, izlemeyi de ve okumayı da. Birazcık o mutsuzluk üzerine yoğunlaşmıştım. Sonra vazgeçtim. Çünkü kimse benim o dünyamla bağlantı kuramıyor, yani doğal olarak çünkü kimse o dünyada değil. Ben de biraz daha insani duygulara yönelmeye karar verdim ve duygulardan ilham alıyorum. Yazım süreci biraz sürüyor, o hissiyatları hatırlıyorsun, işte bunun üzerine gidiyorsun, kelimeler dökülüyor ağzından. Bazen piyanonun başında bir melodi buluyorum, sonra küçük böyle on altı bar bir beat yazıyorum altına, düşünürken bir anda bir melodi geliyor aklıma ve o melodiyle beraber bir söz de geliyor. Ev stüdyom var. Hiç telefona bulaşmadan gerçek bir condenser’da kayıt yapıyorum.

 

Grup arkadaşlarına dinlettiğinde nasıl yaklaşıyorlar? 

Erkin: Can’a dinletiyorum mesela, bir kelime söylemeden iki kere dinliyor şarkıyı. Hani bir olmuş ya da olmamış bir şey söyle, değil mi?

 

Saygılı bir birey.

Erkin: Hayır, ben bunu saygısız buluyorum (Gülüyor). Söyle, öleceğim! Sevdin mi sevmedin mi, ne diyorsun ya? Ben zaten otuz kere dinleyip yapmışım orada böyle bakıyorum. Mesela 10 dakika geçiyor, çok iyi olmuş falan yapıyor, ben orada anlıyorum. Ozan’da da genelde yollayınca, biraz bekliyorsa cevap atmayıp olmamıştır o şarkı. Ama “Çok iyi şarkı, direkt basalım” falan diyorsa olmuştur. 

 

Müzik dışında grubu bir araya getiren meraklarınız, aktiviteleriniz nedir?

Ozan: Biz Erkin’le Star Wars’a düştük. 

Erkin: Çok fena düştük.

Ozan: Baştan sona, bütün kronolojik sırayla izliyoruz yani.

 

Oradan da distopik ya da ütopik şarkılar ve belki peri masalları ile ilgili şarkılar gelmesin?

Erkin: Bir sonraki şarkımız Işın Kılıcın (Gülüyor). Can çok yemeğe düşkün bir insandır. O sağolsun güzel restoranlara gidip yiyip içmeyi de çok seviyoruz. Onun dışında zaten takılıyoruz. 

 

Sen mi buluyorsun restoranları Can? 

Can: Aslında şöyle spesifik bir şey yok. Biz zaten arkadaşız, onun yanında grubuz da. Büyük bir artı oluyor bu açıdan. 

Erkin: Grup sonradan geldi yani.

Can: Zaten sosyalleşirken beraber sosyalleşiyoruz, o yüzden herhangi bir şeyi de beraber yapıyoruz. Atıyorum konsere de beraber gidiyoruz, o da bizi besliyor, mesela yemeği de beraber yapıyoruz. İşte çıkıp beraber sapıtıp sarhoş oluyoruz, düşüp geberiyoruz o da… Hepsi besliyor kısacası.

 

Mesela öyle bir akşamın bir şarkısı var mı grupta?

Erkin: Ya şöyle bir akşam yaşadık. Beraber benim evde bayağı bir içtik, çok da eğlendik. Ya bir İllüzyon şarkısı var bizim eski, hani onu çıkaracaktık bir dinleyelim bir daha dedik. Şarkı bize bir yavaş geldi, moralimiz falan bozuldu. Hani kafamız o kadar iyiymiş ki. Yani böyle hızlandırıyoruz, düşürüyoruz… Tarık en son “Bir kere daha dinlersem müziği bırakacağım” dedi. Öyle bir gecemiz oldu. 

Can: Yani Erkin şarkıları bizim olmadığımız gecelerde çıkarmayı seviyor. Bizle eğlenip, şarkıları başka gecede… 

 

 

Peki böyle grup imajınız üzerine hiç düşünüyor musunuz? Yoksa böyle tek tek hani kendi imajınız hakkında mı düşünüyorsunuz? 

Erkin: Ortak bir paydada daha buluşamadık. Herkes fena giyinmeyen insanlar, böyle at hırsızı gibi dolaşmıyoruz. Şimdilik onunla idare ediyoruz. Ama mesela Alex Turner’ın dönüşümü gibi, Arctic Monkeys’de hani o kıyafetlerin, tavırların falan bile bunun üzerine düşünülmesi lazım ve bunu profesyonel birinin yapması lazım bu konu üzerinde.

 

Grubun geleceği hakkında en çılgın hayaliniz ne olurdu?

Erkin: Yurt dışında müzik yapabilmek olurdu bence. 

 

Çılgın bir hayal… Yaparsınız yurt dışında müzik zaten. 

Erkin: Çılgın bir hayal ne olabilirdi? Yani şöyle bir şey olurdu: Metallica gibi her kıtada çalmış olabilmek isterdim. Mesela Antartika’da her yerde çalabilmek. 

 

Peki sizlerde var mı böyle fantastik bir hayal?

Can: Yani valla yok sanırım biliyor musun? Adım adım gitmeye çalışıyorum kafamda, hayatın da yoğunluğu yüzünden. Şu an sen söyleyince biraz hayal kurmadığımı fark ettim bu konularda. Aslında hayal kurmam lazım çünkü hayal kurunca gerçekleşiyor. Bunun üzerine düşüneceğim o yüzden.

Erkin: Ben biraz daha kısa vadeli düşünebildiğim bir dönemdeyim. Yani böyle Hend ile müzik yaparken de bu anı, o şarkıyı ve nasıl olacağını düşünüyorum.

Ozan: Şeyi isterdim mesela bazı mekanlar gerçekten çok güzel, ben mimari de çok severim; çok güzel mimarisi olan bir yerde böyle özel bir konser veya yani böyle bir çekim yapmak isterdim. Parcels’in bir tane videosu vardı. Onların live yaptığı bir çok güzel sera gibi bir yer vardı. Tamamen camdan kocaman bir yer, kırmızı, botanik üzerine harika bir yerdi mesela. Böyle bir şey olsun isterdim.

 

Klip çekecek misiniz?

Erkin: Beril Ateş o kadar güzel bir artwork yaptı ki aslında çok sıcak bakmıyordum klip yapmaya o yüzden. Artwork’ü önce bir göstermek istedim insanlara, yani onu çok sevdim. Gerek duymadık, zaten çok güçlü bir resim. Belki bir sergi olmasını isteyebiliriz.

 

Önünüzdeki projeler, konserler ve hedefleriniz nelerdir? 

Erkin: Üretmeyi seviyoruz beraber, üreteceğiz de. Single yaparız, EP yaparız, şu tarihte şunu çıkarırız veya şurada konserimiz olacak diyemiyorum ama yani mümkün olduğunca konser verip, insanlara ulaşıp, şarkılar yapıp paylaşmayı istiyoruz. Seviyoruz çünkü, güzel enerjilerle şarkılar yapıyoruz. 

Can: Bir şarkı daha çıkacak önümüzdeki bir buçuk ay içinde. Blackhol diye müzisyen dostlarımız var Ankara’da, onlarla ortak yaptığımız bir şarkı var, o da çıkacak. Sonrasına bakacağız. Ama Erkin’in dediğine katılıyorum ben. Uzun süredir hepimiz sektörün içindeyiz, çok rahat hissettiğim bir ekip bu. Belki de arkadaşlıktan da dolayı her şeyi çok şeffaf birbirimize söyleyebiliyoruz, işi yaparken çok keyif alıyoruz. O yüzden bol bol şarkı ve konser yapacağız. 

yazıyı oku

İNSANA VE ÖTESİNE DAİR: MÜSTAKBEL SUÇLAR

Röportaj: Mina Aslan

Cronenberg’in yeni filminden yola çıkarak 79 yaşındaki veteran yönetmenin uzun metraj body horror filmlerini tek tek ziyaret ettiğimiz daha uzun soluklu bir yazı yazma niyetiyle başladım bu makaleye. Yazmaya başladıktan sonra hayatımda meydana gelen bazı iğrenç gelişmelerin de etkisiyle yazı aldı başını biraz başka yerlere gitti. Ben de bu temaya ucundan kenarından bağlanan dağınıklığı kucaklamaya karar verdim, bence Cronenberg beni içine zerk ettiği bilinç akışını severdi. Umarım siz de seversiniz.

 

Kendisini A History of Violence, Eastern Promises gibi mafya filmleri ve Scanners, Videodrome, eXistenZ, The Fly ve Crash gibi body horror, bilim kurgu ve psikolojik gerilim üçgenindeki filmleriyle tanıdığımız David Cronenberg, bu yıl Crimes of the Future adlı uzun metrajıyla sahalara dönerek kendisini meşhur eden unsurları tekrar ziyaret etmiş. Viggo Mortensen, Lea Seydoux ve Kristen Stewart’ı içeren kadrosuyla Crimes of the Future, Türkçe adıyla Müstakbel Suçlar yönetmenin 8 yıllık aradan sonra çektiği ilk uzun metraj olmakla birlikte bu janrdaki diğer klasikleri gibi posthümanizm, transhümanizm ve postyapısalcılık temaları ekseninde dönüyor. 1970’te çektiği bir kısa filmle aynı ismi paylaşan Müstakbel Suçlar’ın kısa film ile ismi dışında pek bir ilgisi yok, senaryosu ise 20 yıl evvel Painkillers başlığı altında yazıp prodüksiyon evresinde bıraktığı bambaşka bir hikaye. Yönetmen 20 yıl sonra projeyi yapımcısının da ısrarlarıyla raftan indirdiğinde bu isimle çok fazla film ve kitap çıktığını fark ediyor, ve halihazırda başka bir kısa filminde kullandığı bir ismi kullanmakta kanaat kılıyor.

 

 

Cronenbergian diyebileceğimiz pek çok öğeyi bir araya getiren film, bir bakıma da yönetmenin kendi külliyatına ve bu külliyatın yarattığı felsefi tartışmalara retrospektif bir geri bakış ve aleni bir düzen eleştirisi niteliğinde; İnsanoğlu, sıfırı tükettiği distopik bir gelecekte ürettiği plastiği yemeye doğru evrimsel adaptasyon gerçekleştirmeye başlıyor. Tüketim kültürü ile birlikte arka plana itilip önemini yitiren işlevsellik, yeni ve değişik olana yer açmak için ıskartaya çıkartılıyor; vücutlarımızda işlev sahibi olmayan yeni organlar tümör gibi büyüyüp bizi içeriden boğuyor. Acı hissetme yetisi ortadan kalkmaya başlayınca mütilasyon yeni bir fetiş haline geliyor. Bu distopik dünyada içinde yeni organlar büyüyen performans sanatçısı Saul, eski travma cerrahı partneri Caprice ile birlikte bu organları aldırdığı canlı performanslar sergiliyor. Aslında kulağa ne kadar kaçık gelse de Cronenberg’in zihninden çıkma bir fantezi değil bu, filmin ilham kaynağı gerçek bir performans sanatçısı. Posthümanist tartışmalarda ismi çokça anılan Fransız performans sanatçısı ORLAN’dan ilhamla yazılan filmde, Carnal Art kavramı merkezde konuşlanıyor. Etsel ve şehvetle ilintili anlamına gelen ve ORLAN tarafından başlatılan Carnal Art akımı, vücudu modifiye etmeye dayanan, acı ve katarsisi merkezine alan Body Art akımından anestezi ile ayrılıyor. ORLAN, 90’ların başında lokal anestezi altında bir seri estetik ameliyatla, yüzünü şekilden şekile sokuyor. Plastik cerrahiyi güzelleşme veya medikal ihtiyaçlar dışında kullanan ilk sanatçı olan ORLAN, Mona Lisa’ya benzemek için şakaklarına elmacık implantları yerleştirtiyor, ağzını François Boucher’in Europa’sına, çenesini Botticelli’nin Venüs’üne benzetmek için bıçak altına yatıyor. Performansın bir parçası olarak uydu bağlantısıyla bu anları yayınlıyor ve ameliyathaneyi bir stüdyoya çeviriyor. ORLAN, yönetmenin filmlerinde efektlerle yarattığı grotesk ve abject gösteriyi, canlı yayında kendi bedeni üzerinde gerçekleştiriyor. Şuuru açıkken yüzünü canlı yayında adeta yüzdürüp geri taktıran sanatçı hâliyle Cronenberg’in dikkatini çekiyor. 2002’de çıkarttığı filmi Spider’ın ardından Cronenberg, ORLAN’ın biyografisi olacak bir film yazmak için kolları sıvıyor. Başrol için Nicholas Cage ile anlaşıyor. ORLAN’ın da rol alacağı film, yönetmenin projeye dair tereddütleriyle rafa kalkıyor. Günümüzde bu hikayenin çok daha mânidar olacağını düşünen Robert Lantos, Cronenberg’i senaryoyu tekrar değerlendirmeye ikna ediyor ve ortaya karşımızdaki film çıkıyor. Cronenberg’in, günümüzde daha da gerçekçi gelen bu yakın gelecek tasvirine 20 yıl önce imza atmış olması ise etkileyici.

 

 

‘‘Kafamızdaki düzeni çevremize empoze etme ihtiyacımızdan olsa gerek, kendimizi nisbeten sebatlı ve sağlam biliriz. Ama ben bir insana baktığım zaman organik, kimyasal ve elektronik bir kaos girdabı, geçicilik ve dengesizlik, parıltılı bir değişme ve dönüşme potansiyeli görüyorum.’’

 

Cronenberg başından beri cüretkarlığa meyilli bir yönetmen. J.G. Ballard’ın aynı isimli romanından uyarladığı Crash, hâlâ toplumsal infiale sebep olan filmler ele alınırken konuşulan bir vaka. Film, araba kazası geçirdikten sonra araba kazalarına yönelik fetiş geliştiren bir çiftin bir tür yeraltı fetiş kültüne girişini ve orada yaşadıkları erotik maceraları konu ediniyor. Marazi ve grotesk görülenin bir fetiş, arzu nesnesi haline geldiği filmin Cannes gösteriminde jüri üyesi Francis Ford Coppola’nın filmin içeriğini görünce isyan etmesiyle başlayan curcuna, Evening Standard ve Daily Mail editörlerinin Crash’e karşı bir yıl süren bir medya savaşı başlatmasıyla arşa çıkıyor. Film hakkında sadece İngiltere’de 400 basın açıklaması yapılıyor, sansürün yüzü sayılan muhafazakar aktivist Mary Whitehouse dahi tartışmalara dahil oluyor. Film Sınırlandırma Kurulu üyeleri üzerinde filme sansür kararı çıkartmalarına yönelik baskı oluşturmak için muhafazakar gazeteler özel hayatlarını gazetelere döküyor. Bir noktada filmin insanları suça sevk edip etmeyeceğine dair otomobil kulüplerinden dahi uzman görüşü alınıyor. Büyük Sony boykotları ve yarattığı ayaklanmaya rağmen Crash bir şekilde yayında kalmayı başarıyor, bu da sinemada özgür ifade adına bir zafer olarak anılıyor. Saul ve Caprice’in performanslardan ve mütilasyondan aldıkları cinsel zevk, bize Crash’teki James ve Helen’ı anımsatıyor. Ameliyatları yapmak için kullandıkları ‘sark ünitesi’, Saul’un içinde uyuduğu ‘orkide yatak’ ve yemek yerken sancılarını dindirmesi  için oturduğu ‘kahvaltı sandalyesi’ ise iç kaldırıcı seviyede antropomorfik formlarıyla akla eXistenZ’deki game pod’ları getiriyor.

 

Body horror dediğimiz janrın estetiğinin inşasında büyük katkısı bulunan Cronenberg sinemasının temasal altyapısında “abject” denen kavram yatıyor. Bulgar filozof Julia Kristeva’nın Georges Bataille’ın formsuz kavramından yola çıkarak öne attığı, sadece bedenimizin değil ontolojimizin de sınırlarını bulandıran bu abject; türkçeye anlam kaybı yaşamadan çevirmesi zorlu bir kavram. Aslında kabaca “iğrenç, iğrenti uyandıran” anlamını taşısa da burada bahsettiğimiz kavram olan abject, yani büyük harfle İğrenç, insanın kendine ve gerçekliğine dair algısını bozguna uğratan, insana kendi faniliğini, ve daha da kötüsü acizliğini anımsatan; özne-nesne, içerideki-dışarıdaki, özlük-öteki arasındaki sınırı bulandıran anlamını taşıyor. Abject’e sunabileceğimiz birincil örnek ceset, çünkü ceset bize kendi ölümlülüğümüzü anımsatıyor. Açık bir yara, irin, dışkı, lağım, mükemmelliğini ve bütünlüğünü yitirmiş bir beden; bunların hepsi gözümüzü kaçırdığımız gerçekliğin dehşetini beraberinde getiren şeyler, çünkü insan olmaya dair kanıksanmış varsayımları, doğanın zapturapta alındığı sanrısını ve gerçekliğin tahayyül edilebilir olduğuna dair kartezyen varsayımları yırtıp atıyorlar. İçimize, yani beden dediğimiz bütüne ait şeyler dışarı atıldıkları an İğrenç oluyorlar. Vücut salgıları, kafamızdan kopup banyo giderinde yumaklaşan saçlar İğrenç. Kestiğimiz tırnaklarımız, vücudumuzdan ayrıldıkları an İğrençleşiyorlar. Bizi hayatta tutan bedensel fonksiyonları gayet tabii yadsıyabiliriz, ama dışarı çıkıp görünür hale geldikleri zaman, bu İğrençtir. İğrenç olan şey bizi, dil ve kültür üzerine kurulu olguları anlamlandırdığımız yerden çekip, düzen ve içkin bir anlamın olmadığı gerçekliğe sürükler. Tıp okuyan bir arkadaşım bir gün bana “her şeyin bir şekilde yolunda gideceğini varsayıyoruz ama en ufak patojenlerden, bir haşerenin ısırığından veya bozuk bir besinden kapılabilecek ölümcül hastalıkları göz önünde bulundurursak bana işlerin yolunda gitmeme olasılığını çok daha büyük gibi geliyor” mealinde bir şeyler demişti. Sonraki üç gün yastığımda yürüyen, gözüme bile görünmeyen maytları, cildimde gezindiklerini, porlarıma girdiklerini düşünmüştüm. Abject biraz da bu işte…

 

 

Cronenberg’e geldiğimizde ise Brecken denen çocuğun -annesinin hitabıyla yaratığın- ağzından dökülen yoğun beyaz salya, The Fly’da yavaş yavaş sineğe evrilen bilim adamının cildini delerek çıkan uzuvlar, Scanners’da yavaş çekimde karpuz gibi patlayan kafalar, Crash’te araba kazası fetişi geliştiren ve engelli kalan bedenlerin cinselliği, eXistenZ’de dedektörden geçebilmesi için kemik, diş ve diğer organik materyallerden yapılan silah, kıkırdak dokuyu ve benzeri organik formları andıran teknolojik kumandalar ve Crimes of the Future’daki antropomorfik mobilyalar… Hepsi, kelimenin tam anlamıyla İğrenç. Çünkü bedenimizin içiyle dışı arasındaki sınırları bulandırıyorlar, ya da bize gözümüzü kaçırdığımız kırılgan gerçekliğimizi hatırlatıyorlar.

 

 

VÜCUT, HAKİKATTİR.

 

Filmde Saul ve Caprice provokatif performanslarını sergilerken arkalarındaki ekranlarda bu motto yazıyor. ”Vücut, hakikattir”: tabiatı gereği sınırlayıcıdır, bu da bertaraf edilmesi arzusunun temelini oluşturur. Bilinci sibernetik bir organizmaya yükleyip insan vücudunun sınırlarını aşmak, bilim kurgunun -ve transhümanist düşüncenin- kalbinde yatar. Bu filmi çektiği noktada, Cronenberg de kendini biyonik bir canlı olarak tanımlıyor, çünkü kulağında işitme cihazı denen minik bilgisayarlar, gözlerinde de plastik lensler var. Katarakt ameliyatının ve işitme cihazının yaşadığı gerçekliği ne denli değiştirdiğini deneyimleyen yönetmen, dünyaya artık 50 yıldır film çevirdiği gözlerle değil, başka gözlerle baktığını söylüyor. Bir şeyler kesinlikle değişmiş gibi duruyor; şimdiye dek çektiği body horror filmlerinin neredeyse tümünde insanların kibir ve hırslarından doğan başkalaşma veya bedenin sınırlarını aşma girişimleri ibretlik sonlarla cezalandırılırdı. Müstakbel Suçlar’da ise dünyanın geldiği, ya da bizim elimizle getirildiği vaziyette yaşama devam edeceksek başkalaşıma müsade eğmenin tek çaremiz olabileceği ihtimali vurgulanıyor. Buradaki başkalaşım tabiata meydan okumanın değil, karşısında boyun eğmenin başkalaşımı olarak önceki filmlerinden ayrılıyor, ve bir bağlamda mazur görülüyor. Yönetmen önceki filmlerini andıran estetik ve tematik devamlılıklar sunsa da, nihayetinde farklı bir perspektif getiriyor. Cronenberg’in iğrenç filmi Müstakbel Suçları’ı MUBI‘de izleyebilirsiniz. 

yazıyı oku

BLACK COUNTRY, NEW ROAD İLE KISA KISA

Röportaj: İdil Meşe 

Son yılların hızlı yükseliş gösteren İngiliz alternatif rock gruplarından Black Country New Road, 21 Ağustos’ta, IKSV’nin 50. yıl kutlama konserleri kapsamında, Nick Cave and the Bad Seeds’in ön grubu olarak Parkorman’da sahne alacak. Performansları öncesinde, grubun bateristi Charlie Wayne sorularımızı cevapladı.

 

Grup olarak yaşadığınız en büyük zorluk neydi ve nasıl üstesinden geldiniz?

Cambridge’deyken, biraz daha genç olduğumuz zamanlarda, Cambridge Üniversitesi öğrencileri tarafından, şehirde hiçbir üniversiteye gitmeyen kişilere karşı düzenlenen bir yarışma vardı. Karakter ve zeka testi gibi bir şeydi. Yarış, özünde (üniversite öğrencilerinden oluşan bir takıma karşı) kimin yapboz oyununu daha hızlı tamamlayacağını görmek üzerineydi. 1000 parçalı, Jurassic Park temalı bir puzzle’dı. Takım olarak çalıştık ve kişisel yeteneklerimizi olabildiğince hızlı bir şekilde ortak çabaya dönüştürdük. Dört saatlik zorlu ve beyin yakıcı çalışmanın sonunda öğrencileri yendik. Bu, hayatımızın en gurur verici anlarından birisiydi.

 

Müzik yapmadığınız zamanlarda grup olarak neler yapıyorsunuz?

Çoğunlukla takılıyoruz ve rahatlıyoruz. Bazen birbirimizle oyunlar oynuyor ya da pub’a gittiğimiz ve komik, ilginç şeyler gördüğümüz zamanlardan birbirimize hikayeler anlatıyoruz.

 

 

 

Radarınızda size ilham veren yeni nesilden sanatçılar var mı? Belki de Türkiye’den sevdiğiniz gruplar?

Hepimizin, ayrı ayrı dinlediği çok fazla ilgi çekici ve eğlenceli yeni müzikler var. Bu yılın özellikle ortak beğendiklerimizden öne çıkan Horsegirl grubunun çıkış albümü oldu. Yakında umarım onlarla da birkaç şovda beraber çalacağız, ki bunun çok eğlenceli olacağını düşünüyorum. Yeni bir grup değil ancak son çıkan albümleri Soul Glo’yu gerçekten beğendim. Sahiden deli işi ve heyecan verici bir müzik. Türk müziği içinse, korkarım ki utanç verici bir şekilde az bilgiye sahibim. Ancak Duman’ı beğeniyorum. Geldiğimizde dinleyebileceğim bolca öneri toplamayı umuyorum!

 

Black Country New Road tarafında yakın gelecekte olacaklardan ipucu verebilir misiniz?

Bizim için çok yoğun bir yaz oluyor, ki bunun için minnettarız, bu sebeple gelecekte neler olacağına dair çok düşünme fırsatımız olmadı. Yine de kısa bir dinlenmeden sonra ellerimizi başımızın arasına alıp gelecek sene için yeni parçalar yazmaya başlayacağımızı düşünüyorum.

 

Türkiye’deki konserinizden beklentiniz nedir ve Türkiye’deki hayranlarınıza mesajınız var mı?

Türkiye’ye gelmek hem grup hem de bireysel olarak hepimiz için inanılmaz uzun süredir hayalini kurduğumuz bir olaydı. Buraya gelme ve burada çalma fırsatımız olduğu için inanılmaz şanslıyız. Türkiye’deki dinleyicilerimize destekleri için teşekkür etmek isteriz. Olabildiğince çok dinleyicimizle tanışmayı dört gözle bekliyoruz ve yakında, Türkiye’de kendi bağımsız konserimizi de vermeyi umuyoruz.

 

yazıyı oku

BOZCAADA CAZ FESTİVALİ İLE CAZ'IN İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜ

26-27-28 Ağustos tarihlerinde gerçekleşecek olan Bozcaada Caz Festivali, bu yıl da ‘şifa’ temasıyla konuklarına kapılarını açacak. Uluslararası ve yerel müzik seçkisi ve KEŞİF başlıklı Bozcaada’nın dört bir yanına dağılan panel, atölye, tadım, yürüyüş, sofra ve benzeri etkinlikleriyle festival, ziyaretçilerine oldukça zengin ve dolu bir program sunuyor. Müziğin, adanın, birlikteliğin, festivallerin ve yeni dostluklar kurulan sofraların sağaltıcı ve yenileyici gücü ekseninde şekillenen festival, iklim krizi, toplumsal cinsiyet eşitliği ve erişilebilirlik gibi temaları da odak noktası haline getiriyor. Festivalin Bozcaada ruhunu yansıtan afiş tasarımları ise Ecem Yüksel’e ait. 

Adanın yerel ve kültürel tarihi, gastronomi, girişimcilik, sanat ve iyi olma hali dahil olmak üzere farklı ilgi alanlarına hitap eden KEŞİF programının açılışı Emre Erbirer kürasyonunda Güncel Meseleler, Yeni Olasılıklar başlığıyla bir araya gelen Bir Adanın Ses Anatomisi, Müzik Alanında Kızkardeşlik, Ege’de Neler Oluyor? , Erişebiliyor muyuz?, ve Tadın Peşinde, Hazzın İzinde etkinlikleriyle gerçekleşecek. 32. Akbank Caz Festivali Yıl Boyu Caz: Yeni Medya Çağında Görsel ve İşitsel Deneyimler adlı panelde yeni albümünün lansmanını calling’de gerçekleştirdiğimiz Barış Demirel, geçen sene Akbank Caz Festivali’nde birlikte sahne aldığı görsel sanatçı /da ile Gözde Sivişoğlu moderatörlüğünde bir panel gerçekleştirecek, kaçırmayın deriz.

50’yi aşkın etkinliğin yer aldığı KEŞİF programı sabah sekizden akşam sekize adanın dört bir yanındaki farklı mekanlarda yer alacak, dışarıdan ziyaretçilere de açık olan etkinliklere kayıt olarak veya bilet alarak katılım sağlanabilecek. 

Konserler ise Bozcaada’nın göz bebeği Ayazma Manastırı’nda gerçekleşecek. İsmini Yunancada “kutsal su” anlamını taşıyan Hagiasma kelimesinden alan Ayazma’nın, Bizans’tan bu yana ada mitolojisinde şifanın kaynağı olarak biliniyor olması ise şifa temasının spiritüel yanını bize hatırlatır nitelikte. Gündelik hayatın telaşlarından kendinizi adanın zamansızlığına bırakmak, biraz yüzmek, bağlarda yürümek, dostlarla birer kadeh şarap içmek şüphesiz ki şifa. Üretkenlik dediğimiz deliliğin ortasında oturup dinlenmenin dahi radikal olduğu zamanlardayız ki, kafamızı dinleyeceğimizde “şifam olsun” deriz, kafa tutarcasına. Şifadır dinlenmek, keyif çatmak için bir süreliğine uzaklara gitmek. Öyle ki sosyolojinin kurucularından Durkheim, festivali toplumsal kohezyonu ve dayanışmayı pekiştiren, köklendirici ve sağaltıcı bir deneyim olarak tanımlar. Caz ise, festivalin odağına aldığı bu toplumsal iyileşme temasını tarihinde taşıyan bir müzik. Afro kültüründen ana akım başarıya yükselen ve beyazların da benimsediği ilk kültürel üretimlerden biri olarak siyah-beyaz ayrılığında da bir kırılma yaratan Caz, ırk gözetmeksizin sanatçıların beraber sahne almasına vesile olmakla beraber müzikal harmoniden toplumsal harmoni ve eşitliğe de açılan ilk kapılardan biri. Bu yıl 6.sı düzenlenen Bozcaada Caz Festivali ise sevdiğimiz isimleri şahane bir müzikal seçkide toplamış.

Fransa, İsrail, Avusturya, Hollanda’dan ruhumuzu beslemeye gelen sanatçılara yerli sanatçılarımız Almagest Quintet, Hüsnü Şenlendirici, Yeni Türkü, Çağrı Sertel ile Alp Ersönmez’in yeni projesi İKİ eşlik edecek. Volkan Öktem ve Guillaume Peret kendilerine özgü tarzlarını füzyonladıkları eksperimental bir performans sunacaklar. Konserlerin ardından gecenin sonuna kadar devam eden DJ setleri ise Fahranoise&Fecese, Harun İzer, Man With a Plan ve Sheb gerçekleştirecek.

Kokteyl ve viskiye dair workshoplar, pop-up etkinlikler dahil çeşit çeşit etkinlik içeren KEŞİF programına bozcaadacazfestivali.com/kesif adresinden ulaşabilir, KEŞİF Programı seçkisinde yer alan tüm ücretsiz etkinliklerin yanı sıra biletli gerçekleşecek etkinlik ve konser biletlerini Passo’dan alabilirsiniz. Festival hakkındaki duyurular için ise bozcaadacazfestivali.com adresi ve sosyal medya hesaplarını takip edilebilirsiniz.

Bozcaada yolcularına minik tüyolar:

Deniz ve kekik kokusunun birbirine karıştığı tatlı rüzgarlar eşliğinde Sulubahçe’den yukarı kıvrıla kıvrıla giden eski yolu yürüyün.

Festival bağlarda biriken tombul üzümlerin hasat edildiği bağbozumu dönemine denk geliyor. Bağ turuyla veya münferit şekilde kendinizi bağlara atın deriz. Gitmişken şarap fabrikalarını ziyaret edip yerel üreticilerin ada üzümlerinden yaptığı şaraplardan da alabilirsiniz.

Ayana veya Sulubahçe’nin cam gibi berrak koylarından kendinizi denizin serin sularına bırakın.

Yalova Restaurant’ta deniz mahsülü yiyin.

yazıyı oku

PAZAR, SHUK, ŞAKŞUKA: İSTANBUL'DAN TEL AVİV'E BİR PAZAR HİKAYESİ

Fotoğraf: Italo Rondinella

Röportaj: Mina Aslan 

Kültürel antropolog Kornelia Binicewicz ve belgesel fotoğrafçısı Italo Rondinella, pazarlara olan aşklarını bir kitapta derlemişler. Kornelia’nın yazdığı metine eşlik eden röportajlar, Tel Aviv ve İstanbul pazarlarından fotoğraflar ve iki kültürden de tariflerle birlikte ortaya epey enteresan bir eser çıkmış. Italo ve Kornelia ile yeni çıkan kitapları “Pazar//Shuk” hakkında sohbet ettik.

 

Selam, sizleri görmek çok güzel. Oldukça enteresan bir konsept ve format olmuş. Pazarlar çoğumuzun varlığını kanıksadığı ve üzerine çok da kafa yormadığı yerler. Bu tema nasıl ortaya çıktı?

Kornelia: Epey uzun zamandır İstanbul’da yaşıyorum, Italo da öyle ve burada geçirdiğimiz yıllar boyunca ikimiz de pazara gitmekten büyük keyif aldık. Pazarlar hem iyi vakit geçirmek hem de kültürü tanımak için ideal yerler. İlk çıkmaya başladığımızda pazarlarda buluşurduk ve bu mekanlara derin bir ilgimiz vardı. Ve shuk… Çünkü İstanbul’a taşınmadan önce Tel Aviv’de çok zaman geçirdim. Dünyada en sevdiğim yerlerden biriydi ve kültürüne de çok yakın hissediyordum. Yemek kültürü ve çeşitliliğine… Dolayısıyla shuk‘lar benim için oldukça ilgi çekiciydi. Ardından Italo’yla birlikte burada yaşamaya başladığımızda İsrail Konsolosluğundan Elazar’la konuştuk. Ona insanları bir araya getirmek için ortak bir amacımız varsa haydi marketleri anlatalım dedik. Çünkü söylediğin gibi; bu marketler varlar, fakat o kadar kanıksanmışlar ki gözden kaçıyorlar. Bu pazar alanlarındaki değişimin, market yapısındaki dinamiğin hikayesini anlatmak istedik. Elazar, “Evet, evet. Bu çok iyi bir fikir” dedi. Hikayenin kalanını Italo’ya sormalısın çünkü ben kültür antropoloğu, araştırmacı ve bir hikaye anlatıcısıyım. Fakat Italo’nun fotoğrafçılığı olmasa, bu kitap ortaya çıkmazdı.

 

 

Kesinlikle, kitabın epey tutarlı bir fotografik tonu var. İkinci sorum da biraz bununla ilgiliydi aslında. Hikayeye eşlik eden fotoğraflar için önceden belirlenmiş bir ton veya vizyon var mıydı yoksa her şey spontane mi gelişti? Tutarlı oldukları gibi oldukça sade ve içten duruyorlar. Aynı şekilde bu görsel tutarlılık kitabı karıştırdıkça iki şehrin birbirine geçmesine de vesile oluyor. Tel Aviv’deki markette laffa yapan teyze mesela, İstanbul’da karşılaşabileceğimiz bir gözlemeci teyzeye benziyor.

Italo: Kornelia’nın söylediklerine bir iki şey ekleyip soruna döneceğim. Aslında olay marketlere entellektüel bir ilgi beslemeye başlamamızdan önce başladı. Çünkü pazara gitmek bizim rutinimizin bir parçasıydı. Pazarları hala hayatımın çok önemli bir parçası olarak görüyorum. Hatta Tarlabaşı’ndaki pazarın sokağında oturuyorum. Fotoğraflara gelecek olursak; işin İstanbul ayağı daha kolaydı çünkü Kornelia’nın da dediği gibi uzun zamandır burada yaşıyorum ve yakalamak istediğim şeye dair görsel bir fikrim vardı. Tel Aviv kadar zorlayıcı değildi, fakat diğer yandan çok yakından tanıdığın bir şeyi fotoğraflamanın da kendi zorlukları var. Tekrara düşmek istemedim, çünkü pazarlarda bulacağın atmosfer aşağı yukarı aynıdır. Bu kadar sürekli ve aynı bir ortama bir hikaye anlatıcılığı öğesi katmak da zor olabiliyor. Fakat İstanbul’a gelince yapabileceğimin en iyisini yaptığımı düşünüyorum. Tel Aviv hikayesi biraz farklı, Kornelia İsrail’e aşina olsa da ben hiç değildim. Bu benim ilk ziyaretimdi ve proje aşağı yukarı 10 gün sürdü. Ne bekleyebileceğim ve yaratabileceğime dair bir fikrim yoktu doğrusu, ülkeye bile çok yabancıydım. Bu noktada yapımcımız Elazar’ın insanlarla tanışmamızda çok yardımı oldu. Şimdiye kadar yaptığım işlerden farklıydı ve İstanbul’a dair bilgi birikimim Tel Aviv’le denkleşmediği için ve Tel Aviv’de epey kısa vaktimiz olduğu için içimde iki bölümün uyuşmayacağına dair bir endişe de vardı tabii. Post prodüksiyonda da elimdeki fotoğrafları oldukça homojenize etmeye çalıştım. Ve sonuç elindeki kitap oldu.

 

Kitapta gastronomlarla sohbetler edip birkaç tarif de derlemişsiniz. Bu tarifler arasında rutininize kattığınız, kendinizi sık sık yaparken bulduğunuz bir tarif var mı?

Kornelia: Tarifler aslında yemek yapmayı seven insanları teşvik etmek için oradalar. Bu kitap bir tarif kitabından ziyade yemek kültürüne, tarihe, şehirlere ilgi duyan insanlara bir davetiye olarak tasarlandı. Tarifler, okurlara pazarların onlar yemek yapsın diye kurulduğunu hatırlatmak için orada.  Dolayısıyla sadece birkaç tane seçtik ve hepsi birbirlerinden oldukça farklılar. Mesela ilk tarif ıspıt otu içeriyor ve bu pek bilinmeyen bir sebze, ya da kök. Çoğunluğun tanımadığı, tüketmediği bir şey. Ancak kitapta görüyorsunuz ki belli başlı bölgelerin pazarlarına giderseniz daha endemik ve nadir meyve sebzelerle karşılaşabiliyorsunuz. Musa Dağdeviren, Türk mutfağı konusunda bir dâhi ve onları çok güzel bir şekilde pişiriyor. Bu bağlamda bize çok iyi bir rehber oldu. Fakat bu istesek dahi günlük favori yemeğimiz olamaz, çünkü ıspıt sadece şubat sonundan nisana kadar yetişiyor. Bazı tarifler var ki hazırlaması çok kolay, mesela menemen ve şakşuka. Birlikte sunulmaları da tesadüf değil. Bakıp, “Vay be! Aslında aynı yemek.” diyebilin diye oradalar. Bu kitabın bir amacı da insanları bir araya getiren tarifleri ortaya koyup yemeğe “sahip” olmadığımızı anlatmak. Aslında yemek sana, senin ona sahip olduğundan daha sahip. Menemen, yani domatesli sosta pişen yumurta, insanları bir araya getiren bir şey. Bir topluluk buna “menemen” öbürü “şakşuka” diyor. Aralarında pişirme biçimi veya kullanılan baharatlara dair farklar var tabii, ama ruh aynı. İsrail’de Şakşuka ustası Dr. Shakshuka’dan alıp kitaba koyduğumuz tarif çok basit. Birçok kez beraber test ettik, başka insanlara denettik ve gerçekten her seferinde iyi sonuç verdiğini gördük. Dolayısyla günlük rutine üye bir tarif arıyorsak bunu aday gösterebilirim, Türkler için. İsraillilere de menemen önerirdim. Menemen tarifimiz Menemenci Hamido’dan ve Dr. Shakshuka’ya kıyasla oldukça utangaç, gözlerden uzak bir insan. Dr. Shakshuka bir televizyon yıldızı, Hamido ise çok küçük şatafatsız bir dükkan işletiyor. Kimse bilmiyor ama şehirdeki en iyi menemeni Hamido yapıyor.

 

Evet, menemen Türk kahvaltılarının demirbaşı sayılır. Aynı malzemelerin farklı yorumlanışı da aklıma konuştuğunuz gastronomlar ve şefler diğer ülkenin pazarından malzemeleri nasıl değerlendirirdi sorusunu getirdi. Musa Dağdeviren mesela, kendini tamamiyle mesleğine adamış biri. Çok kısa süreliğine pazara çıkan, mevsimlik, çoğumuzun tanımadığı malzemelerle çalışıyor.  İsrail’de yetişen ve ülkemize egzotik kaçacak ürünlerle neler yapabilirdi acaba. Çünkü elde aynı malzemeler varken bile insanların damak lezzetinden gelen farklı eğilimleri var. Şakşukaya bakıp, “Aaa menemeni böyle pişirmeyi düşünmezdim” diyebiliyorsunuz. Derler ya “Same same, but different.” değişik ama aynı.

Kornelia: “Same same but different” bu kitap için çok yerinde bir deyiş oldu. Bu kitap farklı ülkelerde yaşadıkları için kendilerini ötekinden oldukça farklı algılayan iki topluluğu anlatıyor. Fakat yakından baktığımızda insanları bir araya getirecek çok fazla benzerlik var. Bu kitap benzerlikleri ortaya çıkartmak ve aynı zamanda farklılıklara da saygı göstermekle ilgili. Herkesin ve her şeyin benzer olduğu dümdüz bir gerçeklik istemiyoruz. İnsanlar arasındaki farklılıkları kutlamak, benliklerine saygı göstermektir. Kendi ötekilikleri ve sıra dışılıklarıyla. Fotoğraflarda da, laffa satan kadın ve gözlemeci kadın aynı ailedenlermiş gibi duruyorlar, farklılıklarıyla. Buna saygı duymalıyız. Her pazarcının kendi hikayesi var, ve bize bir şey sunuyorlar. Italo, biraz senin buna değinmeni isterim. Çünkü benim kitabı yazarken oluşturduğum bir anlatı var, okurlarımın benim fikirlerime katılmasını istiyorum. Fakat Italo karşılaştığımız insanların hikayelerini ve arkaplanlarını yakalamaya çalışıyordu.

Italo: Ben belgesel fotoğrafçılığı arkaplanından geliyorum. Normalde toplumsal problemler üzerine foto muhabirlik yapıyorum. Burada yapmaya çalıştığım şey, fotoğraflamaya çalıştığım öznelerin toplumsal gerçekliğini anlamaktı. İstanbul, söylediğim gibi, bu bakımdan daha kolaydı. Mesela bahsettiğiniz laffa satan kadını çekmek veya o gerçekliğe girmek için fazla vaktim olmadı. Bu kısıtlar dahilinde daha derin bir şeyler gösterebilmek bir mucize olurdu. İşimin en enteresan kısmını fotoğrafın ardında olan biteni anlamak, toplumsal gerçeklikleri, ortaklıkları ve farkları göz önüne çıkartmak.

 

 

Sanırım favorilerimden biri pazar muşambasının yelkeni andıran fotoğrafına eşlik eden “modern kentin yelkencileri” analojisiydi…

Kornelia: Bugün bize bunu söyleyen ikinci kişisin! Instagram’dan biri de bugün bana “Bu şahane bir fikir!” diye mesaj attı.

Italo: Aslında en başında tüm projeyi bu “kent yelkencileri” konsepti etrafına kuracaktık. İlerledikçe evrildi ve başkalarının da katkılarıyla değişti.

 

 

Italo, bir fotoğrafçı olarak bu hissi biliyorsundur diye düşünüyorum; pazarda telefondan izlenen maç fotoğrafını görünce “keşke bu kareye denk gelmiş olsaydım da çekseydim” dedim. Tipik bir pazar karesi, ve fotoğrafçılıktaki tesadüf etmenini de öne çıkartıyor. Çünkü yaptığınız belgeselvari fotoğrafçılıkta set tasarımı ve kurguya yer yok. Gerçekliğe denk gelip onu yakalamak için elinizde kamerayla o alanlarda hazır bulunmak gerekiyor. Bu da bir titizlik ve anda oluşla mümkün. Sizi bunun için tebrik etmek isterim. Kitabın bir kopyasını Gümrah’tan ödünç aldım ve fotoğraflara tekrar tekrar göz attım.

Kornelia: Sana da kendi kopyanı hediye edeceğiz!

 

 

Kitapta “pazar” da olsa “shuk” da olsa, market yerinin ekonomik, sosyal, demografik ve politik statüko için bir barometre işlevi gördüğünü söylüyorsunuz. Bir İstanbullu olarak, en azından bizim pazarlarımız için durumun böyle olduğunu söyleyebilirim. Çocukken pazarları romantik, karnavalımsı bir yer olarak algılardım, bir performans ve hikaye anlatıcılığı elementi vardı. Pazarcı tezgaha çıkıp müşteri çekmek için esprili bir tekerleme söylerdi belki, öbürü sütyenleri kafasına geçirmiş karşı tezgahtan bağırırdı. Rengarenk tekstiller, gözleme…

Italo: Nerelisin, İstanbul mu?

Ankara’da doğup büyüdüm fakat ben daha ilkokuldayken İstanbul’a taşındık. Ankara’nın da çılgın pazarları vardı ama…

Italo: Bu bahsettiğin anı neredeydi, İstanbul’daki bir pazarı mı tasvir ediyorsun Ankara mı?

Bilmiyorum. Küçüktüm, kalabalıktan korktuğum için annemin elini tuttuğumu hatırlıyorum. Pazara gidildi mi hepimizin gözü dönerdi çünkü. Bir iki kez pazarda unutulmuşluğum var. Annemler olan bitene ve alışveriş listesine yetişmeye çalışırken beni bırakıp bir iki kilometre teptikten sonra geri gelmişler. Ben muşambalı pazar tezgahının üstünde ağlıyorum, bir pazarcı amca bağırıyor “Bu çocuk kimin?”. Ama ne yazık ki hangi pazar hatırlamıyorum. Ankara veya İstanbul olabilir. Balıkesir olabilir, yazları oraya giderdik. Dediğim gibi, pazar neşeli bir deneyim olarak kalmış kafamda. Liranın günbegün düşen alım gücü ve yükselişteki fiyatlar karşısında aynısını söylemek pek mümkün değil artık. Eve ekmek götürme endişesi pazarcının da müşterinin de üzerinde bir kara bulut gibi geziyor. Böyle zamanlarda enflasyon veya anksiyete gibi soyut konseptler insanların suratında somutlaşıyor adeta. Bir İsrail shuk’unda somutlaşan şey nedir?

Kornelia: Ekonomi pazarların ve shuk’ların gerçekliğinde çok önemli bir yer kaplıyor. Konuştuğumuz romantik ve kültürel boyutu ve buluşma yerleri olarak önemleri bir kenara, pazar özünde temel ihtiyaçlarımızı temin etmek için gittiğimiz bir yer. Dolayısıyla ekonominin durumu ve para biriminin performansının öne çıktığı bir yer. Şu sıralar pazara gittiğimizde kulağımıza çalınan tek şey “Pahalı, pahalı, çok pahalı!”. Herkes fiyatlara kilitlenmiş durumda, pazardaki atmosferi de etkiliyor tabii. Demin Heybeliada pazarından döndüm. Bahsettiğimiz neşeli ortam ne yazık ki artık eskisi gibi değil. Her şeye rağmen hala büyülü mekanlar. Tüm pazarlar ekonominin bir temsili. İsrail’de shuklar… Öncelikle İsrail toplumu çok daha varlıklı. Ekonomi çok daha iyi durumda, ve bunun yansımasını shuk’un insanlara ifade ettiği şeyde görebiliyoruz. İnsanlar alım güçlerine göre farklı marketlere gidiyorlar. Mesela üst sınıf Aşkenazi, Batı Avrupa kökenli bir yahudiyseniz HaNamal isimli yeni bir shuk’a gidiyorsunuz. Her şey en üst kalite, en en iyisi. Ve her şey inanılmaz pahalı. Bir yandan da özgürlüğün, boş vakte sahip olmanın kutlandığını görüyorsunuz. Sherry Ansky ile bu konuda sohbet ettik. Kendisi kitapta da geçen bir karakter. İsrail’de çok tanınan bir gazeteci yazar, aynı zamanda bu şık marketlerden birinde ringa balığı standını işletiyor. Marketlere bayıldığını, onun için pazardayken zamanın durduğunu söylüyor. Bu, “Şu salatalık kaç liradır ki?” diye düşünmek zorunda olmayan birinin söyleyebileceği bir şey. Pazarlar gerçekten maddi gerçekliğimizi yansıtıyor. İsrail’deki shuk’ların çoğu orta sınıf vatandaşlara hitap edecek şekilde tasarlanmış. Daha yoksul vatandaşlara hitap eden sadece bir shuk var, kitapta da geçiyor: HaTikva Market. Diğer pazarların neredeyse hepsi çok daha fazla kazanan ve harcayan insanlar için. Ve bu marketlerde epey neşeli bir atmosfer oluyor.

 

 

Italo: Bir diğer istisna da Filipinler marketi. Yine daha yoksul denebilecek bir bölgede kuruluyor. Dünyanın dört bir yanından gelen göçmenlerin yaşadığı bir mahalle. Doğu Avrupalılar, Afrikalılar, Çinliler…

 

Ve Tarlabaşı ve Sulukule’deki gibi, “soylulaştırma” adı altında gerçekleşen kentsel dönüşümden en çok etkilenen ve en savunmasız topluluklar da bu gruplar. Ülkelerinden finansal güçlük çeken ailelerine para yollayabilmek için gelen birçok göçmen olduğundan bahsediyorsunuz. Kitaba eşlik eden bir alt anlatı da şehirlerin neoliberal politikalar altındaki değişimi ve dönüşümü sanki. Politik görüşlerimden olsa gerek, okurken hem pazarcının hem tüketicinin nasıl harcandığını düşünmeden edemedim. Türkiye’deki pazarcının günümüzdeki açmazına bakalım mesela, kendi soğuk zincir sevkiyat sistemlerine sahip büyük süpermarket zincirleriyle yarışmak durumundalar. Fakat pazarcı hasatı tazeyken pazara ulaştırmak için yolun her durağında başka bir aracıya ödeme yapmak zorunda. Bu da onlar için fiyatları uygun ve ulaşılabilir tutmayı imkansız kılıyor. Aynı şekilde bahsettiğiniz şık, orta sınıf pazarların gelip daha eski usül pazarları yerinden etmesi de söz konusu. Tüm bu tartışmalar da dönüşümsel bir süreçte olunduğunu ve pazarların geleceğinin belirsizliğini de gözler önüne seriyor.

Kornelia: Çok iyi bir gözlem, kesinlikle katılıyorum. Marketler insanların değişimini gösteriyor. Soylulaştırma ve kentsel dönüşüm ise bir bakıma kaçınılmaz. Bir bakıma da çok önemliler çünkü bir ucundan tutulmazsa o mekanlar ihmalden dökülüp gidecekler. Problem başka bir yerde başlıyor aslında. İki muhtemel yol gösteriyoruz. İstanbul hala tamamen olmasa da geleneksel kalabilmiş bir pazar kültürüne sahip, İsrail ise bunu değiştirip büyük para ve büyük keyfi hedefliyor. Biz ise bunun bir orta yolunun bulunabileceğini savunuyoruz. Bu orta yol, kökenlerini ve mahallede yaşayanları yansıtan bir yol olmalı. Orada yaşayanlara özen göstermek istiyorsak Tarlabaşı’nı onlar için geliştirmek zorundayız. Çünkü muhit kötü durumda, yatırıma ihtiyaç duyuyor. Ama alıp da şık şıkırdım bir yere dönüştürülmemeli. Çünkü bunlar oraya ait insanları elimine eden süreçler. Benim mesajım bu. Arada bir yol var, buradan bir ders çıkaralım ve insanlar, mekanlar ve bağlam üzerine düşünelim. Cevap incelediğimiz bölgenin sosyal, politik, ekonomik ve demografik unsurlarında yatıyor. Söylediklerine katılmakla birlikte üçüncü bir yolun olduğuna inanıyorum.

 

Katılıyorum. Çözüm, araçları ve yatırımı oradaki insanlara hizmet etmek için kullanmak.

Kornelia: Kapitalizmden ziyade hayatımızda daha fazla sosyalizme ihtiyacımız var.

Italo: Diğer yandan Tarlabaşı’nda yaşadığım için eklemek isterim. Bu “soylulaştırma” projesinin bu mücadeleyi kazanabileceğini düşünmüyorum, Tarlabaşı’nda da Balat’ta da. Daha küçük yerleri dönüştürebilirler ama bu alanlarda popülasyon çok yüksek. Buradaki yerleşim daha kuvvetli. Tarlabaşı’nın ön cephesine Taksim 360 projesini yaptılar. Proje bariz bir başarısızlık örneği. Kimse orayı kiralamıyor, orada yaşamıyor. Ve pazarımız hala burada. Bu tabii ki bu yapılan yıkımı geri almıyor… Her şeye rağmen Kornelia’nın bahsettiği üçüncü yola dair umutluyum.

Kornelia: O zamana kadar -çünkü benimki zaman alacak bir yaklaşım- iyiye doğru değişimin yolu bu süreçlere katılım göstermekten geçiyor. O pazarlara gidin ve yerel ekonomilerini destekleyin, orada yaşayan insanlarla tanışın. Kasımpaşa’ya gidin. Samatya Fatih’te ve çoğu insan bunu dahi bilmiyor. Oraya gidiyorsunuz ve çok misafirperver, açık görüşlü insanlarla karşılaşıyorsunuz. Oraya aşık olmuştuk mesela, değil mi Italo?

Italo: Kesinlikle. Türkiye’de yaşayanları pazarlar kültürünün zenginliği tanımaya davet ediyorum. Ülkem İtalya’daki pazarlara dair de anılarım var mesela, fakat oradaki pazar kültürü tamamen kayboldu. İstanbul’dakiler ise hala tamamen otantik. Bu kaybedilmemesi gereken bir hazine. Tel Aviv iyi bir kıyas çünkü oradaki tamamen farklı bir gerçeklik. Pazarları Türkiye’dekilerden ziyade Avrupa’daki pazarlara benziyor. Çok iyi kalitedeler fakat alt sınıflara hitap etmiyorlar. Lüks mekanlar. Samatya bu bağlamda bir hazine, Tarlabaşı da öyle. İstanbul pazarlarının çok özgün bir varoluş şekli var. Sadece alışveriş değil ama buluşma yeri ve gerçekliğe açılan bir lens olarak.

 

 

Kapanışa yaklaşırken son bir şey eklemek istiyorum, konuya yaklaşımınızı kolonyalizme karşı olarak tanımlıyorsunuz ve az önce bahsettiğimiz gibi kentsel dönüşüm, bunun yarattığı yersizleştirme mevzularına kitapta epey yer veriyorsunuz. Fakat İsrail bağlamında yersizleştirme kentsel dönüşümü aşıyor. Aynı zamanda yerinden edilen ve geri dönme hakları İsrail tarafından tanınmayan Filistinliler var. Kitabınızın teşvikiyle kültür ve yemek etrafında birleşmiş bir dünyadan bahsedeceksek eğer, o bölgenin yerlilerinin de kültürleriyle beraber orada varlıklarını sürdürebilmeleri gerekiyor.

Kornelia: Ve katılım gösterebilmeleri.

 

Evet, bir kapanış fikri olarak bunu paylaşmak istedim. Oldukça enteresan bir kitaptı, katıldığınız için ikinize de teşekkür ederim. Bir şey eklemek ister misiniz?

Kornelia: Bunu eklemiş olman çok güzel. Eğer bir bölgenin kültürüne dalmak istiyorsak tarihin ve şimdinin bağlamını tanımak zorundayız. Bu sürekli bir devridaim halinde. Şu an gördüğümüz şey tarihte olan şeylerin izdüşümü. Filistinliler-İsrailliler mevzusunu politik olarak inceleyebiliriz, aynı şekilde Türkiye’deki Yunanlar ve Ermeniler hakkında konuşabiliriz. Tarihin ve gerçekliğimizin çok katmanlılığını tanımak zorundayız. Yerlerinden edilmiş insanlara kulak vermezsek duyulmazlar. Bu hikayeleri dile getirecek insanlara, bu insanları dinlemeye ihtiyacımız var.

 

Vaktinizi ayırıp sorularımı yanıtladığınız ve kitabı tanıttığınız için tekrar teşekkürler. Daha evvel söylediğim gibi, karıştırması epey keyifli bir kitaptı.

Kornelia: Bu arada, proje sadece bir kitaptan ibaret değil, aynı zamanda bir web sitemiz var. Fotoğraflar, sesler ve hikayelerden oluşuyor. Pazarların seslerini de kaydedip bir soundscape oluşturduk, ses ve görüntü bir araya gelince daha derin bir deneyim oluyor. Gidemeyenler için ses aracılığıyla pazarın akustik deneyimini sunuyoruz. Projenin bu uzantısını da ilgililer için eklemek istedim.

 

Bahsetmeyi unuttum, evet! Geçen gece uyumadan önce ben de dinledim ses haritasını. Merak edenler siteye https://www.pazarshuk.com adresinden ulaşabilirler. Görüşmek üzere!

Kornelia & Italo: Görüşürüz!

yazıyı oku

ELAZIĞ: BİR BAĞ BOZUMU HİKAYESİ

Fotoğraf: Can Görkem

Yazı: Deniz Tuncer

 

21 Eylül- 1 Ekim arasında her gün gözümüzü güneşli diyarlara açtık, Elazığ’da bağ bozumundaydık. Doğu Anadolu, Ermenistan, Gürcistan ve Mezopotamya şarabın anavatanı olarak kabul edildiğinden bir nevi şarabın doğduğu topraklardaydık. Bu iki haftada 8 farklı grupla 200’ün üzerinde kişiyi ağırladık, aşina olunan şarap rotalarının dışında gibi görünen Elazığ’da hep birlikte büyülendik. Yeniyi tanıdık, tanıdığı yeni yapmak mottosuyla çıktığımız bu yolda neden büyülendiğimizi anlatmaya geldik.

 

Türkiye’nin en eski şarap fabrikalarından birine ev sahipliği yapmasının yanı sıra Elazığ iyi bildiğimiz ve de çok sevdiğimiz bir üzümü olan Öküzgözü ile meşhur. Elazığ’ın meşhur üç bordosundan biri Öküzgözü (diğerleri mermeri ve vişnesi). Buğulu yapısı ve gerçekten de bir öküzün gözüne benzeyen formu ile Öküzgözü’nün yanı sıra bir o kadar meşhur Boğazkere üzümü de Elazığ’ın coğrafi işaret olarak tescillenmiş ürünü. Coğrafi işaret kulağa fazlasıyla teknik ve belki sıkıcı geliyor olabilir ancak bu yörelerdeki ürünlerin tanıtımını, hak ettikleri değeri görmelerini sağlamak ve en önemlisi de üretim standartlarını yükselterek koruma altına almak için son derece önemli. Size hikayesini anlatmaya geldiğimiz bağın en önemli meselesi de bu. Şarabın doğduğu topraklarda her gün daha iyi şarap üretilmesini sağlayabilmek için üzümü korumak ve gelişmesini sağlamak. Şarap dünyasında en iyi şarap gelecek yılın şarabıdır denirmiş, her üreticinin amacı bağındaki üzümü her sene daha iyi hale getirebilmek. Deneyimimiz boyunca her sabah kahvaltı yaptığımız bu bağın adı Alpagut. Güneşli diyarlar deyişimiz de bağın adından geliyor. Alpagut kelimesi etimolojik köken olarak güneşli yer anlamına gelen Arp’avud kelimelerinden dönüşmüş.  250 dönümlük bu arazide yalnızca Öküzgözü ve Boğazkere üzümleri yetiştiriliyor.

 

 

Bu yakıcı güneşin altında bağların ortasında yaptığımız kahvaltıyı emekli bir öğretmen olan Burhan Hoca ve ekibi hazırlıyor. Elazığ’a özgü lezzetleri midemize indirirken de şarap üretim müdürü Murat Üner’den bağın hikayesini dinliyoruz. Biz köpüklü şaraplarımızı yudumlarken bağ bozumu boyunca bağdan asla ayıramadığımız Daniel O’Donnell’ın dolaşarak tek tek üzümleri kontrol edişine tanık oluyoruz. California’nın Napa Vadisi’nden Daniel uzun yıllardır bu bağın danışmanı, bu bağın yanı sıra Sting gibi ünlü birkaç kişinin daha danışmanı olduğunu da not düşelim.

Üzümün yolculuğu bağda başlıyor ama bağda bitmiyor elbette, biz de toplanan üzümlerle aynı yolu tutup soluğu fabrikada alıyoruz. Fabrikanın hikayesi de en az bağ kadar etkileyici. Osmanlı döneminde şarap ve alkollü içki üretimi çoğunlukla Gayrimüslimler tarafından yapılıyor, Müslüman halkın üretimi de tüketimi de uzun yıllar yasak. Aradan geçen yıllarda siyasi ve toplumsal olaylar nedeni ile Gayrimüslümlerin gitmesi ile bu bilgi dağarcığı da yok olmaya yüz tutuyor. Cumhuriyetin ilk zamanlarında kendi kendine yeten bir ülkeye dönüşebilmek amacıyla her alanda atılımlar yapılıyor zeytin, un, buğday, sanat vb bunlardan bir tanesi de şarap oluyor. Türk şarapçılığı ve yüksek alkollü içki üretimini geliştirmek için yurt dışından iki uzman getiriliyor Marcel Biron ve M. Bouffart. Bu dönemde Marcel Biron bütün ülkeyi gezerek üzüm olan bölgelerde şarap olabileceğini düşündüğü üzümleri işleyebilmek için 45-50 tane deneme evi kuruyor. İşte o deneme evlerinden günümüze ulaşan ve Marcel Biron’un reçeteleriyle aynı isimle şarap üretmeye devam eden fabrika Elazığ Şaraphanesi. Marcel Biron Türk şarapçılığına dair iki kitap da bırakıyor, biri Trakya ile ilgili diğeri de Elazığ ile ilgili. Bugün hala daha Elazığ ve Elazığ bağcılığı hakkında bilinen en detaylı kitap bu. Kendi elleriyle üzümlerin yapraklarını çizerek, toprağın yapısından üzümün en iyi olduğu bölgelere kadar tüm bilgileri içeren bu kitapta bugün hala daha üretimde olan ve adını Elazığ’ın Buzluk mağarasından alan şarabın reçetesine de yer vermiş. 1944’ten beri aynı reçeteye sadık kalarak üretilen bu klasik şarap  %70 Öküzgözü, %30 Boğazkere üzümlerinden oluşuyor ve bağ bozumu turunda gezdiğimiz bu fabrikada üretilmeye devam ediyor.

 

 

Biz, elbette bu kadar detaylı bilgiyi şarap ve distile içki uzmanı Ayça Budak’tan öğreniyoruz. Gezdiğimiz fabrika yalnızca bu bölgenin üzümlerini işleyen ve iki parçadan oluşan bir tesis. Öndeki müzevari bölüm 1937’de temelleri atılan deneme evinden dönüşen bölüm, bu bölümde bugün butik şarapçılık ve özel ürünler üretiliyor, arkadaki büyük tesiste ise daha yüksek volümlü ürünler üretiliyor. Üzümün sapları ayrılarak bantlardan geçerken biz de aynı rotada devam edip devasa tanklara doğru ilerliyoruz. Devasa tanklardan, romantik meşe fıçılara geçiyor 2023 yılında piyasaya çıkacak bir şarabı fıçısından tadıyoruz. Fıçıdaki şarabın olmasına daha bir hayli var, dolayısıyla asıl tadımı yapmak üzere tadım alanına geçiyoruz. Ayça’dan profesyonel tadım tekniklerini öğreniyor, tam dilimizin ucuna gelen ama ne olduğunu bir türlü kestiremediğimiz tadın ne olduğunu ondan dinleyip hah evet bu diyerek onaylıyoruz. Buraya, tattığımız 7 farklı şarabı ayrıntılarıyla yazmak bu konuda edindiğimiz deneyim ve bilgiyi aktarmak isterdik fakat bu konuda ne yazık ki 2013’te çıkan alkollü içki yasaklarına takılıyoruz. Tadım için bir tüyo verelim: Şarabın tüm aromalarını alabilmek için önce şaraptan bir yudum alın, burnunuzdan nefes almamaya dikkat ederek dişlerinizin arasından nefes alıp şarabı damağınızda lıkırdatın sonrasında havayı genzinizden burnunuza doğru itin. Tat ve koku birbirinden ayrılmaz bir ikili olduğu için şaraptaki tüm aromaları almak için hem ağzınızı hem de burnunuzu kullanmanız gerekiyor. Üzümü bağından toplayıp, fabrikada şişelenmesine kadarki sürecine yeterince hakim olduktan sonra Elazığ’ın herkesi şaşırtacak yerine geçiyoruz; Hazar Gölü. Gün batımında pembeye çalan dağların arasındaki bu gölde tekneyle tura çıkıyoruz. Hazar Gölü’nün altında bir batık şehir bulunuyor. Suların yükselmesi ile su altında kalan ‘’Dzovk’’ isimli bir Ermeni köyü olduğu biliniyor. Bu köyün en yüksek yerinde ise su seviyesi bu seneki kadar yüksek değilken tekneden görülebilen ‘’Surp Nişan’’ kilisesinin kalıntıları bulunuyor. Bir zamanlar çevre köylerden de gelen sakinler her sene 15 ağustos’ta bu kiliseyi ziyaret edermiş.  Biz bu sene kalıntıları göremedik ama deneyimimizin ilk gününde şansımıza bir taraftan gün batarken diğer taraftan muazzam bir dolunay doğumuna şahit olduk. Köpüklü şaraplarımızı gün batımının şerefine kaldırıp akşam yemeğine geçiyoruz.

 

 

Ve beklenen an! Ağaçların altında Hazar Gölü kıyısında kurduğumuz #callingsofra’da yerel yemekler ile şarap eşleşmesini tadıyoruz. Bu bölgenin açık ara en iyisi Emin Usta ile gerçekleştirdiğimiz soframızda olağanüstü yemekler tadıyoruz. Emin Usta nevi şahsına münhasır biri,  İbrahim Tatlıses’in ilk plağını çıkaran da kendisi yediğimiz en leziz kaburga dolmasını yapan da. Soframız Elazığ’ın meşhur yemekleri ile donanıyor. Tüm bu yemekler ise bu deneyime özel olarak tasarlanan Defne Samman tabaklarında servis ediliyor. Elazığ’ı ziyaret etmek isteyenlere not düşelim; Elazığ Emin Ustanın yemeklerini tatmadan eksik kalır kendisinin yemeklerini Hazar Gölü kıyısında Yalçın Et Restoran’da tadabilirsiniz. Geceyi Elazığ’ın bir diğer meşhur bordosu olan vişneli dondurma ile tatlı kapatıyoruz. Seneye bir diğer bağ bozumunda görüşmek üzere, ne demişler en güzel üzüm gelecek senenin üzümüdür.

 

yazıyı oku

GİTARIN DERVİŞİ JOHN MCLAUGHLIN İLE MUTLULUK ÜZERİNE BİR SOHBET

Röportaj: İdil Meşe 

Caz müziğin efsanevi sanatçısı John McLaughlin ile İstanbul Caz Festivali öncesinde, Pandemi sırasında çıkan albümü “Liberation Time”, ilham kaynakları, gündelik rutinleri ve gelecek projeleri hakkında sohbet ettik. Müzik kariyerindeki deneyimlerini paylaşan McLaughlin’den genç müzisyenler için altın değerinde tavsiyeler aldık. 29. İstanbul Caz Festivali kapsamında 29 Haziran’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda, the 4th Dimension ile sahne alacak ve Türkiye’deki dinleyicileriyle tekrar buluşmak için heyecan duyduğunu belirten John McLaughlin’den, kalbinin Türkiye’ye uzun seneler önce bağlandığını öğrendik. Sebebinin Sufizm olması bizim için de sürpriz oldu.

 

Sizi pek yakında Türkiye’de dinleyeceğimiz için çok heyecanlıyız.

Ben de seneler sonra İstanbul’a döneceğim için çok mutluyum. Daha önce birkaç kere ziyaret etmiştim. Harika bir şehir. Orada olmaktan çok hoşlanıyorum. Ayrıca dünyaca meşhur festivalleriniz var. Herkes İstanbul’u biliyor.

 

O zaman sohbetimize Türk müziği hakkında bir soruyla başlayayım. Türk müziğine bakış açınız nedir?

Dört beş yıl önce sizin meşhur klarnetçilerinizden Hüsnü Şenlendirici ile Birleşmiş Milletler Caz Günü’nde Berlin’de çalmıştık. Müthiş bir müzisyen. Biraz cazımsı ama otantik Türk müziği. Ayrıca bildiğiniz üzere İstanbul dünyanın Sufi merkezi. Sufilere yakın hissediyorum, neyi ve udu çok seviyorum. Ayrıca bu enstrümanları çalan harika müzisyenleriniz var. Sufizmi 1968’te New York’tayken keşfettim. Oradaki Sufi merkezine Hazrat Inayat Khan’ın oğlu Pir Vilayat Khan’ı görmeye gidiyordum. En iyilerden… Sufi felsefesine, müziğe verdikleri önem ve duydukları sevgiden dolayı çok bağlandım. Ve tabii ki 13. yüzyılın en iyi şairlerinden Rumi’ye… Pek de çağdaş caz müziği sayılmaz, değil mi? (Gülüyor.)

 

Evet, pek sayılmaz. Ancak Sufi müziği ve felsefesinin sizi bu denli etkilediğini duymak hoşuma gitti. Albümünüz “Liberation Time” pandeminin göbeğinde çıktı. Ben de bir müzisyenim ve gerçekten zor zamanlardı.

Çok ama çok zordu.

 

Böylesine umutsuzluk dolu bir zamanın ortasında çıktı “Liberation Time” ve bu çok ilham vericiydi. 

Teşekkür ederim.

 

Bir albüm yapma ve bir şekilde bir araya getirme fikri nasıl doğdu? Çünkü stüdyolar çoğunlukla kapalıydı. Uzun süren karantinalar vardı. Bunun ortasında böylesine zengin bir albüm… Size ilham veren neydi ve teknik olarak albümünüzü tamamlamayı nasıl başardınız?

Karantina Avrupa’da 17 Şubat’ta, Saint Patrick gününde başladı. İnanabiliyor musun? Bir karantinanın başlama günü olarak Saint Patrick günü… Korkunç. Gerçi hiçbir gün iyi değil ama neyse. Nisan başı müzisyenler için kitle fonlamasına başladık çünkü biliyorduk ne olacağını. Doğu’da, Batı’da, Avrupa’da müzisyen arkadaşlarımız hiçbir devlet yardımı olmadığından berbat durumdaydı. O yüzden kendi kendime başlattım bunu. Sonra Hindistan’da Shakti grubuyla başlattım çünkü Hint müzisyen dostlarımın başı büyük dertteydi. Sonra İstanbul’a da birlikte geldiğim grubum The 4th Dimension ile müzisyenlere yardım eden bir Amerikan enstitü aracılığıyla fonlama yaptık ve Carlos Santana ile de bir solo fonlama başlattık. Bunu yaparken müzisyenlere ses kayıtları yapıp, Kaliforniya’ya yollamam gerekiyordu ve internet sayesinde mümkün oldu. Carlos Santana ve Shakti ile yürüttüğüm bu fonlamalar sırasında, ses dosyaları, önden kaydedilmiş şeyler ile çalışmayı öğrendim. Mesela, bası, davulu ve klavyeleriyle şarkının alt yapısını oluşturup, kendi kısmımı çalıp başka kişilere yolluyordum. Bu sayede bu işleri öğrendim. 

2020’nin Eylül’ünde artık delirmek üzereydim, çünkü evde kapalıyım. Ajansım ve menajerimden üst üste tur iptalleri haberleri geliyor. Tam çözüyoruz her şeyi, turu yapacağız, yine iptal oluyor. Sahiden çıldıracak gibiydim ve dedim “Ben burada ne yapabilirim?” Dosya kaydedip yollama deneyimim var ama bir yandan müzik de yazmalıyım. Ve başladım. 

Bu albümdeki şarkılar, iki tane piyano parçası dışında, çok hızlı ortaya çıktı. Dünyanın farklı yerlerinden arkadaşlarımla da kayıt yapma şansım oldu. Mesela Los Angeles’ta Vinnie Colaiuta, ne baterist ama… Birlikte Chick Corea ile the Five Piece Band’de çalışmıştık. Paris’te, İngiltere’de basçılar, Kahire’den bir piyanist… Yani dünyanın birçok yerine dağılmıştık. O yüzden ben yaptığım kayıtları müzisyenlere yolladım, onlar da kendi kısımlarını çalıp yolladılar. Bazen müzik çok değişti gelen kısımlarla- ki bu harikaydı. Kendi kısımlarımı tekrar yazıp kaydetmem gerekti çünkü zaten yolladığım demo’ydu; insanlarla değil makinelerle çalıyordum. Ama müzik hakkındaki harika şey de bu İdil. Dosyalar geldiğinde ve evimde gözlerimi kapatıp dinlediğimde, önden kaydedilmiş olsa da, kafanın içinde, sanki odanda müzisyen dostların ve bu yüzden de kalbindeler. Müthiş bir duygu. Bu sadece müzikle ya da konuşurken olabilir. Görsel olarak bu hissin olması imkansız. Ve çalışırken kendime dedim ki, “İnsanlar beğenebilir veya beğenmeyebilir. Umrumda bile değil.” Bu yüzden ismini “Liberation Time” koydum. Çünkü beni özgürleştirdi, delirmekten kurtardı. Çok şanslıyım ki şahane müzisyenlerle çalıştım ve gerçekten iyi bir dinleyiciye ulaştı. Aynen senin dinlemekten hoşlandığın gibi… Benim için önemli olan bu. Evet, stüdyoda değildik hep birlikte ama gene de müzik canlıydı. Çünkü onlar çalıyor, doğaçlıyorsun, onları dinliyorsun. anlık hareket ediyorsun. Yüzde 50 canlı diyebiliriz.

 

Evet, normal kayıt deneyiminizden çok farklı olmalı. 

Sahiden çok farklı, bu doğru. Ancak son iki buçuk senedir bu daha normal olmaya başladı. Çünkü hareket edemeyince, Amerika’ya, Kahire’ye gidemeyince, hatta yaşadığım kasabadan bile çıkmama izin olmayınca normalleşti. 2014’te Shakti ile bir albüm kaydedecektik. 20 yıldır belki stüdyo albümümü yapmamıştık. “Liberation Time” çıktıktan 3-4 ay sonra bir gün “Yeni bir albüm yapmalıyız” dedim. Çünkü 2014’te tüm planları yapmıştık ama genç mandolincimiz Uppalapu Srinivas, 45 yaşında öldü, onu kaybettik. Çok ama çok üzüldük. Her şey iptal oldu. Bu acıyla başa çıkamadık. Şimdi tekrar kayıt yapmaya başladık. Ekim’den beri kaydediyoruz, henüz bitmiş değil. Ama bu sene bitecek. Bildiğin gibi, tekrar her şey açılmaya başladığı için, bir perküsyonistimiz Şanghay’da, şarkıcı Mumbai’da, kemanistler Oregon Portland’da, bir enstrümantalist Kaliforniya’da, ben buradayım. Kısacası biraz delilik ama iyi gidiyor, benzer bir kayıt tekniğiyle çalışıyoruz. Çünkü bir sonraki Shakti buluşmamız gelecek sene Ocak’tan önce değil. O yüzden bu kayıtları bitiriyor olmamız çok mutluluk verici. Çok mutlu olacağım çıktığında. Ama The 4th Dimension ile geldiğim için çok mutluyum, harika bir grup gerçekten. 

 

Doğrusu çok merak ettiğim bir konu var. Gitar çalma tekniğinizde seneler geçse de hiçbir gerileme olmuyor, hep daha da iyileşiyor. Günde kaç saat gitar çalışıyorsunuz ve formunuzu nasıl koruyorsunuz?

Her gün ama her gün gitar çalıyorum. Öbür türlü kafayı yerim. Çalmak zorundayım. Bir bakıma çalışmak, prova etmek de diyebiliriz ama asıl sebebi, ben gitarı çok seviyorum, müziği seviyorum. Çünkü müzik yaparken zihnim çok huzurlu ve ben çok mutluyum. Çünkü öbür türlü dünyanın derdi çekilir gibi değil, tam bir delilik. Amerika’daki ve İngiltere’deki politik kutuplaşma, politik ayrımlar çok ama çok zor. Bu akıl almaz savaş, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, beni çok ama çok üzüyor. Ve dünya değişti, biz de değiştik. Eskiden normal olan ne varsa artık normal değil. Yakın zamanda hava yoluyla seyahat ettin mi bilmiyorum ama Batı’da artık uçak kalkmadan iki saat önce orada olmak yeterli değil, üç saat, hatta üç buçuk saat önce orada olmalısın. Çünkü check-in bir buçuk saat, güvenliği geçmek de bir buçuk. Tam bir delilik. Ve müzisyenlerin kazandığı paralar hariç her şeyin fiyatı artıyor. Korkunç. Ne yapmalı? Benim kazanmamı bırak, benim artık umrumda değil, diğer müzisyenler çok daha az ücretlere çalmaya mecbur. 

 

“Müziksel olarak kendimi hiç bu kadar iyi hissetmemiştim.”

 

Yani akıl ve beden sağlığınızı korumak adına da gitar çalışıyorsunuz.

Aynen öyle. Doğrusu çok sağlıklı bir yaşam stilim var. Çünkü ben uzun yıllardan beri vejetaryenim. Her gün yoga ve meditasyon yapıyorum çünkü benim için yemek yemek gibi bir şey. Ayrıca sabahları güne başlamadan belli bir zihin dinginliğine sahip olmalıyım. Önce Tanrı’ya şükrederim ve gezegene teşekkürlerimi iletirim ve kutsal ruha ve sonra kendimi iyi hissederim. Ayrıca dağ tırmanışı yapmayı çok seviyorum. Zihin ve beden için çok faydalı. Hem doğa içinde olmak, hem de sınırları zorlamak. Bazen metrelerce çok yükseğe çıkıyoruz ve sıkı çalışmak gerekiyor. Bu önemli çünkü ben sadece 40 yaşındayım (Gülüyor.) Bu Ocak’ta 80 yaşına girdim ama artık 80 yaşında olmak ne demek anlamıyorum bile. Bana hiçbir anlam ifade etmiyor çünkü müziksel olarak kendimi hiç bu kadar iyi hissetmemiştim. Müzisyenlerle birlikte çalışmak asıl mutluluğum. Bu hayattaki en güzel duygu, bilirsin İdil, sen de müzisyensin. Bunu sadece müzisyenler anlayabilir. Bu yüzden insanlar bizim tuhaf olduğumuzu düşünüyor.

 

Instagram’da gördüm ki bir köpek sahiplenmişsiniz pandemi sırasında.

Evet, bir köpek sahiplendim. O öylesine güzel ki… Bizimle dağlara geliyor bu güzellik, ismi ‘Chico’.

 

Çok tatlı. 

Tam olarak öyle. Aşırı sevecen ve biraz da çılgın ama ben de biraz çılgınım, o yüzden anlaşıyoruz. 

 

“Sahnede özgürleşme yaşamak, diğer müzisyenlerin buna dahil olması ve kolektif bir özgürleşme yaşamak… Zaten seyirci de bu anlara tanık olmak için oradadır ve sadece bunu bekliyordur. Çünkü müzisyenler özgürleştiğinde, müzik de seyirciyi özgürleştirir. Bu inanılamaz bir duygudur.”

 

Yılların müzik kariyeri deneyimine sahip biri olarak, genç müzisyenlere aynen sizin gibi uzun ve sürdürebilir bir müzik yaşamına sahip olmaları için önerileriniz olur mu? Değişen koşullar içinde nasıl kariyerlerinde yükselebilirler?

Güzel bir gelişme var ki, son 10-15 senedir büyük pop yıldızları tüm ülkelerden çıkıyor, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya… Bu yıldızlar en iyi müzisyenlerle çalışmak istiyor ve iyi paralar ödemeye de razılar. Ancak en iyi müzisyenlerin en en iyileri her stil müziği çalabilen ama en önemlisi de enstrümanına ustalıkla hakim olanlar. Bir enstrümanda ustalaşmak derken, bunun hep süren bir yolculuk olduğunu unutmamak gerek tabii. Ben gitarda ustalaştım diyemem. İnan bana 70 yıldır bu enstrümanı çalışıyorum ve her gün yeni bir şey keşfediyorum. Bu şaka değil, inan bana, her gün yeni bir şey öğreniyorum. Bu yüzden gitar çalmaya bayılıyorum çünkü çaldığımda özgür olabilirim, beynim beni nereye götürmek istiyorsa oraya gidebilirim. Ancak bunu sadece enstrümanımda ustalaşırken yapabilirim müzikal olarak. Bu bir disiplin meselesi. Yani her şeyden önce enstrümanına ve müziğe sadık ve hakim olmalısın. “Yarın çalışırım ya. Belki de birkaç güne” diyemezsin. Şimdi çalışmazsan yarın fark edersin. Üç gün çalışmazsan diğer müzisyenler fark eder. Bir hafta çalışmazsan bunu herkes fark eder!

 

Her gitar öğretmeninin sizden alıntıladığı bu sözü sizden duymak şahane bir duygu.

Ama bu doğru. Diğer müzisyenler olmadan prova yaparken bu eksikliğe karşı savaşmalısın çünkü “Sana ne oldu böyle” derler; kendini müziğe vermelisin. Eğer enstrümanına hakim bir müzisyensen, insanlar bunu fark eder ve seninle çalışmak ister. Ciddi olmalısın ama mizah duygunu da kaybetmemelisin. Bu ilk önemli şeydir. Ve bir diğer önemli şey de müzik okuyabiliyor olmaktır. Çünkü bir gün müzik yaptığında, bunu diğer müzisyenlere gösterebilmen için yazman gereklidir. Bir başka yönse, röportajın başında sana bahsettiğim gibi İdil, dünyada birçok güzel müzik kültürü var, Batı müziği de bunlardan biri. Mesela Batı klasik müziği. Ben çok şanslıyım ki bu sayede müziğe başladım. Annem bir amatör kemanistti. Bana keman öğretmeyi denedi ama korkunç bir ses çıkarıyordum. Dayanamadım ve anneme piyano çalmam konusunda yalvardım. “Tamam” dedi ve 8 yaşına kadar piyano çalmama izin verdi. Gitar, hayatıma ben 11 yaşındayken girdi ve o günden beri birçok farklı türde müzikle karşılaştım. Ama asıl alt yapım klasik müzikten geliyor. 

11 yaşında gitara başladım çünkü ağabeylerim beni Blues ile tanıştırdı, Mississippi Blues ile. Yani sadece R&B değil, gerçek, derinlikli Amerikan Blues’u, siyah Amerikalılar’ın müziği. Bu benim için bir dönüm noktasıydı çünkü öncesinde sadece Mozart ile Beethoven’ı biliyordum. Sonra iki sene sonra beni flamenko müzikle tanıştırdılar. Daha Blues hakkında kafayı yerken, bir de flamenko hakkında kafayı yemeye başladım. Bir sene geçti, Django Reinhardt’la tanıştırdılar. 60’larda Hint müziğini keşfetmem de benim için bir dönüm noktası oldu. Çünkü harika doğaçlamacılar… Caz ve Hint müziği, doğaçlamanın müziğin kalbi ve ruhu olduğu iki okuldur. Gerçi flamenkoda da falsetto’lar vardır, bunlar doğaçlanabilir. Bunu Paco ile çalışmalarımdan biliyorum. Paco de Lucia… Shakti seneye 50 yaşında olacak. İnanabiliyor musun, 50 yaşında? Müthiş doğaçlamacılardır. Demek istediğim, Doğu’dan bir ustayla, Batı’dan bir ustayla ama caz değil klasik müzik ustasıyla çalıştım. Eğer bir öğrenci öğrenmek istiyorsa, biraz dinlemeye ve farklı yapılardaki müzikleri öğrenmeye vakit ayırmalıdır.

Mesela Hint müziğinde ‘raga’ vardır. Bu bir gamdır. Bu yüzden “Haydi jam yapıp takılalım, ben re notasından bir Dorian gamı çalayım”, diyemezsin. Bunu yapamazsın. Bu saygılı bir davranış olmaz. Eğer ustalarla çalmak istiyorsan, öğrenmeli ve çalışmalısındır. Ritmik yapıyı da bilmelisindir. Çünkü raga’larda sadece melodi değil ritim de önemlidir. Armoni yoktur ama duyabileceğin en güzel ritimler vardır. Flamenkoda da keza böyle; ritimler çok güzeldir, onları çalma konusunda ustalaşman gerekir. Son şeyse, kusura bakma biraz devam ediyorum çünkü bana çok önemli bir soru sordun. Eğer bir doğaçlamacıysan, caz ya da başka doğaçlanabilen bir müzik, ritim çalışmaya mecbursun. Çünkü grupta bir davulcu vardır ve onun ne yaptığı konusunda bir fikrin yoksa çoktan kaybolmuşsun demektir. Başlamadan kaybetmişsindir. Çünkü belki 1-2-3-4 çalmıyor, 2-3-4-5-6-7, belki 1-2-3-4-5 çalıyor. Ayak uydurabilir misin? Ve doğaçlamaya başladığında, ritmi anlıyor olman çok önemli. Yöntemler vardır bunun için. Mesela Hint konnakol sisteminde, ritmi sesinle söylersin bir şarkı söyler gibi. Sonra da enstrümanına uygulamaya çalışırsın. Eğer şarkı olarak söyleyebiliyorsan, enstrümanında da çalabilirsin ve davulcunun ne yaptığını anlayabilirsin. Çünkü birliktesindir. Müzik yapmanın tüm olayı birlikte olabilmektir. Entelektüel olarak da birlikte olabilmelisindir, duygusal olarak birlikte olduğun kadar çünkü bu ikisi bütündür. Ritmik olarak beraber olmak fiziksel olarak da beraber olmak demektir. Hislilik caz müzikte, aynen Hint müziğinde de olduğu gibi önemlidir. Rock’n’roll’da hislilik yerine cinsellik ön plandadır. Caz daha hisli ve rafinedir. Ama müziğin fiziksel yönü de önemlidir çünkü müzik entelektüel, duygusal ve fiziksel olanın birleşimidir. Bunu yapabildiğinde ruhsal olur ki bu dünyadaki en güzel şeydir. Sahnede özgürleşme yaşamak, diğer müzisyenlerin buna dahil olması ve kolektif bir özgürleşme yaşamak… Zaten seyirci de bu anlara tanık olmak için oradadır ve sadece bunu bekliyordur. Çünkü müzisyenler özgürleştiğinde, müzik de seyirciyi özgürleştirir. Bu inanılamaz bir duygudur. Müziğin gücünü açıklamaya çalışmak benim için imkansız.

 

Genç müzisyenlere müzik dışında yapmalarını önerdiğiniz bir tavsiyeniz var mı?

Bence sadece müzisyen olmak sağlıklı olmalarına yetecektir. Çünkü müzik çalmak için müzisyen oluyorsan, asıl amacın buysa, zaten sağlıklı bir yaşamın vardır. Kesinlikle bir muhasebeciden daha sağlıklısındır. Sadece gerçekten sevgi odağındaysa müzik yapabilirsin. Mesela öfkeli olup müzik yapamazsın, yapabilir misin? Bu mümkün değil. Çalmaya başlarsın, 30 saniye sonra neye sinirli olduğunu unutursun. Çünkü müzik sevgiyle, kendini kabullenişinle ve insanları kabullenişinle alakalıdır. Müzik renkleri sever, bunu asla unutmam çünkü bunu bana yıllar önce Miles Davis söylemişti, “En iyi gruplar karışık gruplardır.” Karışık derken, siyah, beyaz, kahverengi, sarı, pembe, yeşil… Tüm ırklar… Çok ama çok bilge bir adamdı. Ben inanıyorum ki bu tavsiyelerime uyanlar uzun bir müzik kariyeri sürdürebilirler. Disiplinli olmalısın, bu fedakarlık demek. Arkadaşlarınla sinemaya gitmek yerine, evde oturup enstrümanını çalışman gerekir. Ancak prova sevgiden gelmeli. Bazı günler acı çekeriz çünkü ilham gelmez. Çünkü biz müzisyenler ilhama muhtacız. Ama ilham sadece canı istediği zaman gelir. Asıl büyük soru şudur, “İlham geldiğinde hazır mısın?” Çünkü ilham hemen uçup gitmek ister. Sen hala enstrümanınla savaşıyorsan ilham geldiğinde, yazık olur çünkü kaybedersin. O yüzden hazır olmalısın. O yüzden tüm müzisyenler o an hazır olabilmek için sürekli çalışırlar. Müziğe tüm tekniğimi, kalbimi, zihnimi veriyorum ki istediğimi çalabileyim, sizin duyduklarınızı çalabileyim. Özellikle farklı kültürlerin müziklerini çalışan müzisyenlerin bakış açısının çok daha geniş olacağını düşünüyorum. Onlar herkesle çalabilirler, bir senfoniyle, hatta belki bir Türk müziği grubuyla bile. Bunu yapabilir miyim bilmiyorum ama belki İstanbul’da keşfedebilirim, çok da isterim. Şu röportaj dışında bahsettiğin mikrotonal gitarı da merak ediyorum. 

 

Son olarak, gelecekte bizi bekleyen projelerinizi merak ediyorum. Bize ipucu verebilir misiniz?

Gelecekteki projelerim, hmm, sanırım geçmişte yaptığım projelerin sayısına göre önümde daha az proje var. Ama bir tanesi bu sene bitireceğimiz yeni Shakti albümü. Bu bir mihenk taşı olacak. Ayrıca Montreux Festivali’ndeki, 1970’lerden 2016’ya kadar olan konserlerimin canlı kayıtlarından bir toplama albümü çıkıyor. “Friday Night in San Francisco”yu duymuşsundur. Bir de bunun Saturday Night in San Francisco’su var ve gelecek ay çıkacak. Bunu büyük heyecanla bekliyorum çünkü Paco’yu özlüyorum, hem de çok özlüyorum. Sekiz seneyi geçti ayrılalı ama onu hala özlüyorum. Bir gelecekteki proje 31 Temmuz’da. Madrid’de Kübalı bir piyanist arkadaşımızla buluşacağım..Paco için birlikte kaydederiz diye yazdığım iki parçayı onunla çalacağız ve Paco’nun anısına bir konser yapılacak. Paco ile seneler içinde çalmış tüm müzisyenler orada olacak. Onun için sevinçliyim. Son olarak, bu senenin sonunda New York’ta çıkacak bir film için film müziği besteledim. Tamamen caz. Ama biliyorsun beni işte, benim olaylar Jazz Rock, Jazz Rhythm ve Blues Jazz…

 

“Sufizm yaşamımı derinden etkiledi.”

 

Konseriniz öncesinde Türkiye’deki dinleyicileriniz için bir mesajınız var mı?

Türkiye’ye tekrar geleceğim için çok mutluyum. Çok sevgili bir arkadaşım var, Burak. O oralı, Bodrum’a yakın bir köyde Kaplankaya’da yaşıyor. Orası çok güzel, birkaç kere ziyaret ettim. Ama bir yandan da, muhteşem Sufi kültürüne duyduğum sevgiden dolayı çok heyecanlıyım. Bazı İslam kültürlerinin bu konuda bana katılmadığını biliyorum. Onların kimler olduğunu biliyoruz. Ama bence Sufizm müthiş bir inanış ve kültür. Benim yaşamımı derinden etkiledi. İslamın mistik yüzü bana daha iyi bir insan olmam için yol gösterdi. Sufizmin kalbinde de müzik, armoni ve güzellik var. Umarım vaktim olursa ney flütü dinlemeyi isterim. Çok teşekkürler bu keyifli sohbet için İdil. Seni konserde görecek miyim?

 

Ben teşekkür ederim. Tabii ki. Hepimiz orada olacağız.

yazıyı oku

ELECTROPOP'UN ÖZGÜN İKİLİSİ ALACA İLE "DELİ İŞİ MÜZİK" ÜZERİNE

Röportaj: İdil Meşe 

Fotoğraf: Can Görkem

Yeni nesil pop müziğin kural bozan ikilisi Alaca’nın single’ı “BYE” Universal Music etiketiyle yayınlandı. Alaca ile uzun dostlukları, müziklerini keşif yolculukları, üretim süreçleri, beslendikleri kaynaklar, sıra dışı ses ve görsel vizyonları ve gelecek planlarına dair sohbet ettik.

 

Hikâyenin en başına gitmek istiyorum. Nasıl tanıştınız, müzik yapmaya başladınız ve beraber üretmeye karar verdiniz?

Mehmet Mutlu: İkimiz de gitar çalıyorduk daha öncesinde. 5-6 sene önce Bilal Karaman var, gitarist, ikimiz de onun öğrencisiyiz aslında, o bizi tanıştırdı ilk başta. “Siz takılın, müzik yapın” gibisinden… Caz gitar çalıyorduk ikimiz de karşılıklı, sonrasında Ata’nın fikriyle “biraz beste yapalım.” fikri gelişti.

Ata Bornova: Evet, “Beste mi yapsak ya?” diye, ufaktan ufaktan…

Mehmet: Ata’nın vardı zaten kendi besteleri daha öncesinden. O songwriter gibi takılıyordu aslında.

Ata: Aynen, daha singer-songwriter gibi… Hatta böyle ufak ufak kayıtlar da almıştım ama hiç öyle profesyonel bazda değildi. Bayağı birlikte öğrendik aslında. Ondan sonra bir band kurmak istedik, ona çalıştık. Bir sürü farklı ‘band’ler kurduk. Ama o zamanlar yaptığımız tarz Swing’e yakın bir müzikti; Türkçe sözlü Swing müziği gibi bir şeydi.

Ata: Ondan sonra, tam o dönem Elektro Swing keşfettik. O grubun adı neydi?

Mehmet: Caravan Palace.

Ata: Caravan Palace’ı duyduk bir yerden ve aklımız çıktı. Hem Swing yapıyorlar hem de çok modern. Bizim her zaman dert yakındığımız şey; Swing müzik güçlü bir müzik, çok eğlenceli müzik ama geçişi güçlü değil.

Mehmet: Çalarken çok güçlü gibi hissediyorsun ama aslında…

Ata: Karşı tarafa geçmiyor, çünkü akustik enstrümanlar o enerjiye o kadar izin vermiyor. Küçük salonlar için daha güçlü olabilecek bir müzik. Elektro Swing’i duyunca, hatta konserlerini açıp izleyince aklımız çıktı yani “Bu nasıl olabilir?” dedik. Öyle bir şeyler denedik.

Mehmet: Bir parça.

Ata: Hatta bir albümü çöpe attık bu arada. Swing albümü hazırlamıştık, hiç yayınlanmadık. Kaldı yani biraz. Öğrenmemizi sağladı aslında. Beste yapmayı öğrendik o sayede.

Mehmet: Ama bestelerden hiçbir şey kalmadı gerçekten şu an, değil mi?

Ata: Evet, hepsini attık.

 

 

Ama sizde de olmuyor mu bazen; eski besteleriniz biriyle bir proje çalışırken çat diye birden aklınıza gelebiliyor, bir ortaklık bulabiliyor.

Ata: Biz onları aslında böyle parça parça kullanmış olduk. Sonradan adapte ettik farklı şeylere.

Mehmet: Evet, güzel fikirleri şimdiki müziğimize koymuşuzdur bence illaki.

Ata: Sonra “Kendrick Lamar” denilen bir şey var, ondan sonra zaten işler raydan çıktı. Yani bir “Alright” duyduk. Cahildir diye düşündüğümüz adamın böyle bir müzik yapması bizi çok etkiledi. O zamanlar çok üstten bakan bir tavrımız vardı böyle her şeye.

Mehmet: Aynen, biraz cazcılığın verdiği bir durum galiba.

Ata: Genel olarak caz müziğin içinden çıkmanın verdiği, her şeye böyle bir tepeden bakmaya çalışma mevzusu vardı.

Mehmet: Ama sonra bayıldık yani.

Ata: Evet. Sonra yapmanın ne kadar zor olduğunu görünce…

Mehmet: Evet, Tiny Desk performansları bayağı güzeldi, R&B’ye ilgimiz o zaman başladı.

Ata: 10Gün albümümüz de zaten tam o döneme denk geliyor. İşte, tam o tip parçaların iyice içine girmişiz. Böyle, iki bin, kaç oluyor?

Mehmet: 2017-18.

Ata: O civarlar. 10Gün albümü o zamanlar filizlendi. Böyle daha da güçlü prodüksiyonlar yapmalıyız dedikçe buraya kadar geldik.

Mehmet: Evet, evet.

 

O sırada birçok başka sanatçı için de altyapılar, besteler çalıştınız değil mi?

Ata: Evet.

Mehmet: Bizim aslında başka sanatçılara prodüksiyon yapma serüvenimiz Melis Karaduman ile başladı değil mi? Melis Karaduman’a yaptık ilk başta.

Ata: Aslında Ege Çubukçu’ya bir…

Mehmet: Ege Çubukçu’nun ‘Sorun yok’ parçasına bir remix yaptık.

Ata: Biz kendi zevkimize uygun bir remix yaptık. Aslında bir Instagram postu olarak yapalım diye düşündüğümüz bir şeydi. Çok seviyoruz Ege Çubukçu’yu, ona ulaşmak istedik. Ondan sonra bir şekilde de çok tuttu enerjimiz, onu remix olarak çıkarttık. Başkasının parçasını düzenleme bağlamında ilk yaptığımız şey oydu.

Ata: Ondan sonra Melis Karaduman’a yaptık.

Mehmet: Mabel’e yaptık. O da bizim 10Gün albümümüzü sevmiş. “Kavşaklar” parçasının prodüksiyonunu yaptık.

Ata: Güliz Ayla’nın ‘Al Yorgun Kalbimi’ parçasını yaptık.

 

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Alaca (@alacamusic)

 

Şarkınız “BYE”daki prodüksiyona nasıl geldiniz? Bu başlı başına bir yolculuğun sanki başlangıç işareti gibi bir müzik, klip ve proje. Nasıl bir süreçti bu şarkıyı bir araya getirmek ve çıkartmak ?

Ata: Aslında biz BYE’a gelene kadar bir 30-40 tane parça yaptık bu bir buçuk yıl içerisinde ama hiçbiri tam olarak bizi tatmin etmedi. Aynı parçanın bazen dört versiyonunu yaptık.

Mehmet: Bizim tatmin olmadığımız genelde sound konusuydu. Aslında şarkılar bence yine güzeldi ama yaptığımız soundlar böyle bir türlü içimize sinmiyordu.

Ata: Evet, farklı bir yerde durmak istiyoruz bir taraftan, sanatı bir taraftan onun için yapmak istiyoruz. Ayrı bir yerde olabilmek… ‘Farklı bir karakteri olsun yaptığınız işin’ gibi bir kaygımız var. Bir türlü tam olarak kendimiz gibi hissedemedik hiçbirinde. Aslında her zaman da kafamızda böyle dinlediğimiz sevdiğimiz şeylerde, daha böyle ‘yeni jenerasyon bir pop’ diyebileceğimiz bi şey vardı. O tip müzikler de dinliyorduk zaten.

 

Mesela?

Ata: Mesela, Billie Eillish ile başlayan ve sonra çok fazla genç çocuğun yaptığı, ortalama 18-25 yaş arası çok fazla insanın da yaptığı prodüksiyonlar…

Mehmet: Müzik zevkimiz daha çok o müzikler oldu son zamanlarda.

 

Sözler ve prodüksiyon nasıl bir araya geldi? Özellikle sözleri çok enteresan. Bir yandan çok dilli, Hitoko’nun Japonca geri vokalleri var. Orada mesela ne diyor, nasıl bir araya geldi sözler ve konsept?

Ata: En başından başlıyorum, biraz deli işi bir şey denemek istiyoruz. Müzikte de sözlerde de ‘bu garip olsun ama itici olmasın’ istedik.

Mehmet: Aynen, en korktuğumuz şey itici olmaktı.

Ata: “Global bir şey yapacağız” değildi amaç ama oraya evrildi.

Mehmet: Bir dönem düzenli olarak Instagram videoları çekiyorduk. O zamanlarda böyle tek günde bir dakikalık şarkılar yapıyorduk. Aslında BYE’da o zaman çıkmıştı, hatta böyle yarım saatte yazdığın bir şeydi.

Ata: İşte yarım saatte yazdığım bir parçaydı ama sonra öyle kaldı, yayınlamadık.

 

Ne ilham vermişti bu sözleri, BYE’ı yazarken hatırlıyor musunuz? 

Mehmet: Böyle bir diss gibi miydi ya?

Ata: Evet, aslında ben onu birilerine söylemiştim. Beni sinirlendiren birisi ya da birileri vardı, aslında o duruma söylediğim bir şeydi.

 

BYE’ın itici gücü öfkeydi diyorsun. 

Ata: Evet, evet. İtici gücü itici olmamasıydı. Hitoko konusu da aslında, Tokyo Drift’in müziği vardır ya “How they live in Tokyo” falan, öyle bir şey istiyoruz. Nakarat bölümü geldiği zaman sonra Mehmet “Benim Japon bir arkadaşım var.” dedi, ondan sonra, “Abi kim?”, “Hitoko”.

Ata: O da o sırada Türkiye’de değilmiş.

Mehmet: Nerdeydi?

Ata: Japonya’nın bir vilayetinde, şimdi aklımıza gelmedi. Oraya bağlandık. Ona da derdimizi anlatmamız lazım,  “Ya şimdi biz senden Tokyo Drift’in nakaratı gibi bir şey istiyoruz. Yani, bunu istemek ırkçı mı onu bilmiyorum ya da işte senle dalga geçmek gibi niyetimiz yok. Sadece çok cool olacak bunun peşindeyiz; Japon birinin bunu söylemesi lazım”. Bunu ona nasıl anlatacağımızı da çok bilemedik. Ama “Ben anladım mevzuyu” dedi sanki daha önce beş defa daha bu teklif edilmiş gibi “Onu yaparız” demiş oldu. Bütün diyaloglar Türkçe konuşuluyor bu arada. Ondan sonra Japonya’da kayıt aldı. Osaka! Hatırladım.

Mehmet: Aynen, Osaka.

Ata: Osaka’da ablasının düğünü varmış onun için alakasız…

 

Ne dediniz Hitoko’ya? Türkçesi’ni söyleyip “Bunun Japonca’sı ne? mi dediniz yoksa kendin mi yaz dediniz?

Mehmet: Girişteki müziği, onun bir videosundan kendisinden izin isteyerek kullanmak istedik. O bir Japon halk türküsü gibi bir şey aslında. Bayağı uzundu, biz onu kestik ve kullandık.

 

Anlamı nedir, biliyor musunuz? 

Ata: Sözleri, ‘erkek egemenliğine artık boyun eğmeyeceğiz içerikli’, böyle kadınların kendi aralarında toplandığı zaman söylediği bir türküymüş. Tam olarak bilmiyorum ama “Artık o dikenli patlıcanlarınızı bizden uzak tutun” gibi bir söz.

 

Hadi ya, mükemmelmiş.

Mehmet: Sonrasında da ben kendisine bir ses kaydı attım, “Şu şekilde söyleyebilirsin” diye.

 

Nakarattaki sözlerdeki ritim ve melodinin içine uyumu gerçekten çok dikkat çekici, şarkıyı ön plana çıkaran özelliklerden bence bir tanesi. Bu uyumu yakalamaya çalışırken nasıl bir yöntem izlediniz? Çünkü uyak da olması lazım ama bir yandan ritmik olarak da uyması lazım; bir yandan da müzikle alakayı koruması lazım gibi… Üstüne çok düşündünüz mü, yoksa yaptınız ve birden oldu mu?

Ata: Biraz akışta oldu aslında, öyle çok matematik olarak ilerlediğimiz bir aşama değil de…

Mehmet: Her dilde güle güle diyelim…

Ata: Evet, aynen. Her dilde ‘BYE’ diyelim gibi bayağı cheesy bir şeydi aslında. Oturma olarak da bizim de sonra çok içimize sindi aslında. Hepsi böyle grid’e oturuyor.

 

 

Şarkının klibi de bir farklı gerçekten şarkının kendisi kadar. Klibin fikri, konsepti nasıl aklınıza geldi? Bu klibi nasıl bir araya getirdiniz?

Ata: Şarkı gibi olsun istiyorduk. Bir şeyler anlatsın ama ne anlattığı da… böyle sarhoş birinin konuşması gibi. Bir klip çekiminde mekanın hikayeyi nasıl etkileyeceğini öngörerek hareket ettik. Bizim aslında kafamızda apayrı bir şey vardı, kendi kendimize bir moodboard belirlemiştik. Hiç böyle işte cool atmayacağız, ondan sonra kullanacağımız kamera tekniğinin ne olduğunun farkındayız, şu tip karakterlerle hareket edeceğiz ona da okeyiz; ama konu bunun etrafında ne olursa olabilir fark etmez, bunların zaten bir şekilde hikayeyi garipleştirebileceğini biliyorduk. Sonradan bir şekilde bir fabrikayı ayarladık.

Mehmet: İlk başta tabii Ümit ve Samet ile tanıştık. Bu da aslında onların fikriyle başladı, “Fabrikada olsa aslında” gibisinden onlar yokladı bizi. Sonra biz de aşırı yükseldik fabrika fikrine. Sonra bizim kreatif direktörümüz…

Ata: Ada Gönden, fabrikaya gittiğimiz zaman apayrı bir yerden bir giriş yaptı. “Ya burası bir hit fabrikası mı olsa?” gibisinden ortaya bir fikir atıldı. Fabrikayı gezerken böyle aslında klibin konusunun yarısı belli oldu. İşte Ümit oradan bir şey söyledi, Samet bir şey ekledi, biz oradan espri yaptık kabul edildi, ‘bu da olsun’ gibi…

 

Kabul edilen espiri neydi?

Ata: Bulgar Techno’su mesela. Hani şey olur ya böyle, imece usulü çalışan bir fabrikaya amatör bir çekim ekibi gelir de ona böyle düz ceketli bir abi konuşma yapar çok içten bir şekilde, ‘Bu fabrika 87 yılından beri çalışmaktadır’ gibi bir giriş yapar; onun gibi fabrikanın girişindeki o açılış sahnesi de aslında böyle esprilerden çıktı. O da orada gelişi güzel espriydi diye hatırlıyorum.

 

“Kendimizi buluyoruz bu süreçte.”

 

Bu klibi ve şarkıyı takiben Alaca dinleyicilerini ve yeni fanlarınızı neler bekliyor? Bir devamı olacak mı bir seri gibi ya da başka şarkılar, albümler, konserler? 

Mehmet: Şu an bir tane single’ımızı hazırlıyoruz aslında. Onu da çok yakın bir zamanda çıkartmayı planlıyoruz. Sonrasında yine “BYE” garipliğinde şarkılar olacak. Biraz kendimizi de buluyoruz bu süreçte. Nelerden hoşlandığımızı, neleri sevdiğimizi şu an tespit edebiliyoruz. Yaptığımız, elimizde tabii ki bir sürü parça var ama işte kendimizi sürekli zorluyoruz daha yaratıcı olmaya. Onun için sıkı çalışıyoruz. Yakın zamanda konserlerimiz var ama birinci gündemimiz daha çok şarkı çıkartmak.

Ata: Yine başka görseller de sunmak istiyoruz, yani şu an yaptığımız şeyden çok memnun kaldık. “İyi bir görsel vermeyeceksek hani hiçbir şey vermeyelim daha iyi” gibi kendi aramızda her zaman söylediğimiz bir şey vardı. Şu an en son çıkan işten, her türlü aşamasından ilk defa çok memnunuz ve bu görsel dünya işini çok sevdik. Bizim için çok farklı, yepyeni bir deneyim. Uzaktan bakınca çok korktuğumuz bir şeydi ama içine girince çok eğlendik ve çok keyifli bir şeymiş. ‘Biz çekerken çok eğlendik’ hikayesini hakikaten anladık. O yüzden başka da yapmak istiyoruz. Aklımıza farklı farklı fikirler geliyor sürekli.

 

Bir yandan da Alaca’nın görsel imajı ve konusu da oturuyor böyle, değil mi?

Ata: Evet, öyle hissediyoruz. Çünkü gerçekten bir sanatçının ya da bir grubun, imajını kazanması da uzun bir süreç. Böyle hem müzik videolarıyla hem konserlerle oluşan bir süreç gibi.

 

Klibinizdeki stil de bayağı fiyakalı. Renkler çok parlak, heyecan verici.

Mehmet: Evet, kreatif direktörümüzün özellikle istediği bir şeydi.

Ata: Renklerimiz de olayın başından belliydi, font seçimlerimizin neler olabileceğine kadar kendi aramızda tartışmıştık. Aslında o yüzden çıkan sonuç, belki de bu yüzden bu kadar tatmin etti. Her aşamasına kadar didiklemek güzel bir şeymiş.

 

“Babalardan Duman’ı dinliyoruz.”

 

Türkiye’den size ilham veren sanatçılar var mı? Bu projenizde size bir ışık yakan ya da dinlerken çok hoşlandığınız, belki de ortaklık yapmak istediğiniz? 

Ata: Duman’ı çok seviyoruz. Bizi bağlayan noktalardan bir tanesi Duman’dır. Çocukluğumuzdan beri büyük takipçisiyiz, dinleyicisiyiz.

Mehmet: Bu proje üzerinde şu an bir isim söylemek çok zor olabilir bizim için. Ama hakiki bir Duman fanıyız aslında.

Ata: Bütün Duman röportajlarında ortak bir cevap vardır ya; Duman’a ‘Kimleri dinliyorsunuz?’ diye sorulduğu zaman ‘Babaları dinliyoruz’ gibisinden böyle hep aynı cevabı verirler yıllarca; Beatles olsun, Pink Floyd olsun falan… Bizde de benzer muhabbet; “Babalardan Duman olsun.”

 

Gençlerden beğendiğiniz birileri var mı?

Ata: Ezhel, Baneva…

Mehmet: Kum.

Ata: Kum, evet, çok beğeniyoruz. Çok fazla var. Güneş güzel, Ege Çubukçu yıllardır sevdiğimiz ağabeylerimizden.

Mehmet: Çok fazla güzel müzisyen var bence bu arada.

 

Bence de çok heyecan verici bir zamandayız Türkiye’deki müzik çeşitliliği ve renkliliği açısından. Gelen yeni sanatçılar ve sesler beni çok heyecanlandırıyor. Lansmanınız harika geçsin.

Ata, Mehmet: Teşekkürler!

 

 

yazıyı oku

HAZ: İSVEÇ’TEN PORNONUN KALBİNE YOLCULUK

Röportaj: Mina Aslan

 

İlk uzun metrajı Cannes ve Sundance gibi festivallerde gösterilen ve çokça övgü toplayan Ninja Thyberg ile filmi “Haz” hakkında konuştuk. Kutuplaştırıcı konusuyla ve porno endüstrisinden gerçek isimler içeren kadrosuyla dikkatleri üzerine çeken film bugün itibariyle MUBI’nin seçkisinde izleyicileri bekliyor. Yönetmen, film için yaptığı uzun ve meşakkatli araştırma, porno sektörü üzerinde değişen görüşleri, film müziğinin üretim süreci ve kadın bakışı hakkındaki görüşlerini bizimle paylaştı.

 

Mina: Merhaba, ben callingmag’den Mina ve öncelikle sorularımı yanıtlamaya vakit ayırdığınız için teşekkür ederek ve filminiz “Haz”ın başarısını tebrik ederek başlamak istiyorum. Bu sizin ilk uzun metraj filminiz ve daha evvel yazıp yönettiğiniz aynı isme ve temaya sahip kısa filmin yeniden yorumlanması niteliğinde bir çalışma. Porno endüstrisi teması aklınızı epey uzun süre meşgul etmiş gibi görünüyor, bu hikaye sizi nasıl buldu?

Ninja: Neredeyse bütün yetişkin hayatım boyunca kafamı kurcalayan bir konuydu bu. On altı yaşındayken çok öfkeli bir porno karşıtı aktivisti olarak bu yola çıktım ve feminist pornografi kavramını irdelemeye başladım, porno hakkında yazılar yazdım. Fikrimi birçok kez değiştirdim, konuyu birçok farklı perspektiften ele aldım ve kendimi tam anlamıyla kaptırdım. Bana kalırsa bu kültürümüzün büyük bir parçası ve hepimizi bir şekilde etkiliyor, fakat aynı zamanda kimsenin üzerine konuşmak istemediği bir şey olduğu için hiçbir zaman aleni olarak ele alamıyoruz. Artık porno izlediğini itiraf etmek nispeten daha kolay fakat kimse kalkıp da “En son şu pornoyu izledim.” demiyor. Genelde arkadaşlarımızla konuştuğumuz veya toplumsal olarak başa çıkabildiğimiz bir tema da değil, hala çok tabu. Sanırım hep içimde buna dair konuşma isteği vardı diyebilirim. Konuyu işlemek istediğimi biliyordum. İsveç’te kitaplar okuyup belgeseller izleyerek yaptığım araştırmaya dayanarak kısa filmi yazdım. Çünkü porno stereotipinin ardındaki gerçek insanları göstermek istiyordum. Röportajlarda da bunları söylüyordum, fakat bir süre sonra burada bir ikiyüzlülük olduğu hissine kapıldım çünkü bu hikayeyi anlatırken hala endüstriden gerçek bir insanla tanışmamıştım. Ana fikri kendi varsayımlarım üzerine inşa ettim ve savımı doğrulayan şeyleri seçmece yaparak bir araya getirdiğim bir hikaye ortaya çıktı. Yeterince dürüst bir temsil yaratamadığımı düşündüm ve başından beri uzun metraj film çekmek istiyordum. Kısa filmim Cannes’da ödül alıp Sundance’e gidince bu bana uzun metrajı yaratacak fırsatı sundu. Bu sefer hakkını vererek, içime sinecek şekilde yapmak istiyordum. Porno endüstrisinin adresi Los Angeles’a gidip sektörü içinden tanımaya karar verdim ve bu birkaç yılımı aldı. Beş yıl araştırma yaptım ve senaryoyu geliştirdim. Bildiğim tek şey hikayenin bir kadının bakış açısından anlatılacağıydı. Çünkü eril bakışın* özünü yaratan bu erkek egemen sektörü ele almayı kayda değer kılacak tek şey onu bir kadının bakış açısından anlatmak, kamerayı ve dolayısıyla bakışı erkeklere geri çevirmekti. Hikayenin bana gelmesine müsade etmek istedim. Dediğim gibi, kadın perspektifi ve İsveçli bir başrol istiyordum çünkü ben İsveçliyim ve filmin benim için önemli bir diğer kısmıysa Amerikan kültürüyle tanışmak. Çünkü gelince benim yaşadığım şey de buydu. Hikayenin tanıdığım biri, ya da bir alter egom tarafından anlatıldığını hissetmek istiyordum. Amerikan ve İsveç kültürü, mentalitesi ve ideolojisi arasında çok büyük farklar var ve bu sektördeki insanlara bakış da bir o kadar farklı. Orada geçirdiğim süreçte araştırmamın da yardımıyla hikaye bana doğal bir şekilde geldi. Bir bakıma kendi hikayemi anlatmak gibiydi; İsveç’ten Los Angeles’a gelip adım adım bu dünyayı keşfeden birinin hikayesi. İzleyiciyi de karakterle bir yolculuğa çıkartmak için güzel bir yol oldu.

Mina: Bu kadar yoğun bir araştırma yaptığınızı duyunca aklımda oluşan bir diğer soru da buydu aslında, yola çıktığınızda kafanızda bir çerçeve olup olmadığı. Fakat araştırma filmi doğurmuş gibi görünüyor…

Ninja: Film kesinlikle süreçseldi. Nihai kararı filmin son kesimine kadar vermedim. Sürekli eşeleyip, bulduğum yeni cevaplarla filme ince ayar yaptığım, izleyiciyle etkileşimini gözlemleyip olması gerektiği gibi olana kadar yeniden formüle ettiğim bir süreçti.

 

Mina: Bu bağlamda film bana Andrea Arnold’ın filmi American Honey’i anımsattı. Yapılan yoğun araştırma kendini çarpıcı biçimde doğal ve hayattan kesit niteliğinde diyaloglarla öne çıkarıyor. Bu çok hoşuma gitti. Dikkatimden kaçmayan bir diğer güzel detay ise filmdeki müzik seçimleri oldu. Bu süreç nasıl ilerledi?

Ninja: Besteci Karl Frid ile çalıştım. İlk kez beraber çalışmamıza rağmen şahane bir işbirliğiydi, vizyonumu ve beklentimi anında anladı. Stüdyoda beraber çok vakit geçirdik. Daha evvel birlikte çalıştığı opera sanatçısı Caroline Gentele’yi getirdi, kendisi filmden çok etkilenmişti ve sesiyle çalışmaya başladık, doğaçlamalar yaptı. Başrol oyuncusu Sofia’nın da sesini kullandık. Seslerin çoğu, elektronik beatler dahil Sofia’nın sesinden üretildi. Müzikte de bu cennet-cehennem, fahişe-kutsal bakire gibi güçlü kavramsal çatışmaları çağrıştırmayı amaçladık, filme kontrast ve derinlik kattı. Müziğin çok epik olmasını, hayattaki büyük sorularla yüzleşen bir insan olmanın hissiyatını çağrıştırmasını istedim. Dolayısıyla her şeyi kendimiz yaptık. Ardından da ünlü İsveçli müzisyen ve rapçi Mapei ile çalıştık. Müziğin genel olarak filme çok şey kattığını düşünüyorum.

Mina: Kilise korosunu andıran org ve vokaller önümüzdeki sahneyle etkileşme girdiğinde benim de aklımda aynı ikilem uyandı: fahişe ve kutsal bakire. Film okuyan biri olarak karantina sürecinde çokça film noir izledim; anaç ve naif kadın tablosunun karşısına dikilen düşkün kadın kontrastı hala kısa bellek hafızamı işgal ediyor. Sizin filminizde Bella, ikisini tek bedende somutlaştırıyor gibi. Müziğin güncel ve sert trap ritimlerinden kilise müziğine yumuşak geçişleri de bunun altını çiziyor sanki. Sıradaki sorum yaratıcı kontrol ile ilgili. İlk uzun metraj film gibi büyük bir girişimde vizyonunuzdan ödün vermeniz gereken yerler oldu mu? Stüdyo ile uzlaşı bulmak gibi.

Ninja: Hayır, hayır. Stüdyo ile çalışmadık, platformumuz Ruben Östlund’un İsveç’teki şirketiydi. Epey küçük bir şirket ve tamamen yönetmenin sanatsal vizyonunu gerçekleştirmeye adalı. Üretimimde yüzde yüz özgürlüğe sahiptim. Onlarla çalışmayı seçmemin sebebi de buydu. Özellikle böyle bir film yaparken filmi dilediğim gibi yönetme hakkımdan ödün veremezdim. Bu bağlamda İsveç’li olmak büyük bir ayrıcalık. Devlet projemizi fonladı ve her şey sanatçıyı destekleme üzerine kuruluydu. Ana Serner İsveç Film Enstitüsü’nün CEO’su olarak kadın yönetmenlere alan açmak için büyük çaba gösteren biri. Dolayısıyla o bağlamda çok büyük destek gördüm.

Mina: Bunu duymak çok güzel, darısı tüm yönetmenlerin başına. Filmde gerçekten porno endüstrisinde yer alan insanlar da kendilerini canlandırıyor, örneğin endüstri devi Mark Spiegler. Oyunculuk yer yer o kadar doğal ki replikleri belli miydi yoksa doğaçlamalarına müsade var mıydı sorusunu aklıma getirdi. Onlarla çalışmak nasıldı?

Ninja: Doğaçlamalarına oldukça müsade etmeye çalıştık. Sahneye göre değişiyor tabii ki, bazı diyaloglar veya replikler çok kritikti. Örneğin Spiegler ile çok fazla vakit geçirdik ve kendisini gerçekten bir dostum olarak görüyorum. Repliklerini tam olarak konuştuğu şekilde yazdım. Bazı ana replikleri olduğu gibi söylemesi önemliydi ve yazdığım şekilde oynadı, fakat söylediğim gibi yazdığım replikler zaten onun söylediği şeylere dayalıydı. Yani doğaçlamaya yer vardı. Kendilerini gerçek isimleri ile canlandıran oyunculara da içinde bulundukları sahneleri izlettim ve filmde yarattıkları izlenimle bir problemleri olmadığından emin oldum. Kendilerini temsil etmediklerini düşündükleri şeyleri onlara yaptıramam. Bir diğer yanda da gerçekten itici, anlayışsız karakterler var. Bu rolleri en yakından tanıdığım ve güvendiğim kişilere verdim. Bir bakıma kötüleri iyilere oynattım. Bu sahnelerin tamamı oyunculuktu ve sanırım karakterlerini kime dayandırdığımı ve kime referans verdiğimizi anlamışlardı.

Mina: Daha evvel bana bu filmi yazıp çekme sürecinin sizin için dönüşümsel bir yolculuk olduğunu, porno karşıtı feminist aktivizm ile çıktığınız yolda araştırmalarınız ve ziyaretleriniz ile fikirlerinizin değiştiğini söylediniz? Peki kısa film tamamen başka bir perspektife mi sahip?

Ninja: Kısa filmi 2011’de yazdım, bu noktada çoktan porno hakkındaki görüşüm değişmişti. Sürekli değişmeye ve yeni perspektifler kazanmaya devam ediyorum. Fakat asıl fark kısa filmde o dünyaya dair gerçek bir deneyimin bulunmaması. Film beni bir çok açıdan çok değiştirdi ve bana insancıl bir bakış açısı kazandırdı. Hakkında öfke duyduğumuz tüm bu şeyler, pornonun içeriği vesaire, bunlar için porno sektöründe çalışan insanları suçlayamayız ve tekil şahısları sorumlu tutamayız. Onlar için de bu tarz içerikleri talep ederek sapık olan, seksist ve ırkçı olan bizleriz. Onlar vücutlarını kendilerinden bekleleneni, yani başkalarının fantezilerini gerçekleştirmek için kullanıyorlar. Fahişe ve kutsal bakire ikileminin temelinde yatan unsur da bu. İnsanları yaftalayıp kendi arzuların için duyulan utancı ve suçluluğu onlara yüklemek. Tüm bu problemler bizden ve kültürümüzden geliyor, sorumlusu biziz ve bununla başa çıkmakla yükümlü olan da bizleriz. Bunu tüketicilere istediklerini sunan işçilere yansıtamayız. Porno endüstrisindeki insanlar zengin değil, çoğu işçi sınıfı çok yoğun çalışıyorlar. Çok sınırlı sayıda bir azınlık dışında kimse o lüks yaşantıyı sürmüyor. Ve işleri oldukça ağır bir iş.

Mina: Sanırım burası kendimin de önceden dahil olduğunuz porno karşıtı feminist duruşa sahip olduğumu belli ettiğim yer. Fakat olaya ahlakçı veya muhafazakar reflekslerle yaklaşmıyorum. Benim endişelerim daha ziyade kadınlar üzerinde yarattığı zarar, gerçekçilikten uzak beklenti ve dinamikler üzerine. Pornoya karşı olmam beni porno sektöründe çalışan kadınları düşmanlaştırmaya itmiyor tabii, zira bunun suçlusunun onlar olmadığı konusunda katılıyorum. En nihayetinde filme dair en beğendiğim bir şey de buydu sanırım, porno sektörünü yüceltme veya kötüleme maksadı gütmeden sektöre giren bir kadının deneyimini didaktiklikten uzak şekilde anlatması. Bu kadar kutuplaştırıcı bir konuda izleyiciyi görüşü ne olursa olsun içine çeken ise kuvvetli hikaye anlatıcılığı. Filmin başından sonuna Bella’ylaydım, yer yer merak yer yer endişe ve öfke içinde. Benim de, pornoyu destekleyen birinin de izleyip kendi çıkarımına varabileceği bir filmdi diye düşünüyorum. Aslında aklımda binlerce soru var ama son bir soruyla kapatma vakti: Özellikle porno sektörü için eril bir bakışa karşı koyabilecek alternatif bir kadın bakışından sıkça bahsediliyor. Sizce kadın bakışını yaratan ve eril bakıştan farklı kılan şey nedir? Çünkü içselleştirilmiş mizojini gibi eril bakış, yani kadınları vücut parçaları ve itaatkar arzu objeleri olarak sergileyen sinema pratiği de kadınlar tarafından uygulanabilir. Eğer bir kadın yönetmenin filminde kadın bedeni hala objeleştiriliyorsa veya şiddete ve acıya maruz bırakılıyorsa, buna kadın bakışı diyebilir miyiz? Filmde gördüğümüz kadın porno yönetmeni Aiden Starr, oyuncularına ve Bella’ya saygı ve rızaya dayalı bir çalışma ortamı sunuyor. Bu Starr’ın filmini eril bakıştan azade kılar mı?

Ninja: Hayır, o da eril bakış ile çalışıyor. Erkek meslektaşları kadar eril olmasa da. Bir erkek fantezisini erkek bir seyirciye satıyor, çünkü porno endüstrisinde parayı verenler erkekler. Dolayısıyla onların arzularını tatmin ediyor. Bence kadın bakışı, kadın deneyimiyle ilişkilenen bir bakış. Hayali penisimde bir ereksiyon hissetmeyi öğrendim çünkü tüm pornolar bir penisin bir vajinaya veya bir ağıza girmesinin yarattığı his etrafında dönüyor ve gördüğüm kadınların vücutları, ya da vücut parçaları bana bir “erkek” olarak keyif veriyor. Yani benim için kadın bakışı, bir kadın bedenine sahip olma deneyimiyle örtüşen görüntüler üretmekten geçiyor. Örneğin “Klitorisimi şuna sürtmek istiyorum” gibi, ya da bu deneyime dair herhangi diğer arzu.

Mina: Katılıyorum. Bahsettiğiniz hayali penis zaten eril bakış kavramını ortaya atan Laura Mulvey’nin bize anlattıklarıyla örtüşüyor. Kadın, erkeğin zevki için üretilen anlatıda erkeğin bakış açısını devralıp kendini onun yerine koymayı öğreniyor. Bu porno dışındaki sinema için de geçerli.

Benim için çok keyifli bir sohbetti, teşekkürler. Bir sonraki filminiz için çalışmaya başladığınızı duydum, şimdiden bol şans!

Ninja: Teşekkürler!

*(male gaze)

Filmi MUBI üzerinden izleyebilirsiniz.

yazıyı oku

YERYÜZÜNÜN YARALARININ YEŞİL BİR ÖRTÜYLE SARILMA İHTİMALİ*: 5.MARDİN BİENALİ

Fotoğraf: Ateş Alpar

Yazı: Deniz Tuncer

 

Bu bir sanat eleştirisi yazısı değil, tesadüfi bağlar ve diyaloglar üzerinden bir araya getirilmiş izlenimlerden subjektif bir yorumla 5.Mardin Bienali’ne kısa bir yolculuk.


* Küratör Adwait Singh’in bir röportajından alıntıdır.


Çimenin Vaadi, topraktan bir deniz gibi önümüzde uçsuz bucaksız uzanan Mezopotamya’nın geniş göğsüne yaslanıp içimizi döktüğümüz, paydaşı olduğumuz tüm dertlerimizin bir araya gelmesi gibi… Dertli bir varoluşsal kördüğüm değil, iç döküşten sonra gelen o ferahlama gibi bir his yaratıyor. Bir açmaz değil, bu açmazdan yeni bir düzen yaratma konusunda bir keşif yolculuğuna çıkarıyor. Dertler orada ve varlar ama paylaşmanın getirdiği bir huzur var, paydaşı olduğumuz kırılganlıklar üzerinden birleştiren bir huzur. Pek çok kültürün doğal olarak bir arada olduğu medeniyetler beşiği Mardin’de tüm bunlar da hiç zorlanmadan, harmoni içinde bir araya geliyor.

Dünyanın farklı yerlerinden gelen sanatçıların işlerinin hissettirdiği aşinalık, dertlerimizin ortaklığını ve çözümün birleşmekten geçtiğini hatırlatıyor ve her defasında “Yeni bir düzen ihtimali olabilir mi?” diye sorguluyor. Öte yandan bu birlik olma halinin yalnızca insan ırkının bir araya gelmesi değil bir parçası olduğu ekosistemdeki diğer sistemlerle hemhal olmakla olacağını nazikçe gösteriyor. Kendini üstün gören insanoğluna doğadaki diğer formlardan öğrenecek çok şeyi olduğunu işaret ederken farklı formlar bir arada sorunsuzca yaşayabilirken aynısını yapamayan insanoğluna gözünün önünde duranı gösterip öğrenmeye davet ediyor. Manifestosu okunduğunda biraz karmaşık gibi duran “Çimenin Vaadi” başlığı, deneyimlendikten sonra anlatmak istediği konusunda hiç soru işareti bırakmıyor. Ekoloji, göç, savaş, tarım politikaları (ve diğer politik ikiyüzlülükler), Feminizm gibi her biri yutulması zor lokmaları Çimenin Vaadi teması altında izleyiciye lezzetli bir yemek gibi sunuyor. 

Küratör Adwait Singh’in olağanüstü bir sanatçı ve eser seçimi var. Birbirinden farklı coğrafyaların sanatçıları arasında oluşan harmoni, eserler arasında kurulan tesadüfi bağlar ile temayı müthiş bir şekilde her alana yaymayı başarmış. Yirmi birinci yüzyılın pek çok derdini düşündüren bu başlık izleyiciyi bu bağlar ve harmoni sayesinde hiç yormuyor, ele alınan farklı konuları akılda birleştiriyor. 

Gerek eser yerleşimlerinde gerekse de yerli sanatçılardaki cesur seçimleriyle hissedilen ‘buraya ait bir şey yaratma’ çabasını takdir etmemek mümkün değil. ‘Küresel mülksüzleşme’ kavramını odağına alan bir bienalde ‘Buralılık ne demek?’, ‘Buralı olmak coğrafi ya da kültürel bağların ötesinde gönül bağından geçiyor olabilir mi?’ diye düşünmeden edemiyorum. Bu bağlamda Adwait’in buralı olduğu şüphe götürmez. 

Sizi, “Invited” ile birlikte toplamda dokuz farklı mekana yayılan sergiyi, mekanlar üzerinden aktarmak yerine birbiriyle alakası olmayan eserler arasında kurduğum tesadüfi bağlar ve diyaloglar üzerinden bir araya getirmeyi tercih ederek son derece subjektif bir yorumla Mardin Bienali’ne kısa bir yolculuğa çıkarmak isterim;

 

Romantik politik kalp köprüleri

5. Mardin Bienali’nin benim için en etkileyici işi Kathyayini Dash’ın “Pehram Des Visaal” eseri ve eser etrafında kurgulanan müzik performansıydı. İki mutasavvıf şair Yunus Emre ve Kabir Sahev arasında hayali bir karşılaşmayı görselleştiren sanatçı, zaman ve mekan olarak birbirinden ayrılan bu iki şairin şiirlerindeki benzer motif ve metaforlar üzerinden bir köprü kuruyor. Günümüzün savaş zamanın parçalanmışlığına başkaldırarak kelimelerin kabuğuna kodlanmış ortak anlamlar üzerinden romantik göründüğü kadar politik bir bağ kuruyor. Kumların üzerine sandallardan sarkan parşömen kağıtlarından oluşan yerleştirme, Develi Han’daki mekanında nişlere yerleştirilmiş minik figürlerdeki tütsüler yandığında ve Tarabya Kültür Akademisi desteğiyle gerçekleşen müzik performansıyla birleştiğinde kelimenin tam anlamıyla şairane bir deneyime dönüşüyor.

 

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Mardin Bienali (@mardinbiennial)

 

Aralarında üç yüzyıl olan iki şairin hayali karşılaşmasının ardından aynı topraklarda doğmuş ve karşılaşma ihtimalleri pek de güç olmayan iki sanatçının işlerini bu kez saç teli üzerinden bağlamakta beis görmüyorum. Yakın zamanda kaybettiğimiz Selma Gürbüz’ün “Maske”leri ile Fatoş İrwen’in “Kadınlar için Güvenlik Ağı” hem Feminist bir sembol olarak hem de malzeme olarak saç tellerinden bir köprü oluşturuyor. Maskenin verdiği anonimlik armağanının ve bazıları için gerçek benliklerine girmenin tek yolu oluşunun özgürleştiriciliğini ele aldığı bu “Maske” serisinde de görüldüğü üzere saç, Selma Gürbüz’ün her zaman ilgi odağında olan bir unsur. Her ne kadar sanatçı maskeleri feminist cephaneliğin bir unsuru olarak görmüş olsa da bu noktada kendisini Fatoş İrwen’le hayali bir karşılaşmaya götürürken ben saç tellerinden yapılma bir köprüde yürümeyi tercih ediyorum. Mardin sokaklarında bir gece upuzun saçlarıyla karşıma çıkan Fatoş İrwen’in Diyarbakır cezaevinde kaldığı üç yıl boyunca kendi ve kadın arkadaşlarının saç tellerinden toplayarak yaptığı “Kadınlar için Güvenlik Ağı” işine bakarken fiziksel dayanıklılığıyla bilinen bir malzeme olan saçın kadınlara armağan ettiği manevi bir dayanıklık aracı olup olmadığını merak etmeden duramıyorum.

Kadınların hem fiziksel hem de manevi dayanıklılıklarından dem vurmuşken, Server Demirtaş’ın animatronik heykelinin attığı içgüdüsel çığlığın acıdaki mistik ve Sosyalist potansiyellerin keşfine çıkışına kulak veriyorum. Bir başka hayali karşılaşma misali Demirtaş’ın Ursula K. Le Guin’in kendini reprodüktif ve toplumsal zorunluluklardan kurtarmış acuze figürünü anımsatan bu heykeline bakarken kendimi, bilgeliğini temsil eden derin kırışıklıkları ve deforme olmuş bedeninin kadınlara dayatılan toplumsal güzellik algısıyla ilişkisini düşünürken buluyorum. Hiçbir alakası olmamasına karşın pandemi döneminde 65 yaş üstü kişilerin yalnızlıklarıyla bağdaştırılan bu heykelin aslında ana çıkış noktası Server Demirtaş’ın babasının hastalık dönemindeki hisleri olduğunu bilmeme karşın kadın bir izleyici olarak bende bıraktığı iz, ister istemez bu oluyor. Sanatçının kişisel acısı izleyicinin toplumsal acısıyla buluşuyor. ‘Kişisel olan politiktir.’ düsturuyla bir sonraki aşamada toplumsal olayların acısıyla şekillenmiş işlere geçiyorum.

 

Hakları elinden alınmış insanlar 

Nejbir Erkol’un çim eskizlerine bakıldığında önce yalnızca beyaz kağıt üzerinde zarif bitki desenleri gibi görünüyor hikayesini okuyunca ve şanslı olup performasına da tanık olunca bu bitkinin kökleri izleyiciyi çok daha derine götürüyor. Bu çim eskizleri aslında Nusaybin’deki evinin yalnızca 97 adım ötesine düşen roketin, bir önceki gün yağmurdan ıslanan bu çimler sayesinde tesadüfen patlamayışından yola çıkan bu iş, roketin ardında bıraktığı geniş çukurun içinde ters yüz olarak yerlerinden edilmiş çimlere itibarını iade ediyor. ‘Kanyaş’ denen, nerede çıkarsa çıksın sökülen, istenmeyen bu ayrık otu çimler ailesinin hayatını kurtarırken, Nejbir’in yaşadığı her yerde karşısına bir çukur çıkıyor, o da tüm bu çukurlardan edindiklerini hem gerçek hem de kurgusal hikayelerle performatif olarak izleyiciye aktarıyor. Kendi kişisel travmasını, eskizleri kadar zarif bir biçimde aktarırken gördüğümüz ve görmediğimiz toplumsal çukurlarımızı hatırlatıyor. 

Nejbir’in zerafetle aktardıklarını sindirmek için Mardin’in her köşesinde karşınıza çıkan Süryani çöreklerinden yerseniz bu çöreklerin arasından çıkan hurma sizi doğruca Michael Rakowitz’in işine götürüyor. Bienal’de kamusal mekan sınıfında sayılabilecek nadir işlerden biri Mardin’de bir “Topraktan Tabağa” isimli tarımsal kooperatif dükkanında sergileniyor. İçinde yer aldığı dünyayla da son derece uyumlu olan bu eserde Michael, büyük babasının izinden giderek bir dükkan açma işine soyunuyor ve o esnada Irak’a barış götürmekle meşgul Amerika’daki bu dükkana bir türlü çok sevgili Irak hurmasını ithal edemiyor. Bu esnada ülkeden çıkmak için çırpınan insanlar gibi hurmalar da bürokratik engellerden nasibini alıyor ve izlerken bile insanın ruhunu daraltan bu süreçlerde politik iki yüzlülüğü en yalın haliyle izleyicinin suratına çarpıyor. Ama başta da bahsettiğimiz gibi bizi açmazda bırakmak yerine sorular ve yeni dünya düzenleri ihtimalini araştıran bu temaya da paralel olarak hurmalar nihayet dükkana ulaşıyor ve ürünler ulaştığında bir yolculuk hikayesi sorgulama noktası haline gelen dükkan, ülkelerinden yıllardır uzakta yaşayan Iraklıların hikayelerini paylaşma ve yeni bağlantılar kurma noktasına dönüşmüş oluyor. Bu işi Mardin merkezde sahiden de ticaret yapılan bir mekanda izlemek hali hazırda çok etkileyici olan bu hikayeye ekstra bir katman sağlıyor. Rakowitz’in hurma için kullandığı “Soru soran bir meyve ve inanılmaz lezzetliydi’.”  cümlesi bu eser için hislerimi özetliyor. 

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Mardin Bienali (@mardinbiennial)

Buna benzer olarak Mardin’in kahvaltı noktalarından ‘Marangozlar Kahvehanesi’nde sergilenen  Thukral&Tagra’nın işi “Ekmek, Sirkler ve Ben” neolibarelleşen Hindistan tarım politikaları eleştirisini ekmeği paylaşmak metaforunu bir oyun haline getirerek sunuyor.  Bu sunumun en çarpıcı yanını da oyun kurallarının yazdığı kağıtların üzerinde gerçekten de birlikte kahvaltı eden insanları seyrediyor olmak oluşturuyor. Kendi coğrafyamızda da son derece aşina olduğumuz gibi yönetimlerin varlığını güvence altına almak için vatandaşlarına ücretsiz ihtiyaç sağlaması stratejilerini son derece eğlenceli ve bir o kadar direkt bir şekilde eleştiren bu iş dünyanın çeşitli coğrafyalarında toplumların ortak dertlerini düşünmeye ve paylaştığımız ekmeğin coğrafi sınırları olmaksızın evrensel bir derdin parçası olduğuna işaret ediyor. 

 

Yükselmekte olan deniz seviyesi 

Elbette evrensel derdimiz yalnızca hükümetler tarafından uygulanan politikalardan öte hangi coğrafi ve sosyal sınıfta olduğumuzdan bağımsız olarak eşiğinde durduğumuz iklimsel felaket. Bu bölümde, gözümüzün önünde olan ama görmeyi mümkün mertebe reddettiğimiz bu gerçeklik son derece çıplak ama bir o kadar da estetik olarak izleyicinin karşısına konuyor. 

Almagul Menlibayeva, “Maveraünnehir Rüyaları” işinde yerlisi olduğu Kazakistan’ın Aral Gölü’nün 60 yıllık Sovyet işgali sırasında uygulanan sulama politikaları nedeniyle yerli halkın Aralkum Çölü’nde yaşamaya itilişini mitolojik bir hikaye ile birleştirerek aktarıyor. Bu son derece sert gerçeklik en yalın haliyle aktarılırken peşine düştüğümüz mitolojik hikayede daha umut dolu ve neredeyse moda filmlerini andıran bir estetikle sarmalanarak kendimizi yabancısı olmadığımız bir görsellikte buluyoruz. Tüm bu hikayeyi bu ekolojik felaket bölgesinde yaşayan küçük bir kızın hayali üzerinden izliyoruz. 

Menlibayeva’nın eserinde gerçekleşmiş bir çevre felaketinin mitolojik aktarımına tanık olurken İpek Hamzaoğlu’nun “Despina” filminde ise gerçeklik ile gelecek arasında geçen bir rüyaya dalıyoruz. Nükleer bir felaketten sağ kurtulan bir genç kızın gözünden ve rüyalarından tanık olduğumuz bu eser, tartışmalı nükleer santralin kurulmasının planlandığı sanatçının memleketi Sinop’ta geçiyor. ‘Düşünce suçu’ nedeniyle düzinelerce düşünür, şair ve yazarın hapsedildiği tarihi kale hapishanesinin bulunduğu Sinop’ta gerçekleştirilen sanatsal araştırma projesinin bir parçası olarak üretilen bu filmde genç kızın hafıza-rüyaları sayesinde bölge tarihini yeniden yazarak yeni umutlar yeşertmesine tanık oluyoruz. 

Başta da belirttiğim üzere bienal temasının en güzel yanlarından biri gündelik küresel dertlerimize ışık tutmasının yanı sıra bu açmazdan çıkabilmek adına bir takım düşünsel pratiklere de yer vererek yeni bir düzen ihtimaline de kapı aralıyor olması. Bu bağlamda küresel ölçekte kendi içimizde (kendi türümüzde) tartışageldiğimiz konuların alanını genişleterek cevabın tam da önümüzde ama bakmadığımız yerde olma olasılığını sorgulayan işlere de yer veriyor.

 

İnsanlardan ötesi 

Jonas Staal, “94 milyon Yıllık Kolektivizm” işinde 635 ila 541 milyon yıl önce karmaşık organizmaların aralarında herhangi bir yırtıcı ilişki olmadan yaşamalarını konu ediniyor. Kapitalist sistemin bize dayattığı güçlü olan kazanır anlayışına zıt olaran paylaşımın esas alındığı kollektivist ihtimalleri sorguluyor.

Deniz Üster ve Burcu Yağcıoğlu ise bu jeolojik dönem araştırmasını daha mikroskobik ölçeğe indirerek “Homo-Scylla” işinde bakteriler arasındaki davranış, sosyal koordinasyon ve iş birliğini inceleyerek hayali bir ihtimal anlatısı sunuyor. İnsanların ve bakterilerin birbirlerinin tabiatlarına karıştığı yeni bir simbiyogenez yoluyla Homo-Scylla’ya dönüştüğü olası bir evrimle insanlığı kendini üstün görme yanılgısından kurtulup diğer tür ve formlarla işbirliğine davet ediyor. 

Rakhi Peswani ise “Ayrılıklar ve Yeniden Birliktelikler” işi ile bizi medeniyetin en başına döndürüyor. İnsanlığı diğer türlerden ayrıştırdığına ‘‘üstünleştirdiğine’’ inandığımız kırılma noktasına; dile dönüyoruz. ‘Bizi üstün kıldığına inandığımız bu iletişim biçimimizin de yeni formları olabilir mi?’ sorusunu Rakhi Peswani,  “Ayrılıklar ve Yeniden Birliktelikler” eserinde son derece anıtsal bir biçimde önümüze seriyor. Birbiriyle alakası olmayacağını düşüneceğimiz form ve imgeler o kadar uyumlu ve bir o kadar büyüleyici bir biçimde sergileniyor ki izleyici incelerken bu yeni iletişim biçiminin ne kadar da olası ve aşina olduğunu hissediyor.  Ve bu noktada izleyici, bu çarpıcı işin tam ortasındayken yeni ihtimallerin varlığını rasyonel olarak anlamaktan öte ezoterik bir biçimde hissediyor.

5. Mardin Bienali, Çimenin Vaadi başlığıyla ele aldığı tüm konularda  içine düştüğümüz bu açmazdan kolektif bir biçimde çıkabileceğimiz umudunu ‘‘yeryüzünün yaralarını yeşil bir örtüyle sarılma ihtimaline dair büyük bir metafor’’ ile yeşertiyor. Tanık olan herkesi düşsel bir önermenin ihtimaline inandırıyor ve yeni bir dünya düzenini yaratmaya davet ediyor. Çokça ihtiyaç duyduğumuz bu umudu içi boş bir pembe çerçeveyle sunmak yerine her zaman her konuda olduğu gibi önce gerçeklikle yüzleştirerek önümüze sunuyor. Kişisel ölçekten küresel ölçeğe tüm dertlerimizle yüzleşmeye davet ediyor.

Siz de yeni bir düzen ihtimalinin peşine düşmek isterseniz bu daveti kaçırmayın, Bienal 20 Haziran’a kadar devam ediyor.

Dipnot: Gönül isterdi ki bu sergi daha fazla kamusal alana yayılarak kapsamını genişletebilse, içinde olduğu şehrin insanına daha fazla dokunabilseydi. Yine de bienalin şehirdeki varlığı pek çok yerel sanatçıya da ilham oluyor, bienal boyunca şehrin çeşitli yerlerinde paralel sergiler yer alıyor. Böylelikle daha fazla izleyici ile buluşma fırsatı yakalayan yerel sanatçıların sergilerini de ziyaret etme fırsatını kaçırmamanızı, sergilerin yanı sıra şehir içindeki ve dışındaki arkeolojik, kültürel, ticari yapıları da ziyaret ederek doya doya büyülenmenizi öneririm. 

Yeni bir dünya düzeni ihtimalinde buluşmak dileğimle,
Deniz

 

Bu büyüleyici deneyimi yaşamamızı sağlayan tüm Mardin Bienali ekibine teşekkürler.

 

 

 

yazıyı oku

YENİ BİR AŞIK: BİRKAN NASUHOĞLU'NA DAİR

Fotoğraf: Can Görkem

Röportaj: İdil Meşe

 

Güçlü kalemi ve dikkat çekici gitar düzenlemeleriyle öne çıkan, jenerasyonunun sevilen şarkı yazarlarından Birkan Nasuhoğlu’yla yakın zamanda yayınlanan “ne çok şey birikti içimde” albümü ve Salon İKSV’de gerçekleşen lansman konseri hakkında iki müzisyen sohbet ettik. Müziğe bakış açısı, şarkı yazarlığı, ilham kaynakları ve müzisyen yaşamı hakkındaki deneyimlerini paylaşan sanatçı, gelecek projeleri hakkında ipuçları verirken genç müzisyenler için de altın değerinde tavsiyeler paylaştı.

 

Albüm çıkalı çok kısa süre geçmesine rağmen lansman konserinde istisnasız herkes şarkıları söylüyordu. Hatta üçüncü, beşinci sesinden koro gibi söylüyordu dinleyicilerin. Konser öncesinde nasıl hissediyordun, bir beklentin var mıydı? Sonrasında nasıl hissettin?

Bu lansman konserim, benim şimdiye kadar en çok ve en uzun süredir hazırlandığım konserim oldu. Görsel tarafıyla aslında çok uğraştık, orada çok kafa patlattık.

 

Sahiden çok fiyakalıydı.

İşte evet, bir şeyler değişti. Arkaya dekorlar yaptık önce; sonra onları kaldırdık sil baştan. Çünkü albümü olabildiğince minimal kaydetmeye çalıştım ben. Tüm konserleri, lansmanı, görsel dünyasını, lyric videoları da öyle olabildiğince yalın tutmaya çalıştık. Lansmanda da biraz böyle bir şey tasarladık ama önüne geçti gibi oldu, sonra elimizdeki fikirleri birazcık kırptık. Ben normalde bilet sayılarını falan önceden hiç öğrenmiyorum. Sormuyorum, söylemesini de istemiyorum kimsenin. Ona göre kendimi konumlandırmak istemiyorum. O yüzden bir beklentim yoktu ama sosyal medyadan insanlardan konseri beklediklerini anlattığı mesajlar bir şeyleri yansıtıyordu aslında. Çok heyecanlıydım. Sahneye çıktığımda zaten ikinci şarkıda falan gözlerim doldu. “Böyle mi geçecek yani konser?” dedim. Çok iyi bir dinleyici vardı. Solo projemde tek başıma akustik gitarla sahneye çıkıp 20-22 şarkı çalıyorum. Böyle sessiz olması lazım insanların, bir bar performansı yapmak için zor aslında. “Tek başıma orada sahnede acaba neler yaşayacağım?” diye çok düşünüyordum.

 

Oldukça kırılgan bir pozisyon.

Evet; her yerde ses sistemi istediğimiz gibi olamayabiliyor, bizim kontrolümüz dahilinde olamayabiliyor. Mekanın akustiğinden kaynaklı aslında, hani ekipman iyi olsa bile en arkadakine bazen kendini iyi ifade edemiyorsun. Aslında ilk günden beri, Salon’u biz bilinçli seçtik, orada yapmak istiyorduk, kendimize ait hissettik; o yüzden bunu başardık her şeyden önce. Seyirci de üçüncü, dördüncü şarkıdan sonra beni baya şaşırttı. Sonrasında ben aktım gittim. Bir de konser sonu içeri gittim, bir daha geri gelmemi, 1-2 şarkı daha söylememi istediler. Bunlar tabii ki müzisyeni motive eden durumlar. Gayet memnunum geceden. Sana da geldiğin için teşekkür ederim.

 

Çok keyifli bir konserdi. Dinleyicinin seninle etkileşimi çok hoştu. Şakalar, soğuk espiriler de yapıldı.

Evet, 1-2 tane yaptım içim rahatladı orada.

 

Tatlı anlardı. Baya havalı görünüyordun sahnede, kıyafet falan…

Valla gömlek diktirdim hayatımda ilk defa. Ben normalde bu tip şeylerden kaçıyorum, biraz fazla süslü gelince böyle hani kendimi ait hissetmiyorum giydiğim şeyin içinde.

 

Rahat ettin mi?

Evet evet; kumaşına, rengine ekiple birlikte karar verdik çünkü; gömleğin modeline de birlikte karar verdik. “Civan” markasıyla yaptık gömleğin modelini de, onlara tekrar teşekkür ederim buradan. O yüzden rahattım, kendimi iyi hissettim. İyi de duydum, teknik anlamda da baya keyfimiz yerindeydi.

 

Sahnedeki ses çok etkileyiciydi. Kilisede söylüyormuşsun hissi vardı. 

Mert Kasap ile hem Yedinci Ev hem de Birkan Nasuhoğlu şarkılarının son dönemdeki, birlikte kaydediyoruz. Hatta benim kilisedeki “Tanrı Türkü Dinliyor” üçlemesini de Mert ile kaydettik. Mert ile hem stüdyoda birlikteyiz, hem itlik serserilik yapmadığımız boş zamanlarımızda genelde sound üzerine konuşuyoruz. O yüzden bunu biz konuşarak hayal ettik; bir de oradaki teknik imkan da bunu yapmamız için bizi teşvik etti aslında. O yüzden aklımızdakini uyguladık.

 

Yalın bir performans yapılan projelerde gerçekten bu tip detaylar öne çıkıyor. Sahnede yapılan seste, teknikte ya da görselde yapılan ufak hamleler gerçekten o performansı başka bir boyuta taşıyor. Bu açıdan gıptayla izledim.

Ne güzel, ne mutlu. Tüm konseri kaydettik. Hem video hem ses kayıtları alındı. YouTube’a kesin gelecek. O yüzden biraz daha ince eleyip sık dokuduk ses tarafını. Herkes şovunu yaptı.

 

“Pandemide, Divan Edebiyatı’na daldım.”

 

Bu albümdeki şarkılar ne kadar sürede, nasıl bir araya geldi? Nasıl bir üretim süreciydi bu?

Aslında “Her Yanım”, “Aşığım Ben” albümdeki en eski şarkılar. “Burada Yaşamak Çok Zor” en yeni şarkı. “Bir Masaldık Sadece”nin gitar riff’i vardı çok uzun süredir, hiç söz yazmayı düşünmemiştim o şarkıya. Onun partisyonlarını biraz değiştirdim, söz yazdım. “Her Yanım” 2014’ten beri var. O yüzden yelpaze çok geniş. Zaten böyle sırasını bekleyen şarkıları yan yana koyunca “Bunlar birlikte çok güzel tınlıyor” dedim. İlk tek tek, single olarak çıkartma niyetim vardı, öyle yola çıkmıştım ama sonra “Albüm mü yapsak?” dedik. O yüzden uzun süredir yerini bekleyen şarkılar da bu albümde kendine yer edinmiş oldu.

 

 

Çok bütünlüklü duyuluyor bir yandan. Nasıl oldu bu iş? Farklı zaman dilimlerinden gelen şarkılar aslında. Bazısı yeni diyorsun bazısı eski. Bu bütünlüğü nasıl sağlayabildin?

Şöyle oldu aslında. Ben 2019 başında solo olarak bir şeyler yayınlamaya başladım. Yedinci Ev’i “Yapmayalım bir şeyler bir süre, hatta belki de hiç yapmayacağız.” diye durdurmuştuk. Ben orada tabii daha elektrikli bir band ile çalıyordum. Beş kişiydik sahnede, kayıtları da bir grup aranjesinde kaydedip öyle yayınlıyorduk, hiç sade akustik yoktu kafamda. Biraz da aslında Yedinci Ev tarafıyla da ayrılması için ben olabildiğince akustik tutmaya karar verdim bu tarafı. Şimdi önümüzde kaydedeceğimiz şarkılarda yine minik dokunuşlar yapacağım, ekstra böyle bir şeyler ekleyeceğim ama band havasında olmayacak hiçbir zaman. Aslında o yüzden, “Her Yanım” hiçbir şekilde bir yere giremedi şu ana kadar çünkü akustik dışında tınlamıyor bu şarkı. Bir band girdiği zaman onu- yani muhakkak yapılır tabii bir şey ama hakkını vermiyordu hiçbir zaman. O yüzden o duruyordu. “Aşığım Ben” de vals, çok düz oluyor yaptığımızda. Ama şimdi burada tek gitarla o vals tadını vermek daha farklı oluyor. “Bir Masaldık Sadece” zaten finger style tavrı var; onu zaten yediremezsin, sadece bir kick girer belki, farklı enstrümanlarla, yine olmaz. Daha çok akustik versiyonunda çok iyi tınlayan şarkılar oldukları için bir araya geldiler aslında.

 

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Birkan Nasuhoğlu (@birkannasuhoglu)

 

Bir diğer fark ettiğim şey bu albümde aşık Birkan görüyoruz, yani aşık geleneğinden alınan bir ilham var sanki. Senin bu albümdeki beslenme kaynakların neydi?

Aslında çok uzun süredir, özellikle pandemide, Divan Edebiyatı’na daldım. Zaten çok uzak değildim, şu an aşırı da hakim değilim ama bir sürü kitap sipariş ettim eve. İşte onlar geldi: Fuzuliler, böyle onların divanları… Birçok şey okudum, kafam da çok karıştı hatta. Aslında “Gül” şarkısının sözlerini yazmak için biraz girmiştim o kanala. Çünkü orada Gül-Bülbül-Diken üçlemesi her yerde olduğu gibi, birazcık onu anlamak için birçok şey okumam gerekti. Sonra yancı olarak da “Başka neler oluyormuş bu dünyada?” diye onlara baktım. Türkülere olan ilgimi de güncel tutmak istiyorum. Bir ara hatta böyle beni takip eden insanlara, genç arkadaşlara böyle bir göstermeliyim; bu değerlerimizi bilmesi lazım herkesin, uzak kalmasınlar gibi kendimde bir sorumluluk da hissetmiştim. Sonra dedim ki “Tamam, çık bu kafadan.” Çünkü gitarla çok da kolay olmuyor aslında türkü yorumlamak. Çok sırıtıyor, her türküyü yapamıyorsun. “Tamam, bir dakika, birazcık hem kendimce yorumlayabileceğim türküleri alayım repertuarıma” diyordum. O sırada zaten Aşık Veysel, Aşık Mahzuni Şerif oralara zaten girdim. Karacaoğlanlar da öyle… O dünya hakkında, olabildiğince okuyarak bilgi edinmeye çalıştım ve onların tavırlarını, hayattaki duruşlarını kendime çok yakın buldum. Tabii ki şehir hayatı yaşayarak çok anlamlandıramıyoruz tam olarak onu, o hayatı yaşamak falan çok kolay değil ülkemizde. Belki benim de büyüdüğüm bir köy olsaydı, şu an “Hadi ben köyüme gidiyorum” deseydim gitarımı alıp, daha farklı düşünebilirdim oraları ama öyle bir alanım da yok.

 

Aslında Birkan, biz de aslında şehir içinde kendi köylerimizde yaşıyoruz bir açıdan.

Kadıköy…

 

Kadıköy’de ya da kendi yarattığın alanlarda, komünitelerde aslında, topluluklarda yaşıyoruz. Bu açıdan “Yeni Aşıklar” geleneğinden Birkan Nasuhoğlu şeklinde…

Ya aslında işte evet. Singer-Songwriter tanımı bence zaten bizde aşıklık biraz. Çok var bizim, sen de öylesin, bizim örneklerimiz fazlaca. Aşık tarafında lanse edilmek daha çok hoşuma gider tabii benim, ama bunu konumlandırabileceğimiz bir dijital platform listesi bile yok yani ülkemizde. Hani işte Folk deyince bambaşka şeyler görüyoruz, işte Country falan…

 

Benim aklıma hep “özgün müzik” demek geliyor. Sonra bakıyorum “özgün müzik” kategorisi altındaki şeyler alakasız.

Evet, Yaşar Kurt’u biliyorsun. Şimdi birazcık Bülent Ortaçgil, Yaşar Kurt benzetmeleri falan yapılıyor bende. Doğru da. Hem çok dinledim onları lise hayatımda, hem de söylemleri de benim böyle ilgimi çekmişti ama devir değişti. Çünkü o zaman gerçekten Düş Sokağı Sakinleri’ne bile gider. Orada bambaşka söylemler var; tavır böyle üç aşağı beş yukarı aynı aslında. Şimdi daha çok insanız, olanaklarımız daha güçlü ve ülkede olup bitenler biraz daha farklı -dünyada daha doğrusu- teknolojiyle birlikte ilham aldığımız değerler biraz daha değişiyor. O yüzden o geleneğin yanında seyretmek beni mutlu eder. Hoşuma gittiği için herhalde böyle devam eder bu iş.

 

“Bir sıkışıklık hissettiğimde bırakıyorum, o takılsın kendi kendine. Ritmini bulduğu zaman geri geliyor bana.”

 

Seni tanıdığım kadarıyla, müzik hakkında çok okuyan, araştıran, kendini besleyen bir insansın müzik ve yazım konusunda. Buna rağmen, hiç ilham tıkanıklığı yaşadığın oluyor mu? Oluyorsa nasıl üstesinden geliyorsun?

Bunu sorduğunda aklıma ilk bu hissiyatı yaşadığım an geldi direkt olarak. Tahmini olarak 2013-2014’teydi. Gerçekten çok uzun süre hiçbir şey yapamadım. Ne yeni bir gitar riff’i bulabildim, ne de bir söz yazabildim. Zaten ben sözleri önceden yazan, yazarak çalışan bir müzisyen de değilim. Sonradan yazıyorum sözleri. Yani aklıma bazen 1-2 cümle geliyor, karalıyorum, ama onların üzerine yapmıyorum müzikleri. Ama gitarda da hiçbir şey bulamadım. Kafayı yiyorum ama. Herhalde “Bitti.” dedim yani, “Bitti.”. Bir de müzikal tarafta çok hareketli bir tarafım da yoktu o zaman, konserlerin olduğu falan… “Sürekli konserdeyim, vaktim yok” durumu da değil. Hiçbir şey yapmıyorum yani. Kafayı yedim, dedim ki: Buraya kadarmış. Bir sabah kalkıyorum, bakıyorum gitara, “Abi,” diyorum “zaten altı tane tel var işte yirmi iki tane perde var falan. Her şeyi bulmuşlar işte, ben şimdi ne bulacağım” diyorum böyle, tamam mı? Sonra diğer gün kalkıyorum “Abi,” diyorum “altı tane tel var, yirmi iki perde var. Ben buradan neler neler yaparım?” falan. Kafayı yedim işte.

Dışarı çıkıyorum, insanların hayatını dinlemeye çalışıyorum; hayatta dışarıda giymeyeceğim kıyafetleri giyip ekmek almaya gidiyorum. İşte ne bileyim, Süperman pijamamla falan. Böyle bir yerlerim gelişsin, ilham gelsin diye çok uğraştım. Sonra o dönem bir kitap okuyordum. Kitabın adını hatırlamamam felaket şu an ama hikaye şu: Kelebeklerden çok hoşlanan birisi var ve bir gün avucunun içine kelebek konuyor. Kelebeğin orada durması ona o kadar haz veriyor ki, orada kalması için elini hareket ettirirse kelebek uçup gidecek, hareket ettirmezse de oradan gideceği korkusu var. Kelebek ne zaman isterse oradan ayrılabilir ama konmuş olması, avucunun içinde duruyor olması aslında onun için en büyük kaynak ve aslında ona en büyük tatmini yaşatan şey. Birazcık duruyor ve kelebek gidiyor, elini de kırpmıyor. Orada böyle bir şeyi çözümledim ben de kendimde ve bunun üzerine gitmedim uzun bir süre. Bir süre sonra böyle yavaş yavaş bir şeyler çıkmaya başladı, daha önce üzerine çalıştığım şeyleri şekillendirmeye başladığımı fark ettim. Yani böyle üstüne gitmeyince, rahat bırakınca o kendi kendine zaten akıyor. Aktığını fark ettim. Bir de mecburiyetim de hiç olmadı böyle, işte sözleşme imzalayıp “Üç şarkı daha yapmam lazım, üç ay kaldı” gibi şeyler yaşamadığım için o üretme baskısını hissetmedim üstümde. Hep de bir şeyler oldu elimin altında. Onu böyle hem merak ediyorum biraz, o tıkanıklığı, bir kere yaşadım bunu, sonra çok kez karşıma çıktı. Sadece baş etmeyi öğrendiğim için daha hafif halledebildim.

 

Ne yapıyorsun mesela tıkanıklık başlayınca?

Bırakıyorum hemen. Hemen bırakıyorum ilgilenmeyi. Üstüne düşmeyi hemen bırakıyorum. Kafamı dinliyorum, spor yapıyorum, yürüyorum… Aşırı yürüyorum ben mesela. Çok yürürüm. Hem kafam çok çalışıyor yürürken.

 

Hakikaten. Çok ilham verici bir şey benim için de.

Aynen öyle. Hem bir şey buluyorsun, bir söz, bir şey mırıldanıyorsun telefona, etrafı izliyorsun falan filan… Çok okumaya çalışıyorum. Bir şey izlemek değil de daha çok okumak böyle geliştiriyor beni. Bırakıyorum sonra ya da başka bir şeyle uğraşıyorum. Diyorum ya sana, “Her Yanım” yıllardır üstüne çalıştığım bir şey. Bırakmıştım, öylece duruyordu yani. “Bir Masaldık Sadece”nin gitarları vardı, hiç aklımda söz bile yoktu. Bu albümde hatta birazcık şey baskısını hissettim: Bizde tarihler var ya işte, şarkının yayınlanması için dört hafta önce yüklemen gerekiyor, o zamana kadar kapak fotoğrafının da hazır olması lazım falan filan. Bunlar böyle ufak sıkıştırmaya başlamıştı beni. Çünkü bazı şarkıların sözleri yok falan. “Bir Masaldık Sadece” eksikti, “Aşığım Ben’in” ikinci verse’ü eksikti. Onları böyle oturup, “Gül’ü” yazmaya çalışıyorum; şimdi “Diken’e” cevap olduğu için “Diken’i” anlatmalı. Akorları da aynı zaten hemen hemen, farklı da tınlamalı falan. Çok yordu da beni aslında. Ama oturup, çalışıp bir şeyler yazmak üzdü de biraz beni mesela. Çünkü ben biraz daha organikçiyim yani. Oturayım, işte çıksın sonra çok kurcalamayayım da onu.

 

Bu da insanın kendi hakkında keşfettiği farklı bir yön oluyor. Bazen o kadar organik giderken bir oturup bakmak gerekiyor, yani farklı bir yönünü görüyorsun bunu yaptığında. Ben bunu Amerika’da çok hissettim. Amerika’da “collab” çalışmalar çok oluyor; böyle Country müzisyenleriyle Rap müzisyenlerini mesela bir araya getiriyorlar, birlikte bir şeyler yazıyorlar ve yazmak için bir ya da iki saatleri var. Çok kısa sürede bir şey üretiyorlar. Böyle bir yönü de var şarkı yazarlığının. Gelişebileceği, müziğe farklı bir şekilde de bakacağı bir yönü çıkabiliyor insanın. Her albümde ya da şarkıda farklı bir şey keşfediyorsun kendin hakkında. 

Evet ya, söylediğin şey doğru. Aslında olgunlaştığımı fark ettim ben de. Çünkü baştan yazmak da başka bir durum ama bir yerler eksikse onu elindeki diğer donelere göre şekillendiriyorsun ya. Hani o konuda da böyle biraz daha geliştiğini fark etmek de motivasyon veriyor insana bir sonraki işler için. Ama dediğim gibi sıkışık hissettiğimde bırakıyorum hemen, üstüne gitmiyorum. Genelde hayatta böyle yapmaya çalışıyorum aslında. Bir sıkışıklık hissettiğimde bırakıyorum, birazcık böyle o takılsın kendi kendine. O bir ritmini bulduğu zaman geri geliyor bana.

 

 

Dinleyicilerden aldığın yorumlar üretim sürecini etkiliyor mu? Dikkate alıyor musun?

Olabildiğince almamaya çalışıyorum. Ama bazen, bazı geceler manyak gibi her şeye de açıp bakıyorum. Oradaki YouTube yorumlarına da bakıyorum, Ekşi Sözlük’e de bakıyorum. Ama bunu çok da sık yapmıyorum. En son ne zaman yaptığımı hatırlamıyorum. Çünkü çok hakim değil de dinleyiciler bizim yaptığımız şeye. Yani ben belki on sene önceki hissimi yazıyorum şu an ya da bir arkadaşımın yaşadığı bir şeyi yazıyorum ama dinleyicilere göre her şeyi biz yaşıyormuşuz, söylüyormuşuz gibi aslında; biz de bu kontrolde olmak zorunda değiliz. Yine de tabii bir tavrı korumaya çalışıyorum. Ama bu da “En çok dinlenen şarkım neymiş bakayım, ona yakın bir şeyler üretmeye çalışayım” değil. İçimden ne geliyorsa yapıyorum. Sadece böyle lansman konserinde de şaşırdığım gibi mesela, insanların konserdeki kadar ilgisini hissetmedim mesela ben sosyal medyada ya da bilmiyorum çok analiz etme gücüm yok belki. Lansmanda anladım yani; geçmiş bir şeyler insanlara, albüm anlaşılmış.  Bir de ben konser adamıyım yani daha çok. Böyle çıkayım sahnede, etkileşimle anlarım, işte gözlerinin içine bakarak anlıyorum.

 

Şarkı yazdığında hemen birine çalmak, dinletmek istiyor musun?

Onu bir ara yakın arkadaşlarıma çok yapıyordum. Sonra böyle istediğim reaksiyonları alamayınca… Ne bileyim, sen heyecanlanıyorsun, gönderiyorsun işte üç gün sonra yorum yapıyorlar falan.

 

Mesela gitarınla hemen yakında birine çaldığın oluyor mu?

Oluyor tabii canım. İşte üstünde çalıştığım iki şarkı var, hemen Yazın’a (Yazın Kaçan) onları çaldım mesela: “Şöyle yapıyorum. Sözleri şöyle oluyor.” diye. Ama o etapta çok paylaşımı çok tercih etmiyorum. Yani bir yere kadar getirdikten sonra paylaşıyorum.

 

Mesela senden çıkıyor ve “Hemen birine çalayım, birine dinleteyim.” gibi bir şey geliyor mu içinden? “Bitirdim galiba” gibi…

“Bitirdim.” diyorsam dinletiyorum, ama yorumlar birazcık etkiliyor. O yüzden hani mesela Mert’e gönderdim 1-2 şarkı mesela, “Ya abi hani, emin olamadım.” falan dedi. Şu an çok iyi gidiyor şarkıların dinlenmesi.

 

Ben de anneme babama hemen dinletiyorum. Hemen gidiyorum çalıyorum böyle.

Ya annem babam hiç tarafsız olamıyorlar. Yakın arkadaşlarım tarafsız olamadıkları için göndermiyorum onlara. Çünkü hani senden geldiği için “Bilmiyorum, güzel ya” falan oluyor. “Burası böyle olsa, şurası şöyle olsa” yorumları da bazen canımı sıkıyor benim. O yüzden bugünlere sizin sayenizde gelmedim ben yakın arkadaşlarım. (Gülüyor) Ama Yedinci Ev tarafından Hazar ile Turgay’a gönderiyorum. Böyle 1-2 dokunuş yapılacaksa beraber yapıyoruz. Bazen hakikaten benim farkında olmadığım ya da tıkandığım yerlerde… Çünkü gerçekten insan ürettiği bir şeye, büyük enerjiyle gelip paylaştığı bir şeye birisinin gelip kafa göz dalarak yorum yapmasını kaldırmak çok kolay bir şey değil. Böyle benim enerjimin düştüğü oluyor.

 

Benim YouTube yorumları okurken oluyor bazen böyle.

Yani işte öyle olursa hiçbir şey yapamıyorsun, anladın mı? O zaman mesela kime göre yapacaksın? Mesela müzik zevkine çok güvendiğin bir arkadaşın vardır, ama senin hedef kitlen değil yani o. Şunu öğrendim biraz da: istediğimi alıyorum yorumlardan. Bir yer var mesela, özellikle “Burası nasıl olmuş?” demiyorum. Genel dinletiyorum, orayla ilgili bir şey söylüyorsa onu alıyorum dikkate…

 

“Genç nesillere deneyimlerimi aktarmak istiyorum”

 

Önündeki planını yaptığın yeni şarkılar var mı, konserler var mı; yoksa tatil, dinlenme kafası mı? Senden bir ipucu alalım. 

Bu sene içerisinde iki şarkı daha yayınlamak istiyorum solo tarafta. Yedinci Ev’e de albüm hazırlıyoruz, orada sekiz şarkı var üzerine çalıştığımız şu an. O ama herhalde önümüzdeki seneye kalacak. Valla tatil… Yani muhakkak yaparım. Ben Mersin’de büyüdüğüm için her yaz kesin bir deniz görmem gerekiyor, bir Ege’ye Akdeniz’e bir yere gidiyorum. Ama tatilde sürekli tatil yapıyormuş hissiyatı da rahatsız ediyor beni. Biraz konserler var, Mayıs sonunda biraz yoğun. Muhakkak bir ara giderim. Ama yeni şarkıları da böyle çok da geç bir tarihe kalmadan… Eylül diğeri de işte Kasım gibi sanki. Öyle bir şeyler düşünüyoruz. Sonra yeni yıl başında da büyük ihtimalle Şubat’ta falan herhalde Yedinci Ev albümü çıkar.

 

Gerçekleşmesini istediğin bir hayalin var mı? Buna doğru çalıştığın -ya da çalışmadığın- ama hakikaten “Şu olsun ya hayatımda” dediğin bir hayalin…

Bizim nesilde böyle birbiriyle yardımlaşma daha fazlalaştı, bizden önce pek yoktu. Biraz “Kim ne yapıyor?” durumu vardı. Ben hep söylüyorum mesela: Rock star nasıl olunur bilmiyoruz, tamam mı? Rock starlarımız çünkü çok demeç vermeyen, çok röportaj yapmayan, çok böyle yakınına dibine girmezsen o hayatın nasıl olduğunu bilmediğin; bir de zaten bir elin parmağını geçmeyen sayıda, hani sektörel olarak. O yüzden ben biraz daha deneyimlerimi aktarmak istiyorum, hani ne yaşadıysam. O yüzden böyle konserlerde, özellikle enstrüman çalan, gitar çalan arkadaşlar gelip bir şeyler soruyor ya da işte kendini anlatıyorlar. Biraz daha konserlerde özellikle sıcağı sıcağına -sosyal medya soru-cevap değil de- daha alandayken konuşmayı, sohbet etmeyi, deneyimlerimi aktarmayı istiyorum. İleride sağlığım el verdiği kadar bu işi yapacağım çünkü, en iyi anladığım iş bu hayattaki. O zaman da sürekli böyle birilerine bir şey anlatıyor durumda olmak istiyorum kendimi.

 

Meet-and-greet gibi mi yani?

O da olabilir. Ama workshop tadında da değil bahsettiğim şey. Daha böyle hayatın içerisindeki deneyimler. Onun dışında tabii ki bolca konser. Çünkü ben konser insanıyım yani bu artık aşırı net. O yüzden olabildiğince güzel, sıcak sahneler. İşte yenilikçi olmaya çalışıyoruz sürekli. Ben kendi tarafımda da, grup tarafında da “Bu konserde yeni ne verelim?”, “Ne yapalım kendimizi geliştirmek için?” diye uğraşıyoruz, düşünüyoruz. Olabildiğince oyunun içinde kalmak aslında en büyük hedefim.

 

 

 

yazıyı oku

EMİR TAHA İLE KÖKLERE YOLCULUK

Röportaj: İdil Meşe

Fotoğraf: Hasan Kuyucu Stilist: Dilara Kırşanlı

 

 

Londra’da yaşayıp üretimde bulunan ve yakın zamanda Universal Music Group ile yolları birleştirmiş, neslinin yenilikçi şarkı yazarlarından Emir Taha ile iki müzisyen sohbet ettik. Emir’le yeni teklisi Kalp Çare Arar’ı konuşurken, müzikal dünyasının yanı sıra, gündelik hayatında nasıl biri olduğuna dair ipuçları da keşfettik. 

 

 

İdil Meşe: Kalp Çare Arar’ı dinlemek çok keyifliydi. Türk müziğini biraz lo-fi, biraz da çağdaş trip hop alt yapısıyla harmanlayıp çok kültürlü ve çok katmanlı bir prodüksiyon ortaya koydun. Sound günümüz müziğine göre oldukça organik duyuluyor. Hatta verse’lerde Hint müziği tınıları bile duydum. Şaşırtıcıydı. Şarkı yazım sürecinde Pablo Bowman ve Sia, Diplo, Labrinth gibi isimlerle de çalışan Detonate ile çalışmışsın. Şarkının son haline geliş yolculuğunu ve stüdyo sürecini, birlikte çalışma deneyiminizi merak ediyorum. Şarkılar nasıl bir ortamda ortaya çıktı?

Emir Taha: Hint etkisini kimse belirtmemişti, ben de o kulakla dinleyeceğim şimdi (güler). Parça şu şekilde çıktı. Pablo, ben ve Detonate üçümüz yazdık bu şarkıyı. Ben şu an Brixton’da yaşıyorum ve buradaki evimizde üçümüz beraber yaşıyoruz. Ben Pablo, Jay Moon ve Danny, dört müzisyen bir evde yaşıyoruz. Üst katta da, çatı katı, küçük bir ev stüdyomuz var. Geçen Temmuz bir gün bir session’ımız oldu, Detonate geldi. Daha önce de çalışmıştık onunla, Part 1’deki Cold parçasını beraber yapmıştık. O sırada da, şu an bakıyorum hatta, odamda bir bağlama vardı. Aslında Kuzey Londra’da bir bağlama atölyesi buldum. Orda Aydın abi ile tanışıp bayram seyran zamanlarında ona gider oldum, ailesiyle de tanıştım bu zamanlarda özellikle, çok iyi geldi. Beraber bağlama yapıyoruz, aynı zamanda çalmayı da öğretirken, ordan gelişen bir ilgi oldu. Odamda duran bağlamayı da o ödünç vermişti. Session günü bağlamayı görünce yukarıya çıkarayım belki şarkılardan birine girer diye düşündüm. Pablo gitarı eline aldı, ben bağlamayla o riff’i çalmaya başladım, bütün şarkı riff’in etrafında oluştu diyebilirim. Detonate Labrinth’le sıklıkla çalışıyor, ikisi bana şunu anlatırdı. Londra’da Türk komünitesi oldukça büyük olduğu için, ikisi de küçükken Kuzey Londra’da yaşıyorlarmış ve beraber büyümüşler, ve Türk müziğini çok dinlemişler bu süreçte. O yüzden Detonate’in de öyle bir bağı var. Anadolu rock ve Anadolu psych’ın çok seviyor, büyük fanı. Öyle olunca ben ona bazı şarkılar dinletiyordum, bir tane loop pack buldu, Anatolian groove’la, o onu yükledi arkaya ve synthesizer’a geçti, ben bağlamada, Pablo gitarda, şarkı melodisi yavaş yavaş oluşmaya başladı. 

 

 

İdil: O halde öncelikle şarkının alt yapısı ortaya çıkmaya başladı, sonra sen üstüne söz yazdın. Bir grup sinerjisi oluştu.

Emir: Kesinlikle. Ben genel olarak yalnız olduğumda fikirleri yazarım, sonra stüdyoya götürürüm. Ama genel olarak o fikirleri hep B planı, yani beni düştüğümde kurtaracak bir net olarak görüyorum. Fikirlerimi hem telefona, hem deftere not alıyorum.

 

“Klipte, baskı ve kaybolma hissini vermek istedik”

 

İdil: Peki kalbin en çok neyin çaresini arıyor? Şarkının hikayesini yazarken neyden ilham aldın, hangi duygularda gezindin?

Emir: Yazdığım zaman, vize başvurusu zamanlarında, artık his olarak zaten buraya artık zincirlenmiş olma hissi vardı üstümde. Belki pasaportum olsa o an kafam hemen gitmezdi Türkiye’ye ama yine de o his, sanki burada kaldım hissi, o zaman dinlediğim şeyler, tabi gurbet türküleri falan dinliyorum ama belki o acının onda birini bile çekmiyorum, o gurbet yarasına bakınca, onların ne kadar derin şeyler olduğunu, ben de yeni yeni anladım bu süreçten sonra. Evimi, arkadaşlarımı, ailemi çok çok özlediğim bir dönemdi, biraz duygularımda kaybolmuş hissediyordum. Burada çok anlaşılmıyor hissediyordum. Burada sonuçta yaşadığım arkadaşlarımla ana dilimi konuşmuyorum. Öyle olunca tam anlatamıyorum ve tam anlaşılamıyorum, artık enerjimin bittiği zamanda tutunma çabasından ilham aldım diyeyim. Hani yüzüne bir gülüş koyup aslında hayata devam etme, bi şekilde ilerleme. 

 

İdil: Bu gerçekten böyle, ben de mesela New York’ta yaşarken böyle hissetmiştim. Daha önce Almanya’da yaşıyordum ve bir zamanlar da Kuzey İrlanda’da ama o zamanlar böyle çok eğleniyordum, keyifliydim. Ne zaman ki insan zorluğa düşüyor, uzun süre kalması gerekiyor, o dönüşüm sürecinde hakikaten birçok duygu ortaya çıkıyor ve gerçekten anlattıklarınla çok bağlantı kurdum. New York’a gidene kadar hep İngilizce sözlü şarkılar yazıyordum, New York’tan sonra full Türkçe şarkılar yazmaya başladım. 

Emir: O kadar ilginç ki mesela bunu söylemen! Ben de geçen bunu söyledim burada. Kalp Çare Arar aslında çok trajikomik bir olay çünkü ben buraya geldim ve Universal ile imzaladım işte ve herkes benden artık Avrupa-centric şeyler bekliyor, ben ise yüzde sekseni Türkçe, bağlamalı bi parçayı Single yapıyorum. 

 

İdil: Stratejik olarak mı yapıyorsun bilmiyorum ama YouTube kanalında çoğunlukla ses kayıtlarını paylaşıyorsun, audio dosyaları var genelde ve son şarkında oldukça dikkat çekici görsel bir dile sahip bir kliple dinleyicilerinle buluştun. Kalp Çare Arar’ın klip sürecinden bahsedebilir misin?

Emir: Ben genel olarak görsel dünyamda, her şeyde biraz kontrol sahibi olmak istiyorum. Özellikle burada çalıştığım, Türkiye’de değilim şu an, Londra’da çalıştığım insanlarla da genel olarak kültürümü içine eklediğim videolar yapıyorum. Kalp Çare Arar’da böyle değildi, o yüzden daha rahat hissettim ama diğer videolarda kültürü masaya getiren kişi tek ben olduğum için, orada çok daha tedbirli olmam gerekiyor. Özellikle sevdiğim yerlerini getirmem gerekiyor, bunun sorumluluğu full bende oluyor, orda kesinlikle zorlanıyorum çünkü bensiz de olmasını istemiyorum projenin. Bu klipte biraz daha rahattım çünkü aslında vermek istediğim duygu belliydi. Duygularımda karmaşık olma durumu, video’da aynı literal meaning olarak değil de, biraz daha aslında ben kulüpteyim, bir yerden bir yere gidiyorum ve belki anxiety’lerim, insecurity’lerim durmadan beni avlamaya çalışıyor. O baskı, kaybolma hissini vermek istedik. O şekilde oluştu. Freddie Wright adlı bir yönetmendi çalıştığımız.

 

İdil: Daha klipler yapacak mısın yoksa daha böyle audio release gibi mi gidecek? Başka görsel projelerin var mı?

Emir: Kesinlikle, kesinlikle var. Covid zamanından dolayı elimden geldiğince bir şeyler yapmaya çalıştım, belki görmüşsündür. Kendine Gel’i falan, hatta karantinada evimde Instagram’dan bir video yapmıştık, elimden geldikçe yapıyorum fırsatım oldukça. Seviyorum çünkü müziğin etrafında bir şeyler üretmeyi. Belki daha çok visual olarak enteresan şeylerle dolu, storyline’sız videolar olabilir, estetik olarak daha ilgi çekici olan. Ama kesinlikle daha fazla videolar gelecek.

 

İdil: İngiltere’de yaşayıp müzik üretmek nasıl bi yolculuk? Zorlandığın zamanlar oluyor mu diyeceğim ama oluyormuş, ama iyi ki dediğin anlar da oluyordur heralde. Oradaki deneyiminden bahsedebilir misin?

Emir: Tabii, gerçekten dünya insanı gibi hissettiğim nadir yerlerden biri burası. Zaten binlerce kültürün olduğu yer, zaten yaşadığım yer Brixton, 60’larda Karayipler’den gelinmiş, inanılmaz bir kültür oluşmuş, her tarafta kültür olan bir yer. Mesela ben Amerika’da da yaşadım iki sene, kendim için değil, başkalarına şarkı yazdığım bir dönem oldu. Londra’da evde gibi hissettiğim kadar hiç hissetmedim Amerika’da. Çünkü burada dediğim gibi bağlama atölyesine gidebiliyorum, burada bir komünite var, evimde gibi hissedebileceğim. Biraz Berlin’e benziyor bir bakıma, o yüzden Londra’yı çok seviyorum, müzik yaptığım, 18 yaşından beri stüdyoya girdiğim arkadaşlarımla şimdi beraber yaşıyorum. O yüzden burası ev gibi oldu diyebilirim bir bakıma.

 

“Korkmamalı insanlar denemekten. Çünkü bu musluk gibi bir şey. Açtığınızda ilk çamurlu su geliyor akıyor akıyor, sonra berraklaşıyor ama herkesin çamurlu suyu bir çıkarması gerekiyor. O yüzden yazmaya devam.”

 

İdil: 20’li yaşlarının başında müziğinden bahsettirmeyi başardın, devam da ediyorsun. Kendi şarkılarını yazıp söylemeye başlamış, yayınlamaya karar vermiş ve müziğini global sahneye taşımak isteyen sanatçılara kendi deneyiminden yola çıkarak neler önerebilirsin?

Emir: Şöyle, benim için mesela gözümün açıldığı bir an vardı, o an da Kendine Gel’i yazdığımız gündü. Kendine Gel gününde ben şöyle dememiştim, ya hadi Türkçe de, İngilizce de koyalım böyle olsun, bugünkü session gibi bir karar alarak girmemiştik işe, aslında ben sanki yıllardır Türkçe söyleyeceğim yerlerde kendime geçişi bloke edip İngilizce söylüyordum ya da bu şarkı tamamen Türkçe olmalı diyip kendime kurallar koymuştum. Kendilerine geçişlere izin vermelerini tavsiye edebilirim. Hiçbir şeyden korkmamayı… Mesela şu an atıyorum, nazar boncuğu diyelim. 10 sene önce aslında ne kadar babaanne, dantel bir unsur gibi görülüyorken, şu an aslında popüler kültürün çok büyük bir parçası oldu “evil eye”. O yüzden aslında bazı şeylerden, üzerindeki algıdan yola çıkmayıp, kendin ne düşünüyorsun bununla ilgili, bunu sorgula. Sana garip gelen şeyleri de yap, her köşeyi dene ve bir yerde o doğru hissin geldiği zaman, onu daha çok yap diyebilirim yani tavsiye olarak. Ama korkmamalı insanlar denemekten. Çünkü bu musluk gibi bir şey. Açtığınızda ilk çamurlu su geliyor akıyor akıyor, sonra berraklaşıyor ama herkesin çamurlu suyu bir çıkarması gerekiyor. O yüzden yazmaya devam.

 

İdil: Seni daha yakından tanımak isteyen bir insanla bir gün geçirecek olsan, nerelere götürürdün, ne yapardınız birlikte?

Emir: Neler yapardık ya açıkçası bu aralar hayatım o kadar sıkıcı ki birilerine ne gösterirdim bilmiyorum, tek yaptığım şey müzik şu an. Dışarı falan da çıktığım yok. Stüdyoya davet eder, güzel bir yer ayarlardım ona. Büyük ihtimalle büyük zamanı stüdyoda geçirirdik. Burada bir bilardo pub bulduk, her akşam gittiğimiz, oraya giderdik, güzel bir bilardo oynardık. Londra’da olsak Gordon’s Wine Bar diye bi yer var gittiğim, oraya giderdik belki bir şarap içerdik. Yemeğe de Green Lanes’e gidip Antepliler restoranında güzel bir yemek yerdik.

 

İdil: Harikaymış. Turkish London experience!

Emir: Aynen öyle! O kadar ilginç ki ben olsam buraya hiç geldiniz mi bilmiyorum ama burada Green Lanes’de Türkiye’de hiç görülmemiş şeyler de var. Antepliler restoranında mesela bir tarafta kebap, bi taraf sırf döner ve bi taraf sadece künefe odaklı, orda sadece künefe yiyorsun.

 

 

View this post on Instagram

 

A post shared by emir taha (@emirtaha)

 

İdil: Şarkılarının yanı sıra imajın da aslında dinleyicilerinin çok beğenisini topluyor, hem sokak stiline hakim bi imajın var, etnik detaylarla tamamlıyorsun. Gardrobunda olmazsa olmazın nedir?

Emir: Söyleyeyim, Go to outfit’im tamamen şu. Kanada’da ikinci el bir kayak giyim mağazasında bulduğum bol bir siyah eşofman altım var, onu çok seviyorum çok rahat. Benim aslında “go to outfit’im” bu Kalp Çare Arar’ın kapağında olan şeyler. Siyah bucket hat’imi alırım, adidas sarı siyah ceketimi giyerim, işte tamam. O ben olurum yani.

 

İdil: Son zamanlarda kendi jenerasyonundan seni müzikal olarak heyecanlandıran sanatçılar var mı, kimlerdir bu kişiler?

Emir: Türkiye’den Ezhel’i çok seviyorum, umarım Berlin’e gittiğimde de görüşürüz onla ya da o gelirse buraya. Lin Pesto’yu seviyorum, başka yenilerden mesela Seda Erciyes’i seviyorum, o iyi. Rap’ten Baneva’yı ve Şam’ı seviyorum. Baby Keem’in bence yeni albümü çok iyi, Brockhampton’ı çok seviyorum, hatta bu akşam bir konserleri var ve bu akşam son konserleri, grup olarak ayrılacaklar, son konserlerini yapıyorlar. Belki gidebilirim, bakacağım.

Başka kim var… Bir tane yeni birini buldum, onu söyleyeceğim, telefondan bakıyorum ismine, sizler de hatta bakın artist playlist’i çok ilginç. İlginç bir ismi vardı. Yeule! Yeule diye birisi, 3 boyutlu dijital bir artist gibi ama aynı zamanda gerçek birisi. Yani sound dizaynı falan da çok iyi albümün, son albümünü dinleyin. 

 

İdil: Prodüktör olarak beğendiğin kimler var?

Emir: Tainy diye birisi var LA’da, Rosalia ve The Weeknd’in yeni şarkısını produce eden.

 

İdil: Ne şarkı ya hakikaten.

Emir: Harika değil mi?

 

İdil: Ateş ediyor.

Emir: İnanılmaz. The Weeknd’in melodisi de ilginç yani o girişi falan, altyapısı da çok iyi. Hatta o yüzden Tainy’e Kalp Çare Arar’ı gönderdik çıkmadan iki ay önce falan, çok sevmişti. LA’ye gittiğimizde belki birlikte gireriz stüdyoya. Al Shux diye birisi var, çok seviyorum ama benim favori prodüktörüm Jay Moon ve hemen aşağı katımda.

 

İdil: Dünyada herhangi bir müzisyenle bir proje, işbirliği yapma şansın olsaydı bu kim olurdu?

Emir: Kendrick diyorum.

 

“Barış Manço bana çok ilham ve heyecan veriyor”

 

İdil: Müzik yolculuğunu en çok etkileyen, daha çok üretmeye teşvik eden bir anını paylaşabilir misin? Geçmişini düşündüğünde, böyle “bu beni etkiledi” dediğin bir müzikal bir olay?

Emir: İlk başta beni müziğe yönlendiren, bunu rahatlıkla söyleyebilirim, Barış Manço. Gerçekten benim dinleyerek büyüdüğüm insan. Aynı zamanda bence Türkiye’den nadir sanatçılardan birisi çünkü onun sırf müziği, değil aslında düşüncesi… Müziğe, düşüncelerini aktarabildiği bi kanal olarak bakmış her zaman ve etrafında bir dünya kurmuş. Giyimiyle kuşamıyla olsun, şarkılarıyla, mesela şarkıları var ya kol düğmeleri, domates biber patlıcan, kendi kriterine kurduğu anlamlarla bir dünya sunuyor. Bana çok ilham ve heyecan veriyor, onları dinledikçe mesela şu an bile albümlerini dinledikçe yaa diyorum. Mesela 2023 albümünde “2023 yılında kaya gibi biri gelecek” diyo acaba diyorum o ben miyim… (gülüyor) Ben mi acaba ayak izinden yürüyorum onun falan filan. O bana çok ilham veriyor diyebilirim. Her dinlediğimde küçüklüğümden beri çok heyecanlandırıyor ve müzik yapmaya teşvik ediyor beni.

 

İdil: Emir Taha dinleyicilerini yakın gelecekte ne bekliyor?

Emir: Yakın gelecekte yeni müzik bekliyor. Bu arada vizemin çıktığı haberi geldi, elime ulaşacak kartım, o yüzden ay sonu Türkiye’ye geliyorum. Şey istiyorum, formatını henüz bulamadım, nasıl yaparım bilmiyorum ama sadece ben ve gitar, insanlarla buluşup küçük show’lar yapmak ama show demek istemiyorum ismine. Sadece beraber olabileceğimiz böyle yerler diyeyim. Şimdiye kadar olan her şeyi ben bir ekran üzerinden gördüm. Şarkılar çıktığından beri bir kere bile duymadım, şarkının adını veya birilerinin nasıl işte bağlandığını ona. Bir çiğ köftecide duydum İstiklal’de. O an bir mutlu oldum ama tek isteğim şu an en yakın zamanda insanlarla buluşabilmek, bağlanabilmek, küçük show’lar. Haziran’da belki yavaş yavaş festivaller… Bu yaza doğru Türkiye’de büyük bir show da yaparız diye tahmin ediyorum.

 

yazıyı oku

ATLAS

Fotoğraf: Burçin Ergunt

Röportaj: Gümrah Şengün

 

Ruhumuzu besleyen sanatçılar, insanlar ve dostlar komünitesinde en etkileyici ve yaratıcı isimlerden biri Ekin Bernay. Ekin Performistanbul sanatçısı, dans ve hareket psikoterapisti. Geçtiğimiz hafta Londra’nın en prestijli müzelerinden biri Victoria ve Albert Müzesi’nde “Friday Late” programı kapsamında uzun zamandır üzerinde çalıştığı 33 dakikalık “Atlas” performansını sergiledi. Müzenin içerisinde yer alan Raphael’in binlerce yıllık halı karikatürlerinin sergilendiği alanda gerçekleştirdiği performansın haberini aldığımız günden beri Ekin’in ne üreteceğini merakla bekliyorduk ve sonunda Atlas’ın hayata geçiş hikayesini Ekin’den dinliyoruz. Tabii performans öncesi buluştuğumuz Ekin tüm bunları anlatırken, “Atlas” henüz V&A Müzesi’nin Raphael Court alanında, Sistine Şapeli’nin neredeyse birebir replikası duvarları arasında hayat bulmamıştı. Ama Ekin bugüne kadarki en özel performanslarından biri olacağı konusunda oldukça emindi, biz de öyle…

 

Günün nasıl geçiyor? Bu şu an önemli bir soru çünkü çok yakında “Atlas” performansını gerçekleştireceksin. Öncesinde zamanını nasıl geçiriyorsun merak ediyorum. Böyle bir performansa hazırlık sürecinde neler oluyor?

Evet biraz kaotik diyebilirim şu an her şey. Sabah önce float terapisine gittim. Çünkü hakikaten omurgayla ilgili olduğu için bu performans, bu terapi için iyi bir zamanlama diye düşünüyorum yani ağırlığını hissetmemek vücudunun. Gerçekten 1 saat boyunca suyun içerisinde kalıyorsun ve sonunda çıktığında bütün ağırlığını tekrar hissediyorsun, hatırlıyorsun. O yüzden doğru bir zamanlama oldu. Biraz performans hazırlığı gibiydi. Oradan sonra eve geldim ve işte bir kasa ile bu Atlas’ın içerisine oturduğu mermerler geldi. Sonra gittim çekiç aldım. Çünkü kasayı açmam gerekiyordu. Bir yandan Burçin’le fotoğrafları konuştuk. Bir yandan Florence ve Abi ile görüşüyorum iki farklı yerde kıyafetler yapılıyor. Son detayları belirliyoruz. Sonra akşam da koro provasına gittim. Koro üyelerim ile birlikteydim böyle doğu Londra’da bir yerde. Stüdyoya girdim bir reggea şarkısı kaydediliyor falan…

 

 

Herkes seni performans öncesi bir ritüelde zannediyor olabilir ama öyle bir şey yok galiba sen çok yoğun bir tempodasın.

Evet keşke öyle olsa. Aslında olması gereken şu an benim baya böyle kapanıp bambaşka bir halde olmam. Ama her şeyi bir araya getirmeye çalışıyoruz. Çok imkansızlıklar içerisinde hazırlandığı için her şey ve V&A ne kadar büyük bir enstitü olursa olsun ben sürekli çıtayı ve beklentileri yükseltmeye çalışıyorum. Kendimle ilgili bir problem aslında. Daha minimal ve farklı performans da olabilirdi. Ama böyle olması gerekti. Yani bu sefer böyle olması gerekti. Çok geleneksel olarak yapılan bir şey değil aslında performansta bu kadar her objenin, alandaki her şeyin bu kadar detaylı bir şekilde önceden çalışılması. Bir sürü heykel diyebileceğin obje var mesela içerde, o çok klasik olan bir şey değil.

 

 

Bütün bu detaylara geçmeden önce şunu sormak istiyorum. V&A ile nasıl bir araya geldiniz?

Aslında iki sene önce konuşmaya başladık. Tate performansından önceydi. O zaman saçla ilgili bir şey sunmuştum onlara ama müzenin obje korunmasıyla ilgili kurallarından dolayı teknik sebeplerden o performansı orada yapamadık. Sonra iletişimde olalım demiştik. Sonra Tate’in hemen arkasından tekrar konuşup, yapabiliriz hadi hazırız gibi bir noktaya geldi. Belki hepsi bir taş, o onu o onu besliyor. İnsan böyle yaptıkça da bence daha çok alanlar açılıyor. Belki önceki film olmasa V&A yine olabilirdi ama belki Raphael Court içerisinde olmazdı. Oradaki en istediğim alana sahip oldum.

 

Peki “Atlas” fikri nasıl ortaya çıktı? Bu performans için ne kadar çok araştırma yaptığını biliyorum. Nasıl bi fikirle yola çıktın ve nereye evrildi bu fikirler de işler bu noktaya geldi?

Şubat ayında ben ilk bu performans üzerinde çalışmaya başladığımda aslında bir film olacaktı. Omurgaya bakıyordum. Omurga beni çekti. Her şey bütün bilgi oradan akıyor. Acaba bunun içerisindeki bu sinyaller bu kodlar ne? Nereden geliyor? Simülasyon muyuz? Gerçek miyiz? Ama biliyoruz ki orada bir sinyal var. Kafatasını taşıyan ve kafatası ile vücudun diğer taraflarını bağlayan, komutlar veren. Sanki bir elektrik sistemi gibi bir şey hayal ediyorum onun içerisinde. Özellikle bu hayatın daha simülasyon olduğunu düşündüğüm zamanlarda. Ama ben omurgayı araştırırken en son Eylül ayında buraya geldiğimde karantinada daha detaylı bakmaya başladım. Bu arada aylarca araştırdım farklı farklı yerlerden. Ama karantinada böyle beden, kemikler tek tek incelerken annemle konuşuyordum “vücuttaki en güzel kemik nedir?” diye. Annem ve babam doktor oldukları için onları biraz eşeledim bu süreçte. Annem atlasla axis kemiğinin omurganın ilk iki kemiği olduğunu ve tıp okurken masasında bu ikisinin durduğunu anlattı. Bütün omurgada özel isim sadece bu iki kemiğe verilmiş. Bunun bu romantik tarafı da beni çok çekti ve atlas fikrini oradan çekip çıkardım. 

 

 

Omurgaya bu kadar odaklanmanın sebebi neydi?

Sezgisel. Bedeni düşünüyorum. Hep böyle bir şeyi merak ediyorsun. Ben neredeyim, ne hissediyorum? Belki dans geçmişimden ötürü sürekli bedenle çalıştığım için. Sezgisel oldu diyebilirim. Ben ilk başlarda bu performansın ormanların içerisine girip oralarda kaybolacağını düşünüyordum ama beden hep kendine çekti beni. Şimdi fark ediyorum ki aslında pandemi sonrası bu süreçte benim kendi ölümümle yüzleşmemle ilgili bu performans. O içimdeki kemikleri görmek, dışına çıkarmaya çalışmak. Bu performansta bir çok an var. Doğum ve ölüm yolculuğum ve belki sonra neye dönüştüğüm var. Bir cenazeyi andıran bir bölümü var. Biraz hani ben de gideceğim ve bu da geçici hissi. İçimdeki şeyler dışıma çıkacak. Şimdiden içimdeki kemikleri bir parçam olarak sahipleneceğim. Herkes belki farklı yerlerde ve sıralarla hissedecek bu hisleri, bilemiyorum. 

 

Orman bilgeliği ve tasavvuftan ödünç aldım dediğin fikirler bunlar mıydı?

 Şöyle, ormandaki ağa bakıyordum. Dış kabuk fikrini düşünüyordum. Ağaçlara baktım. Karşı bahçede bir ağacı kestiler, ben kütüğü eve taşıdım falan. Sonra kendi röntgenimle onu kıyasladığımda ne kadar benzer olduğumuzu fark ettim. Ağaçlara ne kadar benzeriz? Ormana ne kadar benzeriz? Orman kendi içerisinde o kadar güzel çalışan bir sistem ki. Oralara ilerleyeceğimi düşünüyordum ama sonra insana bakmaya başladım. Bir ağacın bilgeliği ve bir insanın ilkelliği arasındaki ayrımı düşünürken yazın orman yangınları oldu. Sonra onlar öyle yanınca bunu ne kadar bedenimde hissettiğimi fark ettim. Şu an bunu direkt orman yangınlarıyla ilgili yapmayacağım çünkü bu çok taze bir yara. Ama biraz daha nasıl birbirimize bağlanabiliriz? Nasıl orman gibi çalışabiliriz? O zaman neyi fark etmeliyiz? Ben ve öteki çok da farklı değil. O kadar bölünmeye kodlandık ki, bu sistem o kadar öyle çalışıyor ki. Ben bunu biraz kırmak istedim. Özümüze bakarsak, içimizde bir kemik var ve bunlar dışarıya çıkacak. O yüzden sanırım ormandan çok insanlara odaklanmam bu şekilde geldi ve insanlardan tekrar bu atlas fikrine geçiş yaptım. Ama tasavvufla ilgili de hep konuştuğum arkadaşlarım var, fikir aldığım insanlar var. Onlar da bana işte aslında bunun içerisindeki bazı örgülerin ne kadar tasavvufla paralel olduğunu anlattılar. Onların söylediği güzel kelimelerle anlatamayacağım için anlatmaya çalışmak istemiyorum öyle ama yaptığım birkaç konuşmam içerisinde aslında öz, mana ve hakikatle ilgili bazı şeylerin olduğunu gördüklerini söylüyorlar. Ben de öyle inanıyorum. 

 

Senin de yazdığın bir dize var değil mi?

Evet var. Galiba orada da biraz saklı. Geçiciliğimle ve arayış içerisinde olmakla ilgili. Yani kabul etmeye çalışıyorum, geçecek bu. Maalesef.

 

“Aynaya bakıyorum ve geçicilikle yüzleşiyorum.
Verebileceğim tek şey dürüstlüğümdeki hayatım.
Yaşamak yalnız ama yine de sevgi dolu.
Bu benim, devam ediyor, arıyorum.”

 

Performansta kullandığın şarkı, en eski müzik kompozisyonlarından biri olan bilinen Seikilos Yazıtı’ndan geliyor. Bu fikire nasıl bağlandın?

İşte tamamen kazırken, o kazıma içerisinde, aslında direkt müzik arıyorum gibi bir arayışla çıkmadı. O da böyle yine bir keşif anıydı. Bazen ben böyle bir şeyi araştırırken çok başka şeylerin içerisinde kayboluyorum. Oradan da karşıma yine bambaşka bir şey çıkıyor. Merak ettim yani dünyanın en eski melodisi ne? Çünkü belki kendi geçiciliğime de bu paralel bir şey. Yani hepimizin. Dünyanın en eski melodisi Aydın’da bir mermere kazılı bir şekilde bulunmuş ve kimse bu melodiyi bilmiyor. Melodi ve sözleri olan o full kompozisyon, o beste bizim topraklarımızda bulunmuş bir şey ve bir ara böyle bir saksının altında falan duruyormuş. Gidip onu kurtarmışlar oradan. Bu melodi o notasyonlarıyla orada ve sanki herkes bunu bilmeli diye düşündüm ve biraz da o yüzden bu hikayeye onu da taşımak istedim. Hepimiz onu mırıldanabilmeliyiz gibi geliyor, eğer en eski melodi buysa orada da önemli bir bilgi var yani müzik bence çok önemli bir sanat formu ve ciddi bir kodlama, çok güzel bir kodlama. Her şey bedenimizde, böyle frekanslarımızı değiştirebilecek bir şey. O yüzden onu kendime bir mesaj olarak aldım ve bir mezar taşının üzerine yerleştirmek istedim. Bu melodi aslında Seiklos’un yazmış ve hediye etmiş olduğu bir şey. Başında başka bir bölüm daha var benim daha kullanmadığım ama bu Seikilos taşı ben bir imgeyim diyor. Geçici aslında bu değil. O yüzden sanırım bir yandan ileriye bakarken bir yandan da olduğumuz ana bakabildiğim bir şeyleri çekip çıkarıp performansa dahil etmek istedim.

 

“Yaşarken parla
Hiç korkma
Hayat sadece kısa bir süre için var
Ve zaman, hakkını talep ediyor”
Seikilos Epitaph

 

Ama sen bu melodiyi yeniden düzenliyorsun değil mi? 

Evet. Anna Lann benim daha önce çalışmış olduğum sanatçı bir arkadaşım, bunun için orijinal bir beste yaptı. Ama içerisinde Seikilos melodisi de var, melodi zaten çok kısa. Onu olduğu gibi duyuyoruz. Ama daha sonra performans anında canlı bir koro ile farklı insan seslerinin yorumlarını da duyuyoruz. Başka bedenlerden bunun çıkış anına şahit oluyoruz.

Bence bu da onu daha böyle gerçek yapan bir şey. Çünkü mermere kazılı hali zaten var. Seikilos yapıtından ilhamla bu mermerin aynısını “Atlas” performansı için yeniden ürettirdik. Design Elements Co. müthiş bir destekle bize Denizli’de bunları üretip, ne istersek sanki çok kolaymış gibi gerçekleştirip evime kadar yolladılar. O kadar güzeller ki. Ve ben onun üzerinde yatacağım. Böyle mermer bir yatak var. O yatakta olduğu haliyle bu yapıtı onore edeceğiz. Yani Seikilos’un bıraktığı haliyle. Ama bir yandan da bu melodiyi, şu anda yaşayan bedenlerle binlerce yıl sonra nasıl söylerdik, nasıl paylaşırdık diye düşünerek, kendimizden bir şeyler katarak tekrar söyleyeceğiz.

 

V&A’e tüm bu malzemeleri getirebilmek konusunda hiç zorluk yaşadınız mı?

V&A’in belirli kuralları var. Her şeyi çok ciddi bir şekilde inceliyorlar. Tabii ki, doğal olarak, yani orası belki de dünyanın en önemli koleksiyonlarından bir tanesine sahip olan bir müze ve Rafael Court’unun kendisi de öyle. Yani benim olduğum oda, Raphael’in 16. yüzyıl’dan kalan yedi büyük duvar halısı karikatürünün yer aldığı bir bölüm. Yani, o yüzden oraya koyduğumuz en ufak bir şeyi onaylatmamız gerekiyor. Bakteriler olur mu, bu alana yayılırlar mı, eserlere bir zararı olur mu gibi bir sürü detay düşünülüyor. Mesela şu an, her mermer parçası 12 kilo ve totalde 60 kilo ama ilk planımızda her biri 60 kilo böyle 300 kilo falan gibi bir şey olacaktı. O zorluyordu, o yüzden hafiflettik. Ya da belirli şeyler yaparken, mesela organik malzemelerin müzeye girmesiyle ilgili kurallar var. Yine güvenlikle ilgili bir sürü kurallar var. Kullanmak istediğimiz maskelerle iligili güvenlikle konuşmamız gerekti. Her şey böyle çok ileri geri ciddi bir çalışmayla ilerledi. Aslında Şubat ayından beri olsa da çok yoğun olan çalışma Eylül’den beri devam ediyor çünkü proje bir fiziksel performansa o zaman dönüştü. O yüzden oradan sonra tamamen form değiştirdi ve bütün kurallar değişti ve tekrar düşünmemiz gerekti. 

 

 

Peki V&A “Friday Late” kapsamındaki diğer performanslarda da bu kadar detaylı prodüksiyonlar hazırlanıyor mu?

Benim gördüğüm kadarıyla pek böyle olmuyor. Biraz daha anlık, “happening”ler şeklinde. Mesela bazı müzik performansları, workshoplar ya da daha dansa yakın bulduğum şeyler de gördüm orada. Ama biz bu alanı zor elde ettik. Yani böyle yerlere girmek, Türkiye’den gelip burada zor. O yüzden hiçbir zaman böyle hafif bakmadık konuya. Öyle olunca da bu alan bize eğer hayatta bir kere verilecekse, nasıl en iyi şekilde değerlendirebiliriz fikriyle ilerledik, yani benim için önemli olan oydu. Yani bu alanı işgal etmek. İşgal etmek için de çok daha kolay olacak olan şey belki bir ışık altında çok daha sade bir fikirle ilerlemekti ama en derin etkiyle nasıl yapabiliriz diye düşününce böyle bir şey çıktı ortaya bu sefer. Böyle olunca da biraz ciddi bir prodüksiyon gerekti. İşte bazen böyle çıkan iş bizim niyetlerimizin önünde ilerliyor, sonra biz onun peşinden koşuyoruz. Biz dediğim tabii ki ben ve projede benimle birlikte olan herkes. Bu eserde bana inanarak benimle birlikte çalışan çok insan oldu. O yüzden herkese çok minnettarım. Ama sonuçta böyle bir vizyon oluyor ve o da böyle bir ordu gerektiriyor. Şu durumda ordu gerektirdi. Bu yüzden biz de bir ordu olduk.

 

Bu kadar güzel ve yetenekli insan nasıl bir araya geldi bu proje için? 

Ekip şöyle bir araya geldi, hepsi benim birebir bu yolda beraber olduğum insanlar, farklı sebeplerle. Bazısı daha yeni hayatıma giren bazısı daha sonra hayatıma giren ama aynı şeye inanıp, uyumlandığım insanlar ve hepsi gerçekten işlerinde çok çok iyiler. İşte bazen böyle taşların yerine oturması gerektiğinde oturuyor. Yani çok duygusal. Güzel bir ekip. Sesten o enstelasyona, üzerime giyeceğim farklı farklı şeylere kadar. Yani şu an Whatsapp’ta on tane falan grup var sadece bunun için. Teke tek yazışmalar, gruplar, subgruplar falan böyle bir delilik. Kendi ufak ormanımız gibi olduk. Herkes kendisinden çok fazla vererek çalışıyor. Sanırım hepimiz için önemli. Bir de başka bir güzel tarafı herkes dünyanın farklı yerlerinden. Yani farklı ülkelerden olup böyle bir şeyi doğurmak böyle bir alanda, o da bence çok güzel bir şey. Performistanbul ile bunu gerçekleştirmek benim için gerçekten çok önemli. Aynı zamanda Faruk Sade’nin ismini oraya taşıyacak olmaktan da gurur duyuyorum.

 

 

Performansın sonlarına doğru giydiğin 3D omurga kıyafetin  yeni bir bedene mi çağrışım yapıyor yoksa şu anda içinde bulunduğun forma son bir övgü mü?

Şimdi çok güzel bir soru çünkü ben de tam olarak bilmiyorum. Belki de hepsi. Aslında bu belki zamanı biraz daha lineer olmaktan çıkarmak o an içerisinde. Çünkü çok aslında fütüristik bir görüntü bir yandan da hani böyle sanki eski kabilelerde insanların üzerilerine taktıkları emekler gibi de bir yandan. Sanırım içini dışına çıkarırken, hem biraz önce ve şu anda olanlar ve biraz da sonra olacaklarla ilgili. Üzerime taktığım 3D kemiğin üzerine bir şey kazıdık. ”An axis of this simulation” yazıyor. O da aslında performans esnasında görülemeyecek bir detay. Kimsenin göremeyeceği ama bizim yine de kendimize koyduğumuz küçük notlardan. Çok geçmiş ya da gelecek diyemem çünkü hepsi. O yüzden aslında ikisini de yakalamışsın. Hepsi olduğunu yakalamışsın. Çünkü bu çıkacak daha sonra dışarı. Ben gidince bu çıkacak dışarı. Ama şu anda da var ve o olan şey benim bütün bunları yapmamı sağlıyor. Benim o dikelmemle birlikte oluyor aslında. Fiziksel olarak bu bazı insanlar için mümkün değil ama bu demek değil ki herkes için geçerli çünkü içimizde o yapı yine de var. Fiziksel olarak herkes bedenini benim gibi hareket ettirmeyecek ama işte yapı taşlarımız aynı. O mikro dünya da beni çok ilgilendiriyor. En başında Atlas ile başlarken her şey küçük bir toz parçasıydı. Hepimiz öyleydik. Ve ona geri dönüyoruz. En küçük nokta da çok büyülü. Böyle çok içine girip çok dışına çıkan arada bir yerdeyiz. Varmış gibi.

 

 

Kostümlerini kimlerle beraber tasarladın? Nasıl bir fikirle ortaya çıktılar?

Kostüm üzerine iki kişiyle çalıştım. Biri giyilebilir teknoloji dediğim kısmı yani üzerine giyeceğim o kemikleri üreten Abi Sheng. Saçlarıma takacağım kemikleri üretebilmek için birisini arıyordum ve bir arkadaşım Abi’yi önerdi. Baktım ki Abi de meğer son birkaç senedir omurga üzerine araştırmalar yapıyormuş. O yüzden Abi ile biz hemen aynı şeyleri düşünmeye başladık. Eksoskeleton. İşte bedenin özü. Çok hızlı bir şekilde sanki böyle çok eskiden tanıdığım bir insanla çalışıyormuşum gibi üretmeye başladık. Ama aslında birkaç aydır hayatımda olan birisi. Çok yetenekli.

Florence King de mezar taşına doğru yürüdüğüm sahnedeki yedi metrelik kuyruğu olan elbisemi yapıyor. Daha önceki performansım için de birlikte çalışmıştık ve çok yakın bir arkadaşım. Buradaki kıyafetimin önüme doğru uzayan bir kuyruğu var. Bütün bedenimi tekrar uzatan, alana yayan ama bir yandan da iz bırakan bir tasarım. Ben geri geri yürürken önüme doğru uzayan o kuyruk, arkada bıraktığımız hayata ve yaşadıklarımıza bir referans yapıyor. İki yol ayrımı var orada, o yola bakarak geri geri yürüyüşümü biraz da olsa üç boyuta döken bir şey. Biraz da gelinliğe benziyor yalan söyleyemeyeceğim. Sanırım kendimle de biraz evleniyorum ölmeden önce.

 

 

Peki başındaki kemiklerin sembolize ettiği bir şey var mı?

Başımdaki kemikler aslında atlas, aksis ve diğerlerine bir teşekkür gibi. Şimdi yedi kemik var burada. Boynumuzdaki cervical spine aslında o boyun ve kafanın kaldırılması ve yine biraz daha insan olmakla ilgili. Ve yine Atlas’a referansla dünyanın bütün ağırlığını taşıyan şey o boyun ya. Dünyanın ağırlığı derken kafamızın içindeki dünyanın ağırlığı, aklımızın içindeki dünyadan bahsediyorum. O yüzden boynumuza bir teşekkür gibi. Biraz daha içgüdüsel. 

Bir diğer taraftan ben yıllardır saçımı bu şekilde çubuklarla topluyorum ve saçım da varoluşumun büyük bir parçası diyebilirim. Onlar benim uzantılarım oldu. Uzun saçlılar anlayacaktır nasıl hissettirdiğini. Bu yüzden bu çubuk meselesini de reforme etmek istiyordum. Bu performans için araştırmalarım devam ederken Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne gitmiştim ve orada da gördüm ki aslında Anadolu’da da böyle bir toplama şekli var, Mısır’da da var. Tabii ki Çin’de de var. Bir sürü yerde zaten saç çubukları kullanılmış. O yüzden bunu geri getirmek, geçmiş kültürlere sorular sormak istedim. V&A dünyadaki en önemli tasarım koleksiyonlarına sahip müzelerden bir tanesi olduğu için bu soruyu burada sorabilmek de önemliydi aslında. “Güzellik adına ne diyoruz?” gibi…

 

Her şey çok fazla planlı, sen aslında bütün performanslarında içinden geldiği gibi, doğaçlama hareket eden birisin. Orada bütün bu planın dışında gerçekleştireceğin bir şey olur mu?

Yani aslında şöyle, habitat çok belirli ve aklımda bir fikir var. Başında az çok nasıl bir başlangıç, nasıl bir orta yapacağımı biliyorum, sonuna doğru da bir hayalim var ama öncesinde hiç bir prova alınmıyor. Sonuçta ben bu performansı ilk defa cuma günü orada yapacağım. O yüzden her şey ben o odaya girdiğimde ve iki yüz kişi bana yüzünde maskelerle bakıyorken yaşanacak. Ne olacağı tabii ki belli olmaz ama ne kadar dışına çıkarım? Mutlaka çıkarım biraz dışına diye düşünüyorum. Bu konuyu sonrasında tekrar konuşalım. 

 

Geçenlerde çok da bir şey değişmedi notuyla çocukluğundaki bir performans videosunu paylaştın, hareketlerindeki benzerliği görmek mümkün, sence doğduğundan beri ifade etmeye çalıştığın bir şey var mı?

Yani bilmiyorum belki var ama belki de bunu bilmiyorum. Çok da ne yaptığımı bilmiyorum. O kadar sezgilerimle ve duygularımla hareket ediyorum ki sonradan entellektüel bir şekilde konuya baktığımda özünde aslında sanatın iyileştirici olduğuna inanıyorum ve üretmenin de hayatımızdaki bütün diğer o korkunç şeyleri dengelediğini düşünüyorum. O yüzden benim hayata karşı sorumluluğum olabildiğince özgün bir şekilde, bir şeylere benzemeye çalışmadan olabilmek. Birincisi olabildiğince özgün olmak, kendime olabildiğince yakın olmak ikincisi ise bunu insanlara gösterebilmek ki ben bu metotla iyileşiyorum bakın bunu beraber yapabiliriz diyebilmek. Çok da yapılamayacak bir şey değil. Sadece benim yöntemim bu, bana yakın olan bu ama hepimizin içinde var olan bir şey. Yani hepimiz için daha özgür, daha sevgi dolu bir yaşam hayal ediyorum herhalde bu da benim için bir oyunun içerisinde oluyor. O bana göre çok iyi olan her şeyi bilerek yaşadığım ciddi bir oyun.

Mesela şimdi o video ile bugün arasında ne fark var? Yine orada da bembeyaz böyle altında siyah bir şey var bugün burda da bütün vücudumu saran çok benzer bir kıyafet giyiyorum. Neredeyse yirmi beş sene önce falan yani on yaşlarındayım. Ne fark var? Ciddiyetim çok aynı ve o tuhaf geliyor bana. Bu ciddiyeti nasıl hissetmişim orada, önemini anlamışım… Bu bir kanala bağlanmak gibi heralde. Hepimizin içinde bu kanal var, bana özel bir şey değil. Bu akışta olan sporcunun da, müzisyenin de, halı dokuyan bir insanın da girebileceği bir kanal. İşte oraya daha çok insanı çağırmak ve paylaşmak o alanı herhalde. 

 

Peki çok klişe bir soru soracağım ama bu performans senin için ne ifade ediyor?

Atlas özelinde yaşadığım, varolmam. V&A’in o alanına kendimi oradaki bir heykel ya da bir resim gibi koyabilmek. Biraz o sanırım. Belki fotoğraflarında, videolarında kalacak belki koleksiyonlarına girecek bir gün bilmiyorum ne kadarıyla oraya ait kalacak. Ama uzunca bir süre “yaşamış olduğum” korunmuş olacak belki. Böyle bencil bir his. Bir yandan da V&A gibi özel bir mekanda bunu böyle yapabiliyor olmak, yani geldiğim yerden Türkiye’den gelip yapabilmiş biri olmak. Hem kendim hem başkaları için. Mümkün olan şeyler uçsuz aslında. Benim için çok önemli olan bir şey bu. Hayalini kurduğum ve önceden hayranlıkla baktığım bir şeyi alıp kendi istediğim hale getirip yapabiliyorum. Herhalde geçen sene Tate olup bu sene V&A olması da kendi adıma, kendi alanında ilerliyorsun, devam et, bak oluyor gibi güzel duygular uyandırdı. Mutluyum. Bir yandan çok doğal geliyor bir yandan çok sürreal.

 

 

Performans sonrası Ekin’e söyleyeceğin bir şey var mı?

Mutlaka en iyisi olmuştur, diyeyim. Olabileceğinin en iyisi olmuştur.

 

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Performistanbul (@performistanbul)


Atlas, Ekin Bernay, 2021
Performans | Performance
33 dak. | min.
Seans | Session 1: 19.30
Seans | Session 2: 21.00
Performistanbul işbirliğiyle | In collaboration with Performistanbul
V&A Friday Late Kapsamında | As Part of V&A Friday Late: 18:30 – 22:00

Giyilebilir Teknoloji ve Görsel Efektler | Wearable technology and Visual Effects: Abi Sheng
Elbise | Gown by: Florence King
Ses Tasarımı | Original Composition: Anna Lann
Mermer Üretimi | Marble Production: Sirmersan & Design Elements Co
Enstalasyon Tasarımı | Installation Design: Joseph Bond Studio
3D Saç Tokası Tasarımı | Hair Pins 3D Design: Ultra Mega Omega Ltd
Fotoğraf Dokümantasyonu | Photography Documentation: Burçin Ergunt
Film: Jerome Monnot, Sibling Studios

Faruk Sade Sanat Fonu 2021 tarafından desteklenmektedir. | Supported by Faruk Sade Art Fund 2021.

Sponsorlar | Sponsors:
Hitay Foundation, Sirmersan & Design Elements Co., Ömer Burhanoğlu, İrem Erim

Özel Teşekkür | With special thanks to:
Naz Balkaya, Melike Bayik, Ayda Bayram, Ferit Bernay, Simge Burhanoglu, Omer Burhanoglu, Banu Carmikli, Burcin Ergunt, Irem Erim, Burcu Ezer, Emin Hitay, Azra Ismen, Yamina Iyara, Dimitris Karagiannakis, Aylin Rana Kip, Goze Kocalmis, Ji Linfang, LEONN Meade, Jerome Monnot, Georgia Palmer, Joel Palmer, Fulya Sade, Sera Sade, Seikilos, Ali Sirkeci, Agah Ugur, Li Wejing, Simin Zhao.

 

yazıyı oku

SELİM SÜME VE EZGİ BAKÇAY'IN ALELADE DİYALOĞU

Fotoğraf: Can Görkem

Röportaj: Ezgi Bakçay

 

Sanatçı Selim Süme ve küratör, yazar ve akademisyen Ezgi Bakçay, Süme’nin Versus Art Project’te açılan “Transit” sergisi vesilesiyle sohbet etti. Seçkideki çalışmaların gündelik, sıradan ve samimi hâli ikilinin sohbetine de yansıdı.

 

S.S: Bekle, Ne?

E.B: Her gün üzerinde çalıştığım bir şey ama bütün duyularımla çalıştığım bir şey Karşı Sanat. Sanırım ben bu yüzden bununla mutlu oluyorum. Yani belki de neredeyse bir sanatçının kendi enstrümanını bulmuş olmasının verdiği gibi bir tatmin.

S.S: Son derece dürtüsel ve gündelik değil mi peki bu?

E.B: Karşı Sanat’ta geçen başarılı bir gün yani daha çok güldüğümüz, daha çok birbirimizi dinlediğimiz, daha çok anlaştığımız ya da tartıştığımız bir gün bana “iyi bir işmiş” gibi geliyor. O kadar gündeliğin içine batmış bir yerde ki tüm anlamını Leyla Abla’nın pişirdiği çorbada bulabiliyor.

S.S: Ya da ekipten biri geliyor ve etrafı ne kadar dağıtmışsınız diyor. Kaos!

E.B: Evet evet!  Hiçbir yerde yani ne evde ne de bir galeride ya da herhangi başka bir gündelik yaşam alanında olmayan bir tür duygusal ilişkimiz var. Çalışıyoruz birlikte ama bu çalışmaya benzemiyor, hatta bazen çalışmak için işe gitmiyorum. Karşı Sanat’ta sıradan bir gün onlarca misafirle sohbet etmekle geçiyor. O yüzden de tam da böyle. Ben de senin işlerinin bu hâle gelişini anlarken biraz kendi tecrübemi geri çağırarak düşündüm. Gündeliğin içinde parlayan mucizevi bir şey ama çok sıradan. Tonla işin ve ciddi tartışmanın arasında, en sevdiğimiz yemeğin kokusunun mutfaktan gelmesi kadar basit bir şey.

S.S: Bu çok kuvvetli. Anlaması hiç kolay değil ama bir yandan tanıdık geliyor aslında. Büyük ekstazi!

E.B: Bu görüntü denen şey ne? İmgeler boş zamanlarında ne yaparlar? Çalışmadıkları zaman işlevlerini görmedikleri zaman, tatile çıktıklarında, emekli olduklarında mesela. Hani böyle temel bir görevleri var ya, bir şeyi göstermek. Peki bu işlerinden azat edildikleri zaman aylaklık ettikleri zaman, özgür oldukları zaman nasıl bir şeyler yaparlar?

S.S: Yani yokluk, belki anlamsızlık… Hiçlik. Ne o bilmiyorum sanırım. Bir dönem bu sorulara uzun cevaplar vermeye çalıştım. Yüksek lisans tezim, yazdığım makaleler ve açmaya çalıştığım tartışmalar ile bu soruları defalarca kendime sordum. Şimdi sanatta yeterlik tezimde de kurcaladığım konular bunlar. Fotoğraf ve onun anlamlandırılması ilişki ağı. Temsil mekanizmaları. Ancak şu an da üzerinde çalıştığım ve sergilediğim iş bunların dışında daha dürtüsel bir yeri kaşıyor. Anı fotoğrafı. Balık çorbası gibi.

E.B: O kadar her şeyin bir manası varmış gibi ki, alelade şeyler görmek istiyorum mesela. Ahmet Güntan’dan bahsetmiştin geçenlerde. Onun işte o hamlık dediği şey, belki de birdenbire sizi buluşturmuş. Çünkü, hani…

S.S: İki şey var aslında. Bir tanesi Ahmet Güntan’ın kendine yazdığı manifesto diğeri de Anders Petersen’in röportajında söylediği bir cümle. Aslında bunlardan da öte onların şiirleri ve fotoğrafları. Anders ile bizi Halil Koyutürk tanıştırdı. Onların Stockholm’de kurdukları dünyaları çok aşırı ve etkileyiciydi. Eğlenceliydi. Dürtülere işaret ediyordu. Hamdı. Kışkırtıcıydı. Ahmet Güntan’ın şiirleri de aynı etkiyi yarattı bende. Tüm fotoğraf veya şiirler böyle olmalıdır değil bak. Bunu belirtmekte fayda var sanırım. Ayrıca 2013-2019 arası benim de fotoğrafın “oluşma ve temsil” şekillerini araştırdığım bir dönem oldu.

E.B: Yani ben sana bir şey söyleyeyim mi? O dönem olmasaydı bunlar bu şekilde çıkmazdı. Yani bu hamlığa ulaşabilmek için oradan geçmen gerekiyordu belki de. Yoksa şimdi hâlâ burada başka kompozisyonlar yapıyor falan olabilirdin.

S.S: Bunu ben de düşünüyorum. Gerçek bir şey sanırım. Ben de bütün fotoğraflar böyle olmalıdır demiyorum. Desem çok saçma olurdu zaten.  Ama ben şu anda o basitlikten, hamlıktan, alelade olandan daha çok heyecan duyuyorum. Fotoğraf bir sürü alanda kullanılıyor, yazı gibi. Vesikalık da oluyor savaş fotoğrafı da, selfie de. Bir sürü yerde karşımıza çıkıyor ama en temelde bana en yakın ve sıradan gelen anı fotoğrafları oluyor. Düzensizliğin rastlantının içinde bir estetik arayış. Ham olmaya çalışan bir görsel dil, yeni bir medya kurmaya çalışıyorum. Hani basit görüntü falan diyorum ama sen geçenlerde bana bir tane şey yolladın. Bir Instagram hesabı. Necla diye bir teyzenin. Ne kadar gerçek bir hesap bilemem ve ilgilenmiyorum aslında. Aşırı rafine.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Necla (@neclacanal)

E.B: Kadın aşmış durumda. Kelimeleri de işin içine dahil ediyor bu arada. İşte “detercan aldım” yazıyor ve domestosun fotoğrafını çekiyor mutfağın köşesinde ve gerçekten böyle sen buz kesiyorsun. Yani hiçbir şeyin olmadığı bir evrende ilk defa domestosla karşılaşmanın verdiği hazla korku karışık duygu. Necla Teyze rap yapıyormuş gibi…

S.S: Ben o anlamda kışkırtıcılığını çok sevdim. Kendi işimin içinde o kadar hamlığa daha ulaşmış değilim. Necla Teyze idolüm. Bak bu arada Ahmet Güntan’ın alt yazılar ve filmlerden sahneleri kurguladığı kısa video işlerini gördüm geçenlerde. Çok etkileyiciydi. Onlara bir bak Youtube’dan.

E.B: Yani evet, istediğim şey tam bu konuşmalardan sonra sergiye gidip bir fotoğraflarına baksam belki de konuştuğumuz şeyden farklı bir şey göreceğim gibi geliyor. Anı fotoğrafı diyorsun ama hani hiç kimse aslında işte teyzesini böyle hatırlamak istemez. Yani aslında tam olarak anı derken kastettiğin şeyi anlıyorum ama anı fotoğrafı dilinde de değiller. Hâlâ çağdaş sanatın dilini konuşuyorlar.

S.S: Neden biliyor musun? Şöyle yaptım çünkü, bunun bir sebebi var. Şimdi birkaç sene önce oğlum Kerem 4-5 yaşında falandı ve sonuçta ben fotoğraf makinesini elime aldığımda sürekli o da istiyordu makinayı. Bir oyuncak gibi küçük bir makina bu. Eğlenceli bir şey zaten fotoğraf çekmek. O makinayı aldığında neyi nasıl çektiğini gözlemledim uzun uzun. Çok basit ve kuralsız bakıyordu. Çok da düşünmüyordu. Ben de onun bakışını taklit etmeye çalıştım. Böyle söyleyince tabii kavramsallaşıyor ya iş, onu pek istemiyorum aslında. Onun baktığı gibi bakmaya çalıştım temelde. Çünkü onun dünyasında bir şeylerin güzel olması gerekmiyordu o zaman. Şeylerle kurduğu ilişkideki kurallar da tam oturmamıştı. Yani böyle bir dert yok. Mesela yukarıdan aşağı çekebiliyor böyle. Anladın mı? Bir şeyin dibine giriyor veya yere yatıyor oyuncağının fotoğrafını çekmek için. Senin güzel çıkmanla uğraşmadığı için. Bir şey çıksın yeter.

E.B: Ah, Evet! Bu arada şeyi konuşmamız lazım, Ahmet Güntan’ın sana cevabını.

S.S: Referansı açık açık vermek bana çok iyi geldi Ezgi.

E.B: Senin sanatçı özne olmaktan rahatsız olmana da cevap veriyor…

S.S: Evet, sanırım cevap veriyor. Bu sergi sırasında en gerçek tatmini sanırım Ahmet Güntan’ın bana yazdığı elektronik postada aldım.

E.B: İletişimine ulaşmış, ondan sonra sana cevap yazmış.

S.S: Evet, çok gerçek bir yaklaşım. Yaşadığımı hissettirdi. Bundan 17 yıl önce yazdığı bir şeyin birine bugün böyle bir kapı açması. Bundan dolayı iyi hissettiğini yazmış. Ne kadar samimi bir duygu yani bunu söyleyebilmek.

E.B: Ama hâlâ birine ilham verdiğini gördüğünde şaşırmış aynı zamanda da… Bir de hani onun o lafı da var ayrıca.  “Dinleyin bir zahmet” diyor. Duymakla ilgili de kaygısı olan bir yerde.

S.S: Ben de “bakın bir zahmet” diyorum o zaman.

yazıyı oku

EVET CANLI, HAYIR DEĞİL.

Röportaj: Gümrah Şengün


Fotoğraf: Can Görkem Erhan Tarlığ

 

“Canlı ve cansız ayrımının bulanık olduğunu ve canlılığın cansızlıktan meydana geldiğini söylemek mümkün mü?” Merve Morkoç’un 5. kişisel sergisi “Evet canlı, Hayır değil.” bu sisin içinde öğrenilmiş ve ezberlenmiş kavramları form ve madde ilişkisi içerisinde sorguluyor. Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nda Up Art Project‘in ilk projesi olarak devam eden sergide, Merve’nin pop-sürrealist çizgilerinin kişisel hikayelerinden ve yaşam perspektifinden ilhamla dönüştüğü çok disiplinli üretimleri yer alıyor.

 

Seni uzun zamandır takip eden biri olarak serginin yer aldığı Küçük Mustafa Paşa Hamamı’na girdiğim andan beri “Evet Canlı, Hayır Değil.”in çıkış noktasının duygusal bir yerden geldiğini hissediyorum. Bu sergiye dair her şey nasıl başladı diye sorsam, biraz anlatmak ister misin?

Aslında ben bu sergiye, sergiye hazırlanmak için hazırlanmadım. Ben hali hazırda günlük çalışma rutinim içinde üretiyordum. Sonra Gözde ile bir pop-up sergi fikrine yükseldik. O pop-up sergi araya corona salgını yasaklar vs ile ötelendi ve sonunda bir ayı aşkın bir süreye yayılmış büyük bir sergiye evrildi.

 

Jacques Monod’un bir alıntısını kullanıyorsun: “Evrende var olan her şey rastlantı ve zorunluluk ürünüdür.” Peki senin çalışmalarında sürece ve rastlantıya ne kadar yer var?

Monod, kitabında her fırsatta insanı bir Yaratıcı’nın kaçınılmaz bir niyeti olarak yerleştiren her dini doktrinin esasen karşıtı olan bir fikir olan, insan varlığında şansın rolünü vurguluyor. Ben bu yaklaşımı hayatın her detayında gözlemliyorum. Yaşamdan ölüme, bir çiçek tohumun bir kültüre dönüşmesine oradan fikire ve oradan tekrar maddeye dönüşmesine kadar budaklanmış ve öngörülemez bu akış benim atölyede çalışma disiplinime de yoğun bir şekilde sirayet etti. Akışın ritmine ve yoldaki sürprizlere açık olarak üretiyorum artık. Neredeyse yolu yürümeyi bıraktım, beni bir yerden bir yere götürmesine teslim oldum. Bu anlamda “rastlantı ve zorunluluk” benim için sadece sergideki işleri değil, serginin üretim sürecinden, kişisel yaşantıma kadar her şeyin özeti diyebilirim.

 

 

Heykellerinin hepsi ileri dönüştürülebilir malzemelerden üretilmiş. Bir de sergide kendi yetiştirdiğin kristallerin yer aldığı bir oda var. Sürdürülebilir ve biyo-esaslı malzemelerle çalışmaya ne zaman başladın? Bu konuda seni en çok heyecanlandıran şey nedir?

Sergideki işlerin sadece bir kısmı bio ve ileri dönüştürülmüş malzemelerden ürettim. Bunların çoğunluğunu heykeller oluşturuyor. Birkaç sene önce kişisel yaşantımla sanatsal pratiğimi, kritik prensiplere konu gelince birbirinden ayırdığımı farkettim bu da beni oldukça düşündürdü. Hayatının her noktasında “zarar verme” ilkesiyle yaşayan biri olarak konu sanat olunca oldukça vurdumduymaz ve kelimenin tam anlamıyla toksik adımlar atıyor olmam, biraz kendimden uzaklaşıp gözlemlediğimde bende büyük bir rahatsızlık yarattı. Bu da devamında bir seri soruyu ve malzeme deneyini beraberinde getirdi. Sanatsal pratikte sürdürülebilirlikten bahsedebilir miyiz? Sanat malzemelerinde toksik olmayan alternatiflere geçebilir miyiz? Bir heykeli yapmak yerine bir heykeli yetiştirmem mümkün mü? Milyarlarca yıldır bu dünyada yaşayan canlıların ortam adaptasyonu ve teknik ustalık ve dayanıklılarından kendime pratik nasıl çözümler çıkarabilirim? Bu sorular oldukça uzun apayrı bir röportajın konusu fakat sergide tüm bu kafa karışıklığından meydana gelmiş yeni malzeme ve bu malzemelerle üretilmiş çalışmalarımı görebilirsiniz.

 

 

İşlerinin çoğunda at figürü öne çıkıyor. Heykel, resim, hatta çok öncelerde yaptığın AR filtreden de hatırlıyorum. Sergide de en arka odada bizi bekleyen bir at heykeli var, Lolipop. Bunun özel bir hikayesi var mı?

At sorusu bana çok geliyor, bu tabii oldukça normal. Bunun kontrolsüz bir durum olduğu söyleyerek açıklamaya başlamalıyım sanırım. Diğer bir yandan atlar konu olunca ben “düz dünyacılar” gibiyim. Atların doğada kendiliğinden var olan milyarlarca canlı türünden biri olmaları fikri bana çok garip geliyor. Mitolojik bir hikayeden fırlamış gibiler. Çok zeki, güçlü ve empatik bu hayvanların binlerce yıldır insan sömürüsü altında yaşamaları bana hep çok acı geliyor. İnsanların cehaletinin ve acımasızlığının nefes alan anıtları gibiler.

“Lolipop” heykeli de biraz bu yüzden lolipop ismini taşıyor. 1930’larda bir yarış atı olan Lolly Pop sahipleri gıda sektöründe ve bildiğimiz bu şeker türüne yarış atının ismini veriyorlar. Bu hikaye beni çok etkilemişti, eğlence için sömürülen bu hayvanın sonra çocuklara ucuz ve zararlı bir eğlence için tekrar pazarlanması baştan sona insan pisliği kokuyor.

 

 

Nadas, Köklenmeye dair, Durmaya dair heykellerinin hepsinin bir gecede ortaya çıktığından bahsetmiştin. Burada bir fikir mi yoksa malzeme miydi seni harekete geçiren?

O seri bir gecede çıktı evet. Fakat bir Picasso yapıştırması gibi özetlenebilir, aslında onlarca yılın sonucunda bir gecede çıkıyor. Yoksa hiç bir iş yoktan yere bir gecede patlak veremez. Beni harekete geçiren çok şey var aslında. Bunu; malzeme, ilham, fikir vs gibi bir çatıda toplayamam. Hepsi, her şey, her hangi bir anda bir araya geliyor, gezegenler hizalanıyor karnım da çok aç değilse ortaya böyle şeyler çıkabiliyor.

 

 

Önümüzdeki günlerde bir de canlı performans sergileyeceksin. “Evet Canlı, Hayır Değil.”e bu performansı dahil etme fikri nereden çıktı?

Bu performans bir sürpriz değil aslında. Aynı seriden video performanslarım ve fotoğraflarım var sergide. Bunu sonunda canlı bir performansa dönüştürmek için daha iyi bir ortam olamazdı sanırım.

 

İşlerinle yaymak istediğin hisler, düşünceler neler?

Aslında bir amacım, öyle ulvi bir hedefim yok. Ben de yaparak yaşıyorum, anlıyorum, öğreniyorum… Sanatçıları insanlar rasyonel olarak bir tanımlamaya oturtmak istiyor ama bu bir refleks bunu unutmamak lazım. Tüm canlı yavrularının oynayarak dünyayı anlaması, dünyaya hazırlanması gibi içgüdüsel bir eylem. Bunu çoğu canlı belli bir yaşa geldiğinde bırakıyor, sanatçılar bırakmıyor.

 

 

View this post on Instagram

 

A post shared by merve morkoç (@lakormis)


Instagram hesabında kendi kendine “Sanat pratiğinde sürdürülebilirlikten bahsedebilir miyiz?” diye sorduğunu hatırlıyorum. Hatta şöyle devam ediyorsun: “Yoksa sanat, ekolojik ve sosyal adaletin üzerinde mi?” Bu sergi ile sorularına cevap bulabildin mi?

Bu sadece sanat pratiğimde değil, günlük yaşamımda da bir büyük soru işareti. Ben bunun üzerine oldukça düşünüyorum okuyorum e tabi tüm bunlar atölyeye de yansıyor üzerine bir de üretiyorum. Fakat bu bir yerde sizi bekleyen bir cevabı olan sorulardan değil.

 

Tüm bu üretim süreci boyunca durdurmayı istediğin kötü bir yaratıcı alışkanlığın oldu mu?

Ummmm tansiyonum düşüp fena olmadan önce acıktığımı anlarsam süper olacak. Çalışırken çok heyecanlı oluyorum, çişimi tutuyorum falan çocuk gibi bunlar sayılır mı?

 

 

Peki şu anda hayatında neler olup bitiyor?

Şu an önümde bir kaç karma sergi var. Performans gününe kadar ona odaklıyım ama sonrasında kolları sıvamam gerekiyor diğer sergiler için.

 

“Evet canlı, Hayır değil.” UP Art Project’in ilk sergi projesi olarak geçmişi 15. yüzyıla uzanan Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nda yer alıyor. Sergi 15 Ocak tarihine kadar, Salı-Cumartesi günleri, 11:00-18:30 arasında ziyaret edilebilir.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by merve morkoç (@lakormis)

 

 

 

 

 

yazıyı oku

SIRADAN VE BÜYÜLÜ DÜNYA

Röportaj: Ezgi Bakçay Fotoğraflar: Thomas Albdorf

Metalar dünyasının büyücüsü Thomas Albdorf sanatında plastiğin, plastisite (plasticity) değerini araştırıyor. Artık geri dönüşü olmayan bir deformasyonun birbirinden kopuk anları arasında güzelliği yakalıyor. Balenciaga’dan Louis Vuitton’a modern sonrası mitolojileri yazan markalarla çalışıyor. Lüks ve sefaletin iç içe geçtiği, topuklu ayakkabıları üzerinde uçurum kenarında duran toz pembe bir dünyanın atıkları içinde zarafeti buluyor.  Thomas Albdorf 212 Photography İstanbul‘da ilk kez İstanbul’un çağdaş sanat ortamına selam verirken, mikrofunu ona uzattık ve bütünüyle yapay olan fotoğrafik gerçeklik üzerine söyleştik.

 

Öncelikle söyleşi davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. 1-11 Ekim 2021 tarihleri ​​arasında İstanbul’da 7 farklı noktada gerçekleştirilen uluslararası fotoğraf festivali 212 Photography İstanbul’da sizin de çalışmalarınızı izleme şansı bulduk. 212 Photography Istanbul, sergiler, atölyeler, film gösterimleri, konferanslar, paneller, portfolyo incelemeleri ve daha fazlasını içeren ve her yıl düzenlenen bir kültür ve eğitim buluşması. Bu festival vesileyle sizi daha yakından tanıma fırsatı bulduğumuz için çok mutluyuz. Biraz kişisel bir soruyla başlamak istiyoruz. Fotoğrafçılık yolculuğunuz nasıl başladı? Sizi ne etkiledi ya da teşvik etti? Röportajlarınızdan birinde, fotoğrafçılığın “hayatınızın belli bir noktasında başınıza gelen bir şey” olduğunu söylemişsiniz. Bugünden geriye dönüp baktığınızda hikayenizi nasıl inşa ediyorsunuz ya da anlatıyorsunuz”?

Sanat okumaya başladığımda, belirli bir alana özel bir ilgim yoktu – o zamanlar sadece heykel, video yerleştirme, yazılımla oluşturulmuş sanat vb. ile ilgili çalışmalar yapıyordum. Temelde iki nedenden dolayı fotoğrafla tanıştım: Birincisi, kendi çalışmalarımı internette kolayca oluşturup geniş bir kitleyle paylaşabildiğim gibi aynı anda birçok farklı sanatçının çalışmalarıyla da karşılaşabiliyordum (2009, 2010 yıllarında Flickr ve Tumblr gibi platformlar üzerinden). Fotoğraf hızlıydı, fotoğraf paylaşılabilirdi, erişilebilir ve uygun fiyatlıydı. İkinci sebep -o zamanlar bunun farkında değildim- fotoğraf ve videonun daha sonra sosyal medya üzerinden herkesin kendini göstermesi için en önemli ortam haline gelmesiydi. Bunun önemli olduğunu ve bu konuyla ilgilenmem gerektiğini hissettim.

 

Fotoğrafçılık ana alanınız olmasına rağmen, fotoğrafa yeni olasılıklar getiren ve imge üzerine tartışmalar açmanıza imkan veren diğer sanat türlerini, özellikle heykel ve mimariyi çalışmalarınızda kullanıyorsunuz. Sizce çağımızda bir imge yaratmak ne anlama geliyor?

Benim için çoğunlukla uzun bir imge üretim süreci söz konusu; Nadiren belirli bir anda çekilmiş tek bir fotoğraftan oluşan bir görüntü üretirim. Araştırma, stüdyo dışında çekimler, stüdyo aşaması ve bir de post prodüksiyon süreci var. Bu aslında her görüntü üreticisi için geçerli bir durum. Telefonunuzla fotoğraf çekseniz bile, imgenin içinde o andan çok daha fazlası var. Daha önce gördüğünüz ve bilinçaltınızda yeniden oluşturmaya çalıştığınız görüntüler var. Telefonunuz yazılım işlemlerini yapıyor, siz filtreler uyguluyorsunuz, sonra görüntü sosyal medyada dolaşıyor … artık önemli olan an değil. Bugünlerde bir görüntü oluşturmak hızlı da olsa uzun bir işlemdir ve sensöre ışık kaydetmek bunun sadece küçük bir kısmıdır.

 

Fransız yönetmen Jean-Luc Godard, “Fotoğraf gerçektir. Sinema saniyede 24 kez gerçektir” demişti. Siz de işlerinizde yapaylık ve gerçeklik kavramları ile oynuyor ve gerçekliğin olasılığını sorguluyorsunuz. Üretim sürecinizde gerçeklikle olan ilişkinizi nasıl tanımlarsınız?

Godard’ın bu düşünceye nereden geldiğini bir şekilde anlıyorum, ama şimdi 2021’deyiz ve fotoğrafçılık – ya da fotoğrafik görüntüler üretimi olarak tanımladığımız şey – belirli bir noktada fiziksel bir merceğin önünde olan şeye çok daha az bağlı. Bu yüzden ben fotoğrafçılık ile gerçeklik arasındaki doğrudan bağa karşı mücadele ediyorum. Bu iş dijital manipülasyon ve resimsel 3D’lerden önce de hileliydi ve her geçen gün daha da hileli hale geliyor. Bu nedenle, sürekli olarak bunu tartışan – izleyiciyi belirli bir şekilde kandıran ve umarım her gün fotoğrafla ilgilenmelerini ve sorgulamalarını sağlayan görüntüler yaratmaya çalışıyorum.

 

İşlerinizde dikkat çeken bir “aralık” duygusu var. “İçeride” veya “dışarıda” olmak size ne ifade ediyor? İlk çalışmalarınızdan başlayarak doğal olarak kabul edilenle yapay olan; dış ile iç arasındaki ayrımları flu hale getiriyor gibisiniz? Bu doğallaştırma veya gerçekleştirme süreci sizin için nasıl işliyor ve bunun fotoğrafa yansımaları neler?

Bu günlerde projelerime genellikle stüdyo dışında çekim yaparak başlasam da, fotoğraflarımı çoğunlukla stüdyo içinde – genellikle dışarıda çektiğim fotoğrafları kullanarak – bitiriyorum. Ve bazen tam tersi de olabiliyor. Kişisel olarak, benim için görüntünün nerede yaratıldığı önemli değil; önemli olan bir akış halinde olması ve çalışmalarıma bakıldığında anlamın yerinin kolayca belirlenememesi.

 

Fotoğraflarınızda neredeyse hiç insan olmamasına rağmen, pandemiden sadece birkaç ay önce New York’ta oluşturduğunuz “Five Days” seriniz pandemi sonrasında başka bir anlam kazanmış gibi görünüyor. Pandemi sırasında dünyanın en büyük ve en kalabalık şehirlerinin boş meydan ve sokaklarının fotoğraflarını gördük. Farklı bir “gerçeklik” bizi etkiledi ve dünyayı hiç görmediğimiz şekillerde görmemizi sağladı. Siz pandemi sırasında zamanınızı nasıl geçirdiniz? Sizce bu deneyimin sanat ve hayat ilişkisi üzerinde nasıl etkileri olacak?

Pandeminin ilk yarısında gündüzleri çoğunlukla çocuklarımla vakit geçirdim ve akşamları stüdyoda çalışmalar yaptım. Projeleri erteledim ve mümkün olduğunca üretmeye ve öğrenmeye çalıştım. Bence genel olarak karantinalar, evden çalışma, seyahat kısıtlamaları yaşam-iş-deneyimimizin sanallaştırılmasını hızlandırdı. Bunun, fotoğrafın nasıl geliştiğine dair daha önce bahsettiğim yönlerle yakından ilişkili olduğunu hissediyorum.

 

Sanatın teknolojideki gelişmelerle birlikte izleyeceği yol hakkında ne düşünüyorsunuz? Yazılımlar olağanüstü bir hız kazanmış görüntü üretiminin büyük bir parçası oldu, NFT’ler küresel bir piyasa içinde değer kazanıyor. Bu teknolojileri görüntü üretiminde de kullanan bir sanatçı olarak, bugün ve gelecekte teknoloji ve sanat ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Teknoloji ve sanat hiçbir zaman birbirinden ayrılamaz – temel bir ideolojiye sahip olmayan hiçbir kod veya medya bulunmamaktadır; 20. yüzyılın ortalarında renkli film yapımı bile ırksal olarak önyargılıydı. Ancak günümüzde bu ilişkiler giderek daha da karmaşıklaşmakta ve kullandığımız medyanın yüzeyinde daha görünür hale gelmektedir. Sanatın nasıl tüketildiği, nasıl dolaştığı ve dağıtıldığını dikkate almayan, dijitalin fiziksel olanla ilişki üzerine düşünmeyen ve üretim ve algılamaya bilinçli olarak hitap etmeyen sanat, başarısız olmaya mahkumdur.

 

Sanatsal solo projelerinizin ve işlerinizin yanı sıra ticari amaçlarla da dünyaca ünlü markalarla işbirliği yapıyorsunuz. Bu ortaklıklar, gerçekliği görme, düşünme veya inşa etme şeklinizi besliyor mu yoksa bunları sadece iş olarak mı görüyorsunuz? Sanat ve sermaye arasındaki ilişki ya da daha incelikli bir şekilde, bu ilişkinin sanatsal pratiklere yansımaları ve etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kişisel olarak ticari alanda çalışmayı seviyorum. Böylece işlerimi satarak hayatımı finanse etmek zorunda olmadığım için sanatsal pratiğim için bağımsız bir alan yaratabiliyorum. Komisyonlarda normalde açıkça belirlenmiş bir hedef vardır. Herkes riskleri ve ne yapılması gerektiğini bilir. Yine de, çoğu zaman sınırları zorlamak ve yeni yaklaşımlar yaratmak için deneyler yapma olanağına sahibim, ki bu inanılmaz. Çoğu durumda, genellikle deneysel yaklaşımımın geleneksel fotoğrafçılık çevrelerinden ziyade komisyonlarda daha çok kabul gördüğünü hissediyorum. Bu elbette her durum için doğru değil ancak fotoğraf sergilerini düşününce, daha riskli ve daha zorlu çalışmaları satmak, potansiyel bir alıcıya güven veren ticari amaçla üretilmiş görüntülerden daha zor olabiliyor.

yazıyı oku

KARDELEN

Fotoğraf: Can Görkem

 

Kardelen, müzik sahnesine ilk şarkısı “Ceketin Bende Kaldı” ile geçtiğimiz aylarda, Universal Music ile hızlı bir giriş yaptı. Aslında o uzun süreden beri buralarda ama biz sesini yeni duymaya başlıyoruz. Komünitenin en genç müzisyenlerinden kendisi ve söyleyecek çok şeyi var. Biz daha Mert Demir ile beraber bir gecede yazıp ürettikleri “Ceketin Bende Kaldı” şarkısına doyamamışken Kardelen Nisan’da çıkacak yeni şarkısına hazırlanıyor.

 

Kardelen’i tanımak isteyenler için bize biraz kendinden bahseder misin? 
Müzisyen bir aileden geliyorum. Hayatımın bu yönde ilerlemesinin temel sebebi bu diyebilirim. Beş yaşında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda piyano bölümünü kazanarak müzik eğitim sürecim başlamış oldu. Şu an ise opera bölümündeyim. Klasik müzik eğitiminden şu an yaptığım müziğe geçiş son bir kaç senede gerçekleşti. Öyle bir eğitim sürecinde kendi müziğimi yapma fikri pek aklıma gelmemişti. Şimdi ikisini de aynı anda ilerletebilmek hem zor hem keyifli.

 

İş birliği yaptığın Mert Demir, Emir Ural, Cahit Kaya Demir gibi isimlerle yolun nasıl kesişti, hikayeniz nerede ve nasıl başlıyor?
Son birkaç senede hayatıma mesleğinde başarılı insanlar girmiş oldu. Klipten şarkı yapımına onların işlerinde tecrübeleri ve verdiği öğütler ile sağlıklı bir süreç geçirdim.

 

Seni üretmeye iten birinci faktör neydi, bu şarkıyı besleyen fikir nasıl ortaya çıktı biraz anlatır mısın?
Aslında uzun zamandır aklımda olan fakat kendimi beklettiğim bi fikirdi üretmek. Ne kadar eğitimli bir müzisyen olsam da yaptığım müziğe alaylı sayılırdım. Bu süreç bir eğitim kampı gibiydi. Hala öyle. 

 

Ceketin hikayesini de sorsak? : )
“Ceketin Bende Kaldı” bir ayrılık şarkısı. Diğerlerinden farklı olarak günümüz ilişkilerine bir gönderme. Benim için ‘’ceket’’, başkası için ‘’kolye’’dir belki bilemeyiz 🙂

 

Bu ilk kayıt sürecinde en keyif aldığın kısım ne oldu? Bunu bir dahakine farklı yapacağım dediğin bir tarafı oldu mu?
Genel olarak bütün şarkı yapım süreci çok keyifliydi. “Ceket” bir günde biten bir şarkı. Sabah Mert beat’i yapmıştı, öğlen melodi bulup akşam söz yazmıştık ve gecesine dans ediyorduk. Özel dansımız bile var belki paylaşırız, bilemiyorum.

 

Kendimizi bir albüme hazırlayalım mı?
Yakın zamanda gözükmese de elbet bir albüm gelecek diyebiliriz.

 

Hayalinde nasıl bir konser var?
Dans, dans, dans 🙂 Yaza doğru live performans yayınlamayı düşünüyorum. KARDELEN’nin konserini düşünmek ve üstüne planlama yapmak beni çok gaza getiriyor. Çalışmalar başladı.

 

Son zamanlarda kendi jenerasyonundan seni müzikal olarak en çok heyecanlandıran sanatçılar kimler?
Kendini sürekli geliştiren, temelde kendini tanıyan bütün sanatçılar beni heyecanlandırıyor. 

 

Bugünlerde en yoğun hissettiğin şey nedir?
Heyecan diyebilirim. Yeni çıkacak şarkılar için tam gaz çalışıyoruz. Süreç beni çok heyecanlandırıyor.

yazıyı oku

RUTU MODAN İLE TAŞINAMAZ ŞEYLER ÜZERİNE: MÜLKLER VE ACI TATLI ANILAR

Röportaj: Ecem Arslanay

İsrailli çizgi roman sanatçısı Rutu Modan’a 2014’te prestjli Eisner ödülünü ve Angoulême’de Jüri Özel Ödülü’nü kazandıran çok katmanlı kitabı Mülk, Doğan Şima’nın Türkçe çevirisiyle Baobab Yayınları’ndan çıktı. Holokost, aile bağları, sırlar, aşk, para ve mülkiyet üzerine ağır bir malzemeyi temiz çizgileri ve muzip jestleriyle aktaran Rutu ile hafıza ve hatırlamak üzerine konuştuk. New York TimesNew Yorker, Le Monde gibi yayınlarla çalışan ve Bezalel Sanat ve Tasarım Akademisi’nde dersler veren sanatçının yaratıcı üretim sürecini tanıdık ve uluslararası alanda görünürlük kazanmayı dileyen sanatçılar için bazı tüyolar aldık.

 

Özel mülkiyet siyaset felsefesinin en tartışmalı konulardan biri oldu. Bu konudaki kişisel görüşlerinizi merak ediyorum. Grafik romanınız Mülk, özel mülkiyet ile nasıl ilişkileniyor?

Kavramın politik boyutu hakkında nasıl bir fikrim var bilmiyorum ama biliyorum ki kitabımda mülk, soyut şeylere tutunamadığımız için maddi şeylere tutunduğumuz gerçeğini temsil ediyor. Geçmişi geri almakla alakalı bir işlevi var. Mensubu olduğum Yahudi toplumu için soykırım hep onulmaz bir mesele olacak. Avrupa’daki Yahudi kültürünü bir anda ortadan kaldıran bir sarsıntı, bir deprem… Eski iyi zamanlara duyduğumuz kaçınılmaz bir hasret var. Bir geri dönme arzusu… Aslında bu sadece Yahudilerde ya da benim kitabımdaki karakterlerde değil, hepimizde var. Ve buna karşılık veren nesneler de var. İşlevsel nesnelerden bahsetmiyorum. Evimizde hatıra taşıyıcısı olarak yer alan nesnelerimiz var. Sevdiğimiz ve kaybettiğimiz şeyleri temsil eden nesneler bunlar. Ama o şeyin kendisi değiller ve bu çok asap bozucu. Kitapta da söz konusu “mülk”ü geri almanın her şeyi düzelteceğini düşünüyorlar; fakat –spoiler olacak ama— ana karakter, adaletin mülkü geri almakla sağlanamayacağını, onun ancak ölülerin hayata dönmesiyle sağlanabileceğini söylüyor. Ona bunu söyletirken sadece Yahudi Soykırımı’nı kastetmedim. Ölümün ta kendisini kastettim. Bence ölüm bir ceza. Fanilik bir adaletsizlik. Ve hiçbir şey bu sorunu çözemeyecek. Geçmiş geçmişte kalacak ve biz onu asla geri alamayacağız. Geçmişi taşıyan eşyalar derdimize deva olmayacak. Dağlar taşlar sonsuza dek var olabilir, ama insanlar kaybolur. Kitabın meselesi budur.

 

 

Kitabınızda hafızanın hem bireysel hem de kolektif boyutunu ele almışsınız.  Sizce toplumsal hafıza nasıl işler?

Kolektif hafıza ilginç bir konu. Ben Avrupa’da doğmadım, söz konusu savaşa ve soykırıma tanıklık etmedim; ama tanıklık edenlerin hafızasını taşıyorum. Aileden, okuldan, kitaplardan ve çeşitli kitle iletişim araçlarından bana aktarılan bir hikaye var. Kişisel hafıza ve toplumsal hafıza gerçekten keşfetmeye çalıştığım alanlar oldu. Polonya’ya gittiğimde bunu çok daha iyi anladım. Oraya kitabım için  gittim. İnsanlarıyla tanıştım ve onlarla röportajlar yaptım. Bu da kitabın hazırlık sürecinin bir parçasıydı –ön çalışmalarımda okumak ve araştırmak kadar insanlarla vakit geçirmek ve gözlem yapmak da önemlidir –.  İsrail’de büyüyen bir Yahudi olarak bu gezide çok şaşırtıcı bir şey keşfettim. Oradakilere aktarılan hikaye bana aktarılan hikayeden hayli farklıydı. Tamamen farklı değildi belki, ama benim için oldukça rahatsız edici bir farktı bu. Onlara “Size yalan söylemişler! Ben size gerçekleri anlatacağım!” demek istedim. Ama benim hikayemin “gerçek” olduğu ne malum? Bizzat tecrübe etmediğim, dış kaynaklardan edindiğim bir anlatı bu. Garip belki ama Yahudilerin Polonyalılara duyduğu öfke Almanlara duyduğundan çok daha fazla. Asıl suçlu Almanlardı evet, ama en azından onlarla aynı anlatıyı paylaşıyoruz, kimin zulmettiği ve kimin mağdur edildiği konusunda hemfikiriz. Böyle bir anlaşmaya sahipseniz barışabilirsiniz. Unutamazsınız belki ama affedebilirsiniz. Polonyalılarla hala aynı hikayeyi paylaşmıyoruz. Farklı anlatısı olan biriyle barışmak çok zor. Yahudiler ile Filistinliler arasındaki mesele de buradan ileri geliyor. Anlatabileceğimiz tek bir hikaye bulamıyoruz, hala ortak bir anlatı için savaşıyoruz. Yeni kitabımda da sormak istediğim soru şu: “İki farklı anlatıyı da kabul etmek mümkün mü?”. Duyulduğu kadar basit değil. Kendi hikayenizin mutlak hikaye olmadığını kabul etmek –kendi deneyimlerime dayanarak rahatlıkla söyleyebilirim ki – çok zor.

Mülk’te geçmişle yüzleşmenin ne derece karmaşık bir tecrübe olduğunu çok farklı şekillerde ele alıyorsunuz. Bazı hatırlama pratiklerine de eleştirel yaklaştığınızı görüyorum. Örneğin, Yaşayanların Son Yürüyüşü (The March of the Living) uygulaması ya da Yahudi Soykırımı turizmi ve onun bazı teatral canlandırmaları… Sizce toplumsal manada, hatırlamanın doğru bir pratiği var mı? Varsa bu nedir?

Bence bunun hiçbir yolu yok. Evet, sanırım bu pratiklere eleştirel bakıyorum. İronik buluyorum onları.  Önceleri Yahudi lise öğrencilerinin Polonya gezilerine gerçekten karşıydım. Bunu doktrinasyon olarak görüyordum.  Onları daha vatansever yapmanın bir yöntemi gibi algılıyordum. Daha sonra Polonya’da meselenin karmaşıklığına vakıf olabilen rehberler tanıyınca bu konudaki fikrimi biraz değiştirdim. Ben 55 yaşındayım, çocukluğumda çevremde tecrübelerini birinci elden dinlediğim soykırım kurbanları vardı. Genç neslinse böyle tecrübe edinme olasılığı yok, onlar için Yahudi Soykırımı Orta Çağ’da yaşanmış gibi. Hatırlama pratiklerine dair genel eleştirim ise maddi şeylere tutunma eğilimimize yönelik, ama buna olan ihtiyacımızı da gayet iyi anlıyorum. Ben de bazı eşyalarımdan ve fotoğraflarımdan vazgeçemem. Kötü bir şey de değil bu, sadece çaresiz bir şey. Çünkü geçmişi diriltmenin bir yolu yok. Kitabımdaki karakterler bunun farklı yollarını arıyorlar. Tekrar sahneleme (reenactment) var ya da daha kişisel bir örnek olarak, eski bir romantik ilişkinin sonlandığı koordinatlara geri dönme var. Her şeyi eskisinden daha güzel kılan nostaljik tipler var… Fakat nihayetinde bence hatırlamak önemli. Anılar olmadan biz neyiz? Onlardan ibaretiz.

 

Anılar demişken, kişisel hafızanız nasıl çalışır? Her gün hangi verilerden hangi veriler için vazgeçiyorsunuz?

Hafızamı tamamen kontrol edebildiğimi söyleyemem. Elbette hatırladığım şeyler önemli bulduğum şeyler oluyor. Klişe olacak ama, zamanın çok güçlü anlara etki etmediğini düşünüyorum. Mesela kocamla ilk tanıştığım günü ya da annemin vefat ettiği günü hala dün gibi hatırlıyorum. Böyle tecrübeler, zamanın ötesinde bir yerde duruyor. Benim hafızam iyidir. Yani en azından son birkaç yıl öncesine kadar iyiydi. Yine de çocukluğumu bile hala net bir şekilde hatırladığımı söyleyebilirim. Doğrusu her şeyi hatırlayabilmek isterdim. Birkaç yıl önce bir televizyon programında bir kadının her şeyi hatırlamak gibi bir hastalığa yakalandığını izlemiştim. Geçmişinden bir tarih ve saat verdiğinizde, o ana dair her ayrıntıyı anlatabiliyordu. Bunun taşıması zor bir yük olduğunu, bir kabus gibi hissettirdiğini söylemişti. Doğru, yeni şeyler almak için hafızamızı biraz boşaltabilmemiz gerekiyor. Ve tabii bu da ancak unutarak oluyor.

 

Türkiye de kara mizah için zengin malzeme sunan bir ülke.  Buradaki çizgi roman sanatçılarını biliyor musunuz?

Maalesef pek bilmiyorum. Ne yazı ki bir dil bariyeri var, ben sadece İngilizce okuyorum. Ama ilginç bir sahne olduğuna eminim.

 

Dil demişken, çizgi romanlarınızda metin ve imge nasıl anlaşıyor? Ortada herhangi bir hiyerarşi var mı? Mesela sinemada senaryo metni imgeleri yönlendiririr. Sizin üretim sürecinizin daha bağımsız ve esnek olduğunu tahmin ediyorum, öyle mi?

Çok esnek, çünkü her şeyi ben yapıyorum. Ama sürecim çok farklı olmayabilir. Ben de senaryo yazıyorum. Sonra tüm kitap için bir storyboard da çiziyorum, çünkü sayfa düzenini önceden planlamak gerekiyor. Çerçeve önemli bir parametre. Bunları önceden ayarlıyorum ki sonra çizime keyifle odaklanabileyim. Tabii son aşamalarda bile hala her şeyi değiştirme özgürlüğüm var. Ama genel olarak, her şeyi önceden yazma eğilimindeyim. Bunun önemli bir nedeni de metin için ne kadar boşluk bırakacağımı önceden bilmem gerekmesi. İbranice sağdan sola yazılması ve sesli harf barındırmaması –bu yüzden de kelimeler kısa– bakımından İngilizce’den çok farklı. Bu nüanslara dikkat etmek gerekiyor. Metin için tayin edeceğim boşluklar kompozisyonumu çok etkiliyor.

 

 

Öğrencisi olduğunuz üniversitede şimdi öğretim görevlisi olmak nasıl bir tecrübe? Pedagojik yaklaşımınız hocalarınızınkinden farklı mı? O zamandan bu zamana neler değişti?

Öncelikle, ders vermeyi çok seviyorum. Uzun zamandır da yaptığım bir iş. Eğitim hayatıma başladığım kurumda ders vermek harika çünkü hocalarımdan hep çok etkilendim, onların yöntemlerini ve değerlerini de devam ettirdiğimi söyleyebilirim. Sanat akademisinde okuduğum yıllar muhteşem yıllardı. Söz konusu tecrübemi öğrencilerime aktarmaya çalışıyorum. Akademi yıllar içinde çok genişledi. Ben öğrenciyken dönemimde 25-30 öğrenci vardı. Şimdiyse 125 öğrenci var. Tamamen farklı bir ölçek. Daha az samimi, herkesi tanımak mümkün değil. Bir de benim öğrencilik dönemimde hocalar çok sertti, öğrencilerin çalışmaları acımasızca eleştirilirdi. Ya bir dahiydiniz, ya da hiçbir işe yaramayan bir ezik. Ortası yoktu. Bize sektörün daha kötü olduğu söylediler, buna alışın dediler. Neyse ki biz şimdi hiçbir öğrenciyle bu tavırla konuşmuyoruz. Eleştirilerimiz olsa bile bunu kaldırabilecekleri bir üslupla söylemeye gayret ediyoruz. Onları dahiler ve ezikler olarak ayırmak yerine, her birinin farklı bir gelişim süreci olduğunu ve hocalar olarak her şeyi bilmeye muktedir olmadığımızı kabul ediyoruz. Öğrencinin sürecine saygı gösteriyoruz. Ayrıca dünya küçüldüğü için de akademide bir değişim var. Bilgi almak, farklı kültürleri tanımak çok daha kolay. Öğrenci dünyada olup biteni nereden öğreneceğini, diğer sahnelere nasıl karışacağını biliyor.  80’lerin sonu, 90’ların başında biz bir ada gibiydik. Ülkemdeki kitapçılarda bulduklarım veya yurt dışına çıkıp rastgele karşılaştığım kitaplar dışında hiçbir şey bilmiyordum. Öğrenciler artık sadece yerel sahnede değil, uluslararası sahnede de daha fazla yer alabileceklerini biliyorlar. Bu elbette onlarla çalışma şeklimizi farklılaştırıyor. Bilgi artık sadece akademide değil, her yerde. Biz ancak öğrencileri yönlendirebiliyoruz. Yanıtımı toparlayacak olursam, pek çok şey aslında aynı, çünkü sanat yapma süreci hiç değişmiyor. İçimizdeki acıyı ve sevinci dışarı çıkarmak, sanatsal bir biçimde ifade etmek hep aynı zorlukları taşıyor.

Peki uluslararası sahnenin bir parçası olmak isteyen çizgi roman sanatçılarına ne öneriyorsunuz?

Çizgi roman okumaya ve üretmeye devam etmelerini tavsiye ediyorum. Vazgeçmesinler. Tanınmak benim de uzun yıllarımı aldı. Bu işler bir gecede olmuyor. Pratik tavsiyem ise yurt dışına çıkmaları olacak. Etkinliklere katılsınlar, olan bitene bir yerden dahil olsunlar. Üstelik zor bir sahne de değil, insanları gerçekten çok iyi. Sahneyi bilmeden anlamlı bir iş üretmek de pek mümkün değil. Çizgi roman yeniliklere açık bir sanatsal mecra ama dünyada neler yapıldığına vakıf olmak da çok önemli.

 

Önceki çalışmalarınızla aranız nasıl?  Kariyerinizin başındaki üslubunuzun abartılı ve grotesk olduğunu görüyorum. Şimdiki sadeliğinizden çok uzak. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

Bir iş ürettikten sonra iki yıl mutlaka ondan nefret ediyorum. Öte yandan kariyerimin başındaki işlerimdeki kusurları çok net görebilsem de onlara daha sıcak duygularla bakabiliyorum çünkü bana o zaman nasıl biri olduğumu hatırlatıyorlar. Ve doğru, grotesktim ve aslında günün modasına uyuyordum. 80’lerin sonlarına doğru punktan etkilenen tasarım ve çizgi romanlar ortaya çıktı. Dünya karanlık bir yerdi. Ben yıllar içinde gündelik hayatın da yeterince “aşırı” olduğunu gördüm, özellikle de İsrail’de. Yaptığım şey gerçekliği daha incelikli hale getirmek oldu, çünkü gerçeklik çok fazlaydı. Bazen sanatçılar meselelere geçmişten gelen bir şefkatle bakıyorlar ve bu da hikayelerini daha gerçekçi kılıyor. Benim durumumda da böyle oldu. Hikayelerimdi çizgimi değiştiren.

 

Şu an nelerle meşgulsünüz?

Şu anda bir çizgi roman üzerinde çalışmıyorum. Bir süre ara verdim. Bu alanda sadece geçen yıl çıkan son kitabımın yabancı baskılarıyla uğraşıyorum. Onun dışında bir sulu boya sergisi için çalışıyorum. 20 yıl dijital olarak çalıştıktan sonra bu kendime tanıdığım yeni bir meydan okuma. Geçmişte sulu boya ile çalıştım ama yine de bu konuda gelişime çok açığım. Bunlara ek olarak, bir Fransız filmi için illüstrasyonlar yapıyorum. Bir de ders verdiğimi düşünürsek bence iş yüküm yeterli. Bir yandan da bir sonraki kitap fikrinin gelmesini bekliyorum…

 

yazıyı oku

SEDA ERCİYES İLE YÜKSEK İRTİFADA SEYREDİYORUZ

3D: Afterwork

Röportaj: Merve Evirgen Video: Gizem Günkal  | 26 Ağustos 2021

Onu anlatmaya, övmeye yetecek kelime haznem yok benim sanırım hâlâ. Yerli R&B’nin divası, her biri dillere pelesenk olan single’larına bir yenisi olan Petrichord prodüksiyonu “Uçak”ı yeterince iyi olması yetmezmiş gibi bir de Afterwork işbirliğiyle gaming estetiğinde bir paketle yayımladı. Bu muazzam işbirliğinin lansmanı da callinghouse’ta gerçekleşti, bize de meyvelerini yemek ve Seda ile Afterwork’e merak ettiklerimizi sormak düştü.

Seda, seninle yollarımızın burada tekrar kesişmesi ne şahane oldu. Klasik başlayalım, bize biraz “Uçak’ı anlatsana, şarkının hikâyesi nasıl ortaya çıktı, Afterwork ekibiyle bu şahane gaming klibi fikri nasıl doğdu?

Uçak’ın hikayesi ‘10:50’nin yakınlarında bir yerlerde ve ‘Başa Sarıp Dur’un devamı gibi de aynı zamanda. Yine uzak mesafedeki bir kişiye sesleniyorum, yine insan zihnine çeşitli referanslar veriyorum. Geçen sene karantinanın başında oyun dünyasına girdim, yeniden gamer oldum. Bunlar özellikle metagaming, 2000’ler oyunlarıydı. Bu arada zaten 5 yıldır bir oyun şirketinde çalışıyorum, bağımsız bir müzisyen olarak kendime bu şekilde destek çıkıyorum. Ve işim sebebiyle de kulağıma çalınan birkaç terim vardı. Bunlardan biri ‘kullanıcı bazlı deneyim’, diğeri de ‘gamification’. Bunlarla bol bol haşır neşir olan, oyun aşığı biriyim. Bu ilgimi ve işimin bu kısmını yaptığım müziğe nasıl entegre edebileceğim sorusu düştü aklıma. Ben kimim? Bir müzisyenim ve bir yazılım şirketinde çalışıyorum. Birazcık unity’de (komut dosyası yazmayı destekleyen çok yönlü bir oyun motoru) çalışmaya başladım ama benim yapabileceğim bir alan olmadığı için işin uzmanlarıyla çalışmak istedim. Ve karantina sırasında, Afterwork’ün online gezilebilir sergisine denk geldim, hemen onlara ulaştım ve fikrimi anlattım. Çok uzun zamandır, hem bir yandan interaktif bir videom olsun istiyordum hem de aynı zamanda, oyunlaştırılmış bir müzik videosu da… Yani aslında tam olarak istediğim, her izleyenin bu oyunu oynayarak aslında kendi müzik videosunu çekmesi fikriydi. Ve ortaya çıkan iş, tüm bunların harmanlandığı güzel bir projeye dönüştü. Oyunun konsepti 2000’ler, metagaming ve biraz da Lara Croft’a gönderme oldu… Bir de yine oyunun evreninde geçen, video klibin açıklamasından erişebileceğiniz, masaüstünde oynanabilen bir oyunu var. YouTube’da bir gameplay’i ve aynı evrende geçen, her oyuncunun scoreboard’da kendi skorunu yazabileceği bir oyun bu.

Mert Demir, FlyTones, ve şimdi de Petrichord… Ülkede olan iyi ne varsa hepiniz yan yana gelmişsiniz gibi. Hadi tamam iyi müzik birbirini çeker de, bu kadar insan nasıl aynı düzlemde buluşabiliyor / anlaşabiliyorsunuz?

Hepimizin öncelikle insan olarak aynı sayfada buluşması ve sonra bu buluştuğumuz noktadan müziğe yaklaşımımız benim için çok önemli. Hangi seviyede olup olmadığıma göre beni yargılamayan insanlar olmalı etrafımda, müziği müzik için seven insanlar olmalı bu kişiler… Böyle olunca da kimyamızın tutması ve beraber çok rahat bir şekilde iş yapmamız kaçınılmaz.

Müzik kariyerine caz vokalisti olarak başladın, şimdi gerçek bir R&B divasısın. Gelecekte başka türlerde işlerini görmemiz muhtemel mi sence?

Güzel yorumun için çok teşekkür ederim, daha başka türlerde denemeler yapmayı çok istiyorum. 2020’lerin, sanatçıları daha da özgürleştirdiğini düşünüyorum. Artık tek bir tarzda üretmek zorunda değil hiç kimse. Müzisyenin beslendiği şey neyse, onu kendi tarzıyla bütünleştirip bir sürü şey deneyebilir. Örneğin, caz armonisinde beni besleyen şeyleri gerek R&B’ye, gerek hip-hop, gerekse ileride belki elektroniğe yedirmek hoşuma gidiyor. O yüzden de mutlaka daha farklı tarzları denemek isterim.

Tam da seni onlarca konserde izleyebilecekken pandemi belası girdi hayatımıza. Yavaş yavaş yaralarını saracak gibi müzik sektörü, senin konser planların var mı önümüzdeki sezonda? Artık seni sahnede şöyle bir doya doya izleyebilecek miyiz?

Konser planlarım tabii ki var, hep hayal ettiğim gibi… Hem bir yandan eskiden çaldığım ekibimle şarkılarımın orkestra versiyonlarını, bir yandan da daha küçük bir ekiple, bir DJ veya bir DJ ve bir enstrümanla da daha elektronik bir altyapı üzerine sahne koyduğumuz planlarımız, projelerimiz var.

Mühendis kimliğin yaşıyor mu hâlâ, birbirinden çok uzak gibi görünen iki “mü” bir arada nasıl varoluyor sende?

Her yolun başındaki müzisyen gibi benim de finansal olarak kendimi beslemem lazım. Benim için bunun yöntemi mezun olduğum mühendislik alanı oldu. Şanslıyım ki birlikte çalıştığım insanlar Türkiye’de müziğe en sıcak bakan, en özgürlükçü insanlar. İleride, yazılımla müziği birleştirecek projelerde daha da çok bulunmak istiyorum. 9-5 çalıştığım için devamlı içinde bulunduğum ve duyduğum terimler oldu dediğim gibi ve onları hayatta yapmaktan en çok zevk aldığım şeyle, müzikle birleştirebildim. Artısı eksisine bakarsak; zorluğu şu ki ben de artık tamamen müziğe kanalize olmak ve tam zamanlı bir müzisyen olmak istiyorum ve hiç bölünmek istemiyorum.

Dünyada hip-hop ve R&B’nin yükselişi el el gitse de Türkiye’de maalesef tek 1 tanesinin milyonları salladığını görüyoruz. Yerli R&B’nin sence niye bu kadar az örneği var? Veya şöyle soralım, acaba alıcısı mı yok?

Bence yavaş yavaş o da ana akıma girmeye başladı. Yani müzisyenler –özellikle rapçiler- bestelerini yaparken daha melodik sözler tercih etmeye başladılar. Belki altyapıda, bestede daha karmaşık hareketler olduğu için olabilir, bilmiyorum. Ama birkaç sene önce trap için veya ondan önce başka türler için de böyle düşünüldüğünü göz önüne alırsak eğer, R&B’nin de yavaş yavaş gelip yerleştiğini ve daha çok kitleye ulaşacağını rahatlıkla söyleyebilirim.

Bir röportajın en klişe sorusu olsa da takipçilerin de cevabını her zaman en çok merak ettiği o soruyu soralım. Yakın dönem, geçmiş dönem ilhamların neler, bu aralar kimleri dinliyorsun?

Bir ‘tiktoker’ olduğum için aşırı derecede Doja Cat dinliyorum; son albümü mükemmel bir albüm. O da son albümünde benim en sevdiğim albüm tarzını yaptı ve bir sürü değişik türü kendi Doja Cat yorumuyla uyguladı. Genelde güncel kalmaya çalışıyorum, R&B yapıyorum diye sadece R&B de dinlemiyorum elbette. Charlotte Day Wilson’ın çok beklediğim albümünü dinliyorum. Bir de Hiatus Kiayote’nin son albümü bence mükemmel. Hem bir müzisyen hem de bir vokal olarak bunlar ve benzerlerini dinlemek ve oralardan beslenmek benim için çok önemli.

“Uçak”ın müzikal evreninin geri kalanında yatan her şeyi, oyunundan klibine, artwork’ünden 3D modellemesine kadar üreten ekip ise İstanbullu taze kreatif stüdyo Afterwork. Gelin biraz da onları daha yakından tanıyalım.

Afterwork kimdir, nedir, ne yapar? Biz çok severek yakından izlesek de siz, sizi tanımayanlara kendinizi nasıl anlatıyorsunuz?

Afterwork aslında bizim -Sude Belkıs ve Yasin Arıbuğa- tam zamanlı çalıştığımız iş dışında yaptığımız projeleri hazırladığımız bir çatıydı. Sergilerle başladı, video klip, fotoğraf çekimleri ile devam etti. Sonrasında daha fazla projeler gelişti ve birlikte çalıştığımız arkadaşımız Yağmur Güçlü de ekibe eklendi. Ama aslında biz tasarım stüdyosuyuz. Freelance ve proje bazlı marka ve ajanslarla çalışıyoruz. Çevremizde yetenekli arkadaşlarımız var ve projeye göre ekibi genişletiyoruz. Uçak projesinde aramıza oyun yazılımcısı Toprak Fırat da eklendi. Multidisipliner bir yapımız var fotoğraf, video, animasyon, AR filtre, içerik üretimi, grafik tasarım gibi elimizden ne gelirse üretiyoruz.

Kanımca son yıllarda kreatif sektörün başına gelmiş en güzel, en orijinal, en heyecan verici kolektiflerden birisiniz. Yaptığınız işlerin yarattığı değeri anlayan isimlerle / markalarla / kurumlarla nasıl bir araya geliyor, projeleri nasıl seçiyorsunuz? Bir inşaat şirketiyle de çalışır mıydınız örneğin?



Çok teşekkürler bu güzel sözler utandırdı! Aslında her yaptığımız şeyi yayınlamıyoruz sadece güzel olanları görüyorsunuz. Sonuçta bir şirketiz ticari kaygılar maalesef var. Ama reddettiğimiz işler de oldu tabii. Aslında markalar, şahıslar ya da ajanslar bize ulaşıyor brief doğrultusunda ne gerekiyorsa yapıyoruz. Ama Uçak projesini bu ticari kaygıdan ayrı tutuyoruz. Çünkü zaten yapmak istediğimiz bir şeydi ve Seda bundan bahsettiğinde biz de bu vizyona sahip biri olsa da böyle klip istese gibi halihazırda bekliyorduk.

İsminizin anlamı bence Afterwork’ün temellerinin hepinizin başka işlerde tam zamanlı çalışırken yaptığınız bu kreatif işleri ancak “işten sonra” yaptığınız günlerden geliyor. Öyle mi, nedir hikâyeniz?

Evet aynen öyle. İsmin hikâyesi aslında kuruluş aşamasında tam zamanlı işlerimizden kalan vakitte bir şeyler üretmekten geliyor. Bir de fun fact: tam da isim ararken Yasin’in giydiği tişörtte “afterwork” yazıyordu. Aslında onu görünce dedik ki bu işte biz!

Pandeminin başındaki gezilebilir çevrimiçi serginiz “New Normal” o kadar çabuk ve o kadar heyecan verici çıktı ki ortaya, bütün o belirsizlik ve karanlık içinde siz nasıl var edebildiniz bu güzelim projeyi? Sanırım siz de çalıştıkça, ürettikçe hayata tutunabilenlerdensiniz.



Pandemi başlayınca karantina dönemine girdiğimiz ilk haftada biz “temas” sergisini yaptık aslında. Büyük ilgi gördü ve daha fazla sanatçıyla daha büyük, oyunlu bir sergi yapabiliriz dedik. “New Normal” o şekilde oluştu. Zorlu bir brief olarak gördük karantina dönemini. Bizim işimiz buydu ve aslında en kötü durumda bile ne yapabileceğimizi görmek istedik.

Görebileceğimiz güncel işleriniz, veya tüyosunu alabileceğimiz gelecek sürprizleriniz var mı?



AWshop print satışlarımız başlayacak yakın zamanda. Onun dışında yine çalışmaya devam. Bizi takip edin!

Müzik: Arsan Salaryfar & Seda Erciyes
Söz: Seda Erciyes
Prodüktör: Petrichord
Mix ve Mastering: Adham Farid, Arsan Salaryfar, Gurur Gelen
Yönetmen/3D Artist: Yasin Aribuga
3D Karakter Tasarımı: Yağmur Güçlü
Proje Yönetimi: Sude Belkıs
Game Developer: Toprak Fırat

yazıyı oku

DA POET ve BARIŞ DEMİREL İLE BUGÜNLERİ VE YARINLARINA DAİR

Fotoğraf: Can Görkem

Röportaj: Merve Evirgen

 

1-10 Ekim tarihleri arasında onlarca müzisyeni yepyeni sahnelerde bizlerle buluşturan 31. Akbank Caz Festivali’nin bir ayağı da Da Poet ve Barış Demirel ile geçtiğimiz Pazar günü callinghouse’daydı. Yıllardır birlikte üreten MC ve beatmaker Da Poet ile trompet sanatçısı Barış Demirel’i sahnelerinden önce yakaladık ve keşke daha uzun sürse dediğimiz bir sohbette buluştuk. Muhteşem keyifli bir konseri bizim için daha da taçlandıran bu sohbetimizi aşağıda bulabilirsiniz.

 

Yıllardır hip-hop’ın içinde olan iki profesyonel isim olarak, janrın son zamanlarda dönüştüğü yalnızca trap odaklı, viralleşmeye oynayan tek tip bir hale gelmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Da Poet: Aslında bu her popülerleşen alt kültürün başına gelen bir durum. Trap’in de başına geldi, şimdi de drill var mesela. Orada herkes bir pasta görüyor ve orada bir yığılma oluşuyor, herkes oraya çullanıyor. Artık malum müzik yapmak da ulaştırmak da çok kolay. Dolayısıyla öyle bir kestirmeden yapma ve karşılığını alma hevesi var özellikle gençlerde. Bu çok normal bir şey, bütün dünyada da böyle. Bugün trap, drill olur, yarın başka bir şey olur. 10 sene önce dubstep vardı herkes ona yığılmıştı, 2000’lerde house, 90’ların sonuna doğru drum and bass… O yığılma hep olacaktır bu kaçınılmaz, ülkede cevap almasının sebebi de ticari olarak başarılı örneklerinin olması işte Ezhel, Khontkar, Uzi gibi… Janra dair bir de böyle rol modeller olunca hızlıca türevleri doğuyor.

 

Peki pastanın bütün dilimlerini bu isimler ve etrafında gezenlerin yemesi hiç rahatsızlık vermiyor mu?

Da Poet: Aslında hayır, çünkü bu yine bütün türler için geçerli. “Basit” müzikler bunlar, ama kötü anlamda “basit” olmak zorunda değil. Yani mesajı basit, dans ettirir, bir yere gittiğinde o müzikle rahatlıkla dans edebilirsin, enerjini atabilirsin, bir güruha, bir çeteye ait olma ihtiyacını karşılar. Bir de şöyle bir şey var, biz de mesela bugün buradaysak, alternatif anlamda hip-hop üreten isimler de sesini duyurabiliyorsa janrın popülerleşmesinin de bunda payı var. Alternatif de işine geliyor en nihayetinde. Ben çok uzun zamandır bunu yapıyorum ve yapmaya da devam edeceğim, piyasada ne değişirse değişsin.

 

Biraz aşk hikâyenizi dinleyelim, müzikal uyumu bu kadar yüksek olan iki isim olarak nasıl tanıştınız, birlikte üretmeye ne noktada karar verdiniz?

Barış: Aslında şöyle, Da Poet’i ben çok uzun zamandır, yıllardır hip-hop sahnesinde olan biri olarak biliyor ve takip ediyordum. Da Poet de beni biliyormuş, dinliyormuş. Ben de bir yandan Kamufle’nin orkestrasında çalıyordum. Da Poet de bir gün Kamufle’nin konserine konuk oldu, orada tanıştık ve sonra muhabbetimiz başladı. Sonra da Kamufle’nin albüm kayıtlarını yaparken baktık daha çok vakit geçiriyoruz, müzikal olarak da kafalarımız uyuşuyor, ben, Da Poet ve Kamufle ortak bir şarkı yaptık ve sonra da devamı geldi. Ardından DPBD doğdu. Ardından da konserler, projeler geldi devamında.

 

 

Bu kadar uyumlu bir ikili olarak eminim ki ortak ilhamlarınız, ortak keşifleriniz de vardır. Da Poet ve Barış bir araya gelip müzik konuştuğunda kimleri över, kimleri birbirine heyecanla anlatır?

Da Poet: Tabii bizim ortak bir background’umuz da var, ikimiz de 90’larda büyümüş çocuklarız, aynı yaştayız, 88 doğumluyuz. Farkında olmadan aynı tedrisattan geçmişiz. Özellikle işte The Offspring’i, Rage Against the Machine’i Barış da dinlemiş, hepsini yalayıp yutmuş.

Barış: Bu arada bunun içinde Saadettin Teksoy da var, Sıcağı Sıcağına da var, müzikten ziyade tüm o 90’lar popüler kültürü de var! Mesela gece saat 2, biliyorum onun uyuduğunu, halay müziklerini araştırıyorum harika bir bağlama partisyonu bulmuşum, onu hemen Da Poet’e yolluyorum biliyorum çünkü onun da ilgilendiğini. Orada işte komik veya ciddi bir aralıkta gezen ortak bir vibe’ımız var.

Da Poet: Bir de şu var, bence ikili ortaklıklarda çok aynı olmak her zaman çalışmıyor, o yüzden ayrıştığımız noktalar da bizi besliyor. Ben mesela çok fazla underground rap, 90’lar hip-hop dinlerim, Barış da bana göre daha çok Radiohead tipinde bir adam. Bu farklılık da üretimde zenginlik getiriyor.

 

İkiniz de solo müzisyenler olsanız da belki de en çok iş birliği yapan, kolektif projelerde yer alan isimlersiniz. Bir “band”de yer almaktansa böylesi üretmeye daha mı açık sizce?

Da Poet: Bu benim en başından beri tercih ettiğim bir şey, birbirimize de Barış’la her zaman önceliğimizin solo işlerimiz olduğunu söylüyoruz. Müzikal anlamda olsun veya hayatın her alanında, birey olarak kendi ayakların üzerinde durabildikten sonra yan yana geldiğinde ürettiğin daha da zenginleşiyor.

Barış: Biz biraz da birbirimizi müzikal olarak da arkadaş olarak da iyi tanıyan iki insan olduğumuz için bir projede var olduğumuzda bunu devam ettirebiliyoruz. Beraber çalışabildiğimiz için. Grup müziği yapmak zor. Bir sürü farklı insan var, birbirini ikna etme durumu var, istişare edebilmek var. Demokrasi müthiş bir şey ama grup müziğinde olmuyor.

Da Poet: Aynen öyle, her şeyi oylarsanız o iş yürümüyor. Herkesin aynı anda mutlu olması mümkün değil.

 

 

Dijital servis sağlayıcıların müzisyenlerin ürettiklerini yayımlamasını kolaylaştırdığı kadar piyasayı inanılmaz rekabetçi bir hale getirdiği de son yıllardır sıkılmadan konuştuğumuz bir gerçek. Tecrübeli veya newcoming fark etmeksizin bütün müzisyenler eserini yayımlayabilse de dinleyicisine nasıl ulaştırabileceği, kitlesini nasıl geliştirebileceği konusunda ümitsiz. Sizce bu işin gidişatı nasıl olacak, siz karamsar tarafta olanlardan mısınız yoksa ümitli misiniz?

Da Poet: Tabii dediğin gibi olumlu noktası da var, çok seslilik iyidir, insanların büyük labellara, büyük stüdyolara ihtiyacı olmadan seyircinin karşısına çıkabilmesi güzel bir şey ama tabii ki bu kirlilik de yaratıyor. Bu kirliliğin içerisinde oradaki incileri, altınları göremiyorsunuz maalesef. Ben streaming platformlarının adil olmasını beklemiyorum, hiçbir zaman da olmayacak, sadece sanatçılar olarak bildiğimiz yöntemleri biraz değiştirmemiz gerekiyor. Mesela ben kendi label’ımı kurdum, tam da pandeminin başına denk geldi.  Orada yaptığım şey kendi sitem üzerinden birinci kalite wav audio’ları direkt dinleyiciye satmaktı. Başkası başka bir şey bulur, kimi merchandise satıyor, kimi plak basıyor, hâlâ fizikseli sürdürmeye çalışıyor. Bir milyon dinlenmekle bir milyon kaset satmak aynı şey değil. Sanatçıların yeni yöntemler bularak bunu değiştirmeleri gerekiyor. Platformlardan herhangi bir şey beklemememiz gerektiğini düşünüyorum. Sanatçılar bunu kendileri yapacak.

Barış: Olay bir noktada şuna benziyor, nasıl işte influencerlar, sosyal medya fenomenleri varsa, onlar da sürekli içerik üretmek zorundaysa, müzisyenler için de oyunun kuralı bu oldu. İş çok çabuk tüketiliyor, her Cuma eşlerimizin dostlarımızın arkadaşlarıımızın işleri yayımlanıyor ve hızlıca unutuluyor. Ürettiğin şey “eser”den ziyade “içeriğe” dönüşüyor. Sen ne kadar uğraşıp çalışıp didinip üretsen de çok çabuk tüketiliyor ve senin devamlı yeni bir şeyler yapman gerekiyor.

Da Poet: İşte sen artık o Instagram fenomeniyle, Tik-Tokerla aynısın. Sanatçılar nasıl korsana karşı streaming’i bulduysa, streaming’e karşı da yeni bir yol bulmak zorundalar. Nasıl Radiohead In Rainbows için yaptıysa, yine rol modellerle olacak bir iş bu.

 

Bu sorum Da Poet’e: hip-hop dünyasında beatmaker’lar hep yardımcı oyuncu kalmış gibi gelir bana, isimlerinden yeterince bahsedilmez, MC’ler daha çok öne çıkar. Bir futbol takımının kalecisi hatta belki teknik direktörü gibidir beatmaker’lar ama hep Messi’ler Ronaldo’lar konuşulur. Sence de böyle mi? Hem bir beatmaker hem de bir MC olarak sen ne düşünüyorsun bu konuda?

Da Poet: Bence hatta futbol takımının malzemecisi gibi.  Maalesef öyle, bu işten para kazanan insanların bu konuyu yeterince öne çıkarmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla geri kalan insanlar da daha basite, ucuza kaçıyorlar. Böylelikle kendi kuyruğunu yiyen yılana dönüyor iş. Bence müziğe dinleyicinin de bakış açışıyla alakalı. Bütün olarak bakmak gerekiyor, işte müziği kim yaptı, sözlerini kim yazdı. 5 tane şarkı saysak çoğu insan bestecisi kim bilmez. Mesela şu güzel artık yeni yeni yapılmaya başlandı, şarkı mesela X kişisinin, yanında “prod by” diye yazılıyor, bu çok şık bir hareket. Tabii bunun artması gerekiyor.

 

 

Bu sorum da Barış’a: Seni trompetinle ayrılmaz bir ikili olarak tanıdık, fakat multienstrümantalist olduğunu da biliyoruz. Main enstrüman olarak trompeti seçmenin nedeni ne, bir kırılma anı hatırlıyor musun?

Barış: Ailemin teşvikiyle zaten ilkokuldan beri gitar çalıyordum, kurcalamak istediğim herhangi bir enstrümanı da kendimce tanımaya çalışıyordum. 2008’in sonlarına doğru, küçük küçük birkaç amatör grubum vardı, Peyote’de çalardık, orası bir okul gibiydi orada tanıştığımız, birlikte çaldığımız insanlar şimdi bambaşka yerlerde, onlarla şimdi bir festivalde sahnede karşılaşmak çok değerli geliyor. İşte bir grubum olsun, onda da biri trompet çalsın istiyordum, ama araştırdığımda bütün trompet çalan insanlar senelerce bunu okumuş öğrenmiş ve haklı olarak ekmeğinin peşinde koşan insanlardı. Dolayısıyla senin o amatör grubuna kimse gelmeyecek. Ben de çok seviyordum trompet sesini, bari ben bir çalışayım öğreneyim, belki bir şeyler olur dedim ve ilk çalmaya başladığım andan itibaren de bir uzvum gibi oldu benim. Çaldığım zaman gerçekten mutlu hissediyorum kendimi, yalnızca bir dakika da çalsam, kısacık da çalsam, bir saat de çalsam, bütün güne de yaysam beni gerçekten oradan çekip çıkaran, olduğum yerden alıp götüren bir şey o.

 

 

Peki üretirken trompetle mi yola çıkıyorsun yoksa enstrümanlar değişiyor mu?

Barış: O değişiyor aslında, trompet genelde leading enstrüman. Üretirken tabii müziğimin odağı haline gelmeye başladı. Ama müzik yaparken trompet genelde melodi veya solo kısımlarda bulunan bir enstrüman, üretirken “evet ben bunu trompetle buldum” da diyemem, gitarla bir şey buluyorum mesela sonra diyorum ki “evet şimdi buraya trompet geliyor”, trompeti öne çekip çıkaracak, ona hizmet edecek şeyler aslında diğer enstrümanlar. Hatta vokal, bütün prodüksiyon, bütün düşündüğüm aranjman bile. Her şey günün sonunda trompete oynuyor, çünkü trompetçiyim!

 

Canlı müzik sektörü pandeminin yaralarını yavaş yavaş sarmaya başladıysa da mainstream olmayan sanatçıların kendine sahne bulmakta hâlâ zorlandığı da bir gerçek maalesef. Akbank Caz Festivali bunu gözeten programlamasıyla yüzlerimizi güldürse de, sizin sektörün geri kalanından beklentileriniz nelerdir?

Da Poet: Eskiye göre kesinlikle çok daha iyi durumda tabii sahne ama tabii ki daha da iyi olabilir. Alternatife yönelmeleri benim için her zaman gurur verici, benim burada Barış’la bulunmam mesela. Ama kesinlikle çok daha fazla sahne olması gerekiyor, İstanbul dışına çıkıp ülkeye yayılması gerekiyor. Alternatife destek olan sahnelerin, sponsorların daha da artması gerekiyor. Ben mesela kendi adıma İzmir’de çalacak sahne bulamıyorum. Ya devasa mekânlar var, ya çok çok küçük mekânlar. Tabii biraz da ülkenin gerçekleriyle çok paralel bir konu bu. Ekonomik, sosyolojik ve politik gerçekleriyle çok doğrudan ilişkili.

Barış: Eğer bir mekân, satacağı biletle gecenin giderini garanti edecek bir grup dışında bir gece yapacaksa elbette sponsor desteğine ihtiyaç duyuyor, elimizin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki sponsorlar da hangi birine destek olsun yüzlerce var, dolayısıyla konu sponsorların sayısının mutlaka artması gerektiğine geliyor.

Da Poet: Öğrencilerle ilgili durum özellikle çözülmesi gereken temel bir problem. Şu an bir üniversite öğrencisi bırakın konsere gitmeyi henüz barınamıyorken, diyemiyorsun ki gel bak konserime bilet 100 lira, içeride içeceğin 40 lira… Ben kendi adıma utanıyorum artık maalesef. Bütün konuların çözümü aslında aynı yere gidiyor.

 

Akbank Caz Festivali gibi yıllardır sektörde tutkulu bir şekilde varlığını sürdüren ama gelenekselin aksine farklı müzik türlerini de içine alan bir festivalde yer almak nasıl hissettiriyor? Bundan önceki performanslarını düşününce bunu farklı kılan/söylemek isteyeceğiniz bir şey olur mu?

Barış: Ben ilk defa 2012’de katıldım Akbank Caz Festivali’ne, yıllardır katılıyorum, yeri geliyor farklı kolaborasyonlarla sahne alıyorum, yeri geliyor kendi projem için, festivalin plağı için çalıyorum, şimdi de DPBD ile yer alıyoruz, bunlar çok mutlu eden şeyler. Bir yandan tabii keşke böyle fırsatlar daha çok olsa. Zaten baktığınızda Türkiye’de yıllardır bunu majör olarak sürdürebilen iki tane festival var, yeni yeni daha küçük ölçekli festivaller doğmaya başladı, umarım sayısı artar. Burada olmak bana her zaman iyi hissettiriyor zaten, “Akbank’ta mıyız evet ya çok güzel bir şey bu!” gibi.

Da Poet: Benim de ikinci bu, bir de Gaslamp Killer’ın Babylon konseri öncesi sahne almıştım.

Barış: Benim için bir de şöyle değerli bir tarafı var, bir gün bir telefon geldi bana, İmer Demirer vasıtasıyla rahmetli Mehmet Uluğ’a önerilmişim, bir gün Mehmet Abi de aradı beni “biz seni Akbank Caz Festivali’ne düşünüyoruz” diye, o zamandan beridir de hep Pozitif’ten olsun, Akbank ekibinden olsun birileriyle denk geldiğimizde “Aaa Mehmet Uluğ’un keşfi” diye tanımlanmak çok gurur verici.

Da Poet: Bu festivalin böyle birçok dala dokunması bizi çok mutlu ediyor, bu ağaç köklü bir ağaç ve dallarının, yapraklarının da daha çok şeyi kapsaması bizi gururlandırıyor.

yazıyı oku

MUSES, MÜZİK, MOUSIKE

Fotoğraf: Can Görkem

Röportaj: Gümrah Şengün

 

Barış Can Aktepe ile ilk kez callinghouse performansı öncesinde tanıştık. Akbank Caz Festivali’nde ev sahipliği yapmak, bir dolu güzel insanla evimizi paylaşmak zaten pandemi sonrası başımıza gelebilecek en güzel hislerden biriydi. Üzerine bir de böyle güzel dostluklar kaldı, şunu söyleyebiliriz ki daha çok görüşeceğiz. Mousikē kolektifi merak edenler, buyurun Barış ile kısa sohbetimize.

 

Öncelikle şu soruya açıklık getirerek başlamak istiyorum. Kime sorsak Mousikē’nin tam olarak kaç kişi olduğunu kestiremiyor. Mousike bir kolektif midir, 3 kişilik bir ekip midir, yoksa sadece Barış Can Aktepe midir? Mousikē kimdir?

Evet bu soruyla sıklıkla karşılaşıyoruz. Mousikē müzik ve dans kültürü etrafında bir araya gelen bir topluluk aslen. Kişilerden çok, kolektifin harmonisiyle anılmak istiyoruz. DJ performanslarımızda, bu kolektifin parçası olan kişiler doğal olarak ön plana çıkabiliyorlar. Mousikē Barış Can Aktepe, Berkay Özdin ve Doğan Akdağ tarafından hayata geçirildi. Performanslarımızı genellikle birlikte sergileyen bir ekiptik. Önce Doğan’ın Londra’ya taşınması, onu takip eden dönemde Berkay’ın Berlin’e taşınmasıyla birlikte İstanbul’da dans pistlerini tek başıma savunur oldum. Pandeminin etkisiyle 2 yıl gibi uzun bir aradan sonra ilk defa üçümüz Bonjuk Bay Love Weekend’de geçen Cumartesi günü 8 saatlik bir performans sergiledik. Bizim için unutulmazdı, umarım o gün yanımızda olup bizimle dans edenler için de öyle olmuştur.

Peki Mousikē ismi nereden geliyor?

Yunan mitolojisinde sanatçılara, filozoflara ve bireylere yaratılış için gerekli ilhamı veren dokuz ilham perisi, sanat ve bilim tanrıçaları olan “Muses”lardan türetilen bir kelime. Mousikē ise tanrılardan alınan ilham ile yaratılan şarkı, dans ve kelimenin birleşimi olan bir olguyu anlatıyor.

 

Mousikē’nin müziğinin olmazsa olmazı nedir?

Groove, bass ve dans müziği diyebiliriz sanırım. Performanslarımızda, farklı genre ve ülkelerden seçkilere yer veriyoruz. Funk, jazz, acid ve fusion gibi daha köklü soundların modern yorumlarıyla beraber, indie dance, nu disco ve electronica gibi yeni nesil soundları bir araya getiriyoruz.

 

Ürettiğiniz müzikle bize yaymak istediğiniz üç his söyleyebilir misin?

Yüzleri güldürmek, beraber eğlenebilmek ve içinizden geldiği gibi dans ettirebilmek.

 

Bu soruyu kendimiz dahil olmak üzere herkese soruyoruz Barış.
Bugünlerde nasıl hissediyorsun?

Uzun bir aradan sonra, mekanların açılması ile beraber tekrardan çalabilmek, insanlarla bir araya gelebilmekten ötürü oldukça mutluyum. Yeniden doğup, nefes almaya başladık.

 

Mousikē hayattan nasıl beslenir? İlham almanın özel bir yolu var mıdır?

Kolektif olarak en çok bir arada olmaktan beslendiğimizi söyleyebilirim. Yıl içerisinde beraber vakit geçirme fırsatımız olduğunda, beraber müzik dinlemek ve üretmek bize ilham veriyor.

 

Peki lokal bir şekilde hayata geçen bu kolektif, global bir topluluğa nasıl evrildi?

İstanbul’da başlayan etkinliklere sürekli gelen ve organik büyüyen bir topluluk olduğunu gözlemliyorduk, bir yandan da soundcloud sayfamız geniş kitlelere ulaşmaya başlamıştı. 2018 yılında Tulum’da gerçekleştirdiğimiz bir etkinlik serisinde dünyanın birçok yerinden müziğimizi seven ve bizi tanıyan insanlarla bir araya geldiğimizde artık global bir topluluğa evrildiğimizi anladık.

 

Mousikē Records’tan biraz bahsedebilir miyiz? Ne zamandan beri üretiyor, kimlerle iş birliği yapıyorsunuz?

Mousikē Records uzun zamandır üzerine çalıştığımız bir projeydi. 2018 yılında hayata geçti. Bugüne kadar Türkiye, Fransa, İspanya, Meksika’dan prodüktörler ile 10 EP çıkardık. Şanslıyız ki hepsi çalışmaktan çok keyif aldığımız isimler oldu.

 

Akbank Caz Festivali gibi yıllardır sektörde tutkulu bir şekilde varlığını sürdüren ama gelenekselin aksine farklı müzik türlerini de içine alan bir festivalde yer almak nasıl hissettiriyor?

Serüvenimizde Belgrad’da Resonate Festival, İstanbul’da XXF French Festival ve Kapadokya’da Cappadox Festival gibi sıradışı etkinliklerde kendimize yer bulduk. Akbank Caz Festivali bunlara bir yenisi olarak eklenerek müziğe bakışımızla, kendimizi olduğumuz gibi ifade edeceğimiz özel bir gün olarak hatıralarımıza kazındı.

yazıyı oku

/DA ile TANIŞMAK İSTER MİSİNİZ?

Fotoğraf: Can Görkem

Röportaj: Gümrah Şengün

 

Akbank Caz Festival’inin yeni nesil sanatçılarından biri /da. Festivalin kapanış gecesinde Da Poet&Barış Demirel ve Mousike performansları için hazırladığı görsel set ile bizi callinghouse’un duvarlarından yükselerek puslu ve minimal bir İstanbul’a doğru derin bir yolculuğa çıkaran ta kendisi. İleride daha sık adını duyacağınız /da’yı biraz daha yakından tanımak ister misiniz?

 

/da kimdir, bize kısaca kendinden bahseder misin?

Generatif sanat alanında işler üretiyorum. Bunlar genellikle müzik videoları ve live A/V performanslardan oluşuyor. Kolektif üretim sürecinde, çalıştığım sanatçıların tarzıyla kendi stilimi ortak bir alanda birleştirip sunuyorum. Bireysel işlerimde ise o zaman diliminde neyle ilgileniyorsam, nasıl hissediyorsam onlardan esinleniyorum. Üretim sürecinde en keyif aldığım kısım fikirlerimi tasarlarken ön göremediğim, rastlantısal değişimlerle projenin bambaşka yerlere evriliyor olması. Bu yüzden üretimlerimin, tek bir stile bağlı kalmadan, sürekli değişim içinde olmalarına özen gösteriyorum. Bana yeni keşif kapıları açıyor.

 

Peki yaratıcı enerjinin ne zaman farkına vardın?

Aslında şu anki pratiğime başlamadan önce, içerisinde hep sesin, müziğin olduğu bir alanda olma isteği vardı. Sonrasında katıldığım bir canlı performansta büyülendim, “bu alanda olmak istiyorum” diye o an karar verdim diyebiliriz. O şov, Christopher Bauder ve Robert Henke’nin “Deep Web” adlı görsel-işitsel ışık enstalasyonuydu. İzlerken, iş kaç defa tekrarlandı hatırlamıyorum.  Zihni az susan biri olarak, hiçbir şey düşünmeden, uzun bir süre anda kalıp o anı yaşamıştım. En çok etkileyen kısımlarından biri buydu. Kendi performanslarımda da, hem müziğin hem de canlı deneyimin gücünü arttırmaya odaklanıyorum.

 

Bugünlerde nasıl hissediyorsun diye sorsak?

Biraz hüzünlüyüm, bunu havaların değişmesine ve yazın bitişine bağlıyorum. Onun dışında tatlı bir heyecan var, kendimle ilgili yeni bir değişim süreci başlıyor gibi.

 

Üretimlerinde kimlerden ilham alıyorsun? Yeni medya sanat dünyasında sana ilham veren kişiler/şeyler neler?

En çok beraber çalıştığım sanatçıların işlerinden, estetiğinden, üretim süreçlerinden ilham alıyorum diyebilirim. Ortak bir iş çıkarmak için onlardan bana gelen her detay, ayrı önem taşıyor. Bunun yanı sıra, boş zamanlarımı çoğunlukla dijital sanat ve elektronik müzik alanında gerçekleşen festivaller, etkinlikler, yeni çıkan müzik videolarını inceleyerek geçiriyorum. Beslendiğimi düşündüğüm festivaller, LEV, Rewire, CTM olabilir, kliplerden çoğunlukla Fact Mag’in serilerini takip ediyorum. Genelde distopik, karanlık tasarımlardan esinleniyorum. Bu sıralar görsel tarzlarından ilham aldığım, geçen sene Unsound Festivali’nin online etkinlik serisinde keşfettiğim “After Life” MMO oyununun yaratıcısı yeni medya kolektifi Naxscorp var. Pandemi sürecinin en güzel tarafı da buydu bence. Dünyada gerçekleşen birçok etkinliği dijital platformlardan eş zamanlı takip edebilme fırsatımız oldu.

 

İstanbul, şehir hayatı, festivaller seni nasıl besliyor? Yoksa daha çok dijital evrende mi vakit geçiriyorsun?

Dijital dünyada ve kendi alanımda daha sık vakit geçiriyorum. Şu sıralar İstanbul’da beni beslediğini düşündüğüm şeyler katıldığım etkinlikler ve sergiler. Yeni bir döneme girildi gibi hissediyorum, çok fazla yetenekli sanatçı ve müzisyen var etrafımızda. Bu insanlar bir araya gelip ürettiklerinde, şahane projeler ortaya çıkıyor.

 

Da Poet ve Barış Demirel performansına özel ürettiğin ve canlı performansını gerçekleştirdiğin görsel dünyanın hikayesinden biraz bahseder misin? Elektronik müzik dışında böyle farklı bi janr için üretim yaparken sana ne ilham verdi?

Farklı bir deneyim olduğu için üzerinde daha önce çalışmadığım türlere üretim yapıyor olmak heyecanlandırıyor açıkçası. Bir süre o müzikle yatıp kalkıyor oluyorum, başka başka sanatçıların dünyalarında buluyorum kendimi. Da Poet ve Barış Demirel’e hazırladığım görsel sette, parçalarından çıkardığım bir takım keywordleri -İstanbul, betonlaşma, sıkışmışlık gibi- müziğin hissiyle birleştirdim. Sonucunda da başında daha soyut küplerin dansını gördüğümüz, devamında puslu, önümüzü çok net göremediğimiz, tekrarlanan şehir manzaraları serisi ortaya çıktı. Mousike performansı içinse tamamen abstract, iki boyutlu desenler ve canlı renklerin ön planda olduğu bir set hazırladım. Soyut görsellerin en sevdiğim yanı, performans sonrasında izleyenlerin görsellere yaptığı benzetmeler oluyor herhalde. Birisi bir nesneye benzetiyor, başka birisi bir hikaye yazmış oluyor. Sınırsız bir hayal gücü.

 

 

 

Bugünlerde başka neler üzerinde çalışıyorsun? Yakın zamanda ortaya çıkacak, paylaşmak istediğin proje ya da planlar var mı?

Şimdilik Aralık’ta bir etkinlik olacak gibi duruyor. Onun dışında, kolektif çalıştığım kişilerle, yeni plan ve proje konuşmaları devam ediyor. Bu dönemde, etkinlikler hızla başladığı için olası gelebilecek performans projelerine şimdiden hazırlık yapmayı, bir yandan da kişisel işlerime yoğunlaşmayı planlıyorum.

 

İnsanların senin ve işlerin hakkında bilmesini istediğin bir şey?

Çoğunlukla çalışmalarımda, görselle etkileşimde olan tek bir kaynak kullanıyorum, o da ses. Yani sonraki adım için hedeflediğim, daha çok kaynaktan yararlanmak, deneyimi başkalaştırmak. Bunun içinde gerçekleştirmek istediğim birkaç proje fikri var. Aynı şekilde, sadece müzik sektöründe değil, farklı alanlarda daha fazla üretimde bulunmayı hedefliyorum. Yani izlemeye devam edin.^^

yazıyı oku

PEKİ NEDEN OVALA?

 Fotoğraf: Selin Ünsel

Röportaj: Burcu Bilgiç Video: Can Görkem Halıcıoğlu  | 5 Nisan 2021

Put Out records’un kurucusu, Ovala şarkısının yaratıcısı Taycan Malloy ve yönetmen Fırat Gürgen ile Ovala projesi üzerine, birkaç hafta önce lansmanını gerçekleştirdiğimiz callinghouse’un bahçesinde sohbet ettik. Peki hakikaten neden Ovala? Renkli kadrosu ve akıllara kazınan temposu ile karşınızda Ovala!

Yönetmen: Fırat Gürgen
Yapımcı: Ty Malloy
Senaryo: Fırat Gürgen & Ty Malloy
Müzik: Taycan
Kreatif Direktör: Günsu Sarı
Ürün Tasarımı: Kaan Ünver
Yardımcı Yönetmen: Selin Bonfil
Prodüksiyon: Cenk Eren Durgun
Görüntü Yönetmeni: Onur Cabi
Video Edit: Fırat Gürgen
Casting: Ty Malloy & Fırat Gürgen
Starring: Rıdvan Pehlivan, İdil Beyza (YOUROTIKA), Akış Ka , Spookpraxis, Özlem Güngören, Kübra Uzun, Taycan Cast: Kaan Güroğlu, Hüner Aldemir , Zeynep Dolanay, Begüm Erbaş, Serra Bilgincan, Burak Baban, Ilkay Karaoğlan, Gizem Akad, Serhat Özcan, Tony Bey
Makyaj: Murat Polat
Makyaj Asistanı: Oya Aygör
Saç: Kaan Öncü
Kostüm: Günsu Sarı
Kostüm Asistanı: Mine Paksoy
Sanat Asistanı: Mira Kazak
Renk: The Post Brothers
Mixing & Mastering: Çağan Tunalı (NOISEIST)
Focus Puller: Doğaç Tuncel
Kamera Asistanı: Ercan Kırsız
P.R.D Assistant: Kadir Saraç, Burak Delikkanlı
Işık Ekibi: İsmail Aluç, Murat Aydın, Emirhan Buyruk, Emir Burak Aydın , Mehmet Baran
Fotoğrafçılar: Endorphineshot, Selin Ünsel, Stephanie Furtun
Backstage Video: Oğuzhan Çineli, Selin Ünsel
Special Thanks: Lina Temelli, Deniz Onal, Selin Uyar

yazıyı oku

OVALA, İYİ GELİYOR! @callinghouse

Ovala’nın ön gösterimi için #callinghouse‘ta buluştuk. Taycan, Fırat, tüm cast, emeği geçen herkes ve yakın dostlarımızla beraber, her şeye rağmen müziğin susmadığı ve bolca ovalandığımız bir günden kalpler gönderiyoruz.

yazıyı oku