#callingmagseries

Nº2
Empati

Fotoğraf: Yonca Karakaş

#callingmagseries No2 “Empati” sayısı Royal Canin tarafından desteklenmiştir.

Darwin’in de mirasını devralan bilim adamları duyguları evrimin bir bileşeni olarak ele alır. Duygular ve beraberinde gelen fizyolojik, davranışsal ve nörolojik mekanizmalar zaman içinde canlıların problem çözme repertuarının genişlemesine katkıda bulunmuştur. Bu haliyle duygular alemi, türlerin devamlılığı için kritik bir öneme sahiptir. Diğer yandan aynı alemin karmaşık ve çok katmanlı yapısı, kolaylıkla anlaşılır ve üzerine konuşulabilir olmasını zorlaştırır. Bilim insanlarının çoğu zaman ölçülemez buldukları bu karmaşık fenomen, tüm canlıları hem birbirlerine hem de yaşamın kendisine bağlar. Hepimiz, görünenin altında akıp giden geniş bir duyular ve duygular alemi içinde yüzmekteyiz. #callingmagseries’in bu sayısında, sözü geçen tanımlama ve ölçme zorluğunun içinde sezgilerle yolumuzu buluyor, analitik bir ölçüp biçme alanı yerine duyumlar ve duygular üzerinden kurulan bir empati (eşduyum) alanını araştırmaya çıkıyoruz.

Bugün kullanmakta olduğumuz “empati” kelimesinin iki kökeni var. Bunlardan biri Yunanca “empatheia” kelimesinden türeyen, Türkçe’ye eşduyum veya duygudaşlık olarak çevirdiğimiz kavram. Bir diğeri ve pek bilinmeyeni ise Almanca’daki “einfühlung” kelimesinden gelen; bir insanın kendisini karşısındaki nesneye yansıtması, kendini onun içinde hissetmesi ve bu yolla o nesneyi kendi içine alarak (absorbe ederek / özümseyerek) anlaması sürecine verilen isim. Empatiyi insan olan ve olmayanları kapsayacak şekilde ele almak, insan merkezli bakış açısının dışına çıkmaya dair kıymetli bir çaba gibi gözüküyor. Zira çoğu zaman insandan yola çıkıyor, çok dar bir empati dairesi içinde hareket ediyoruz. “Oysa düşünmenin, duymanın, anlamanın, karar vermenin insan olmayan hâlleri muazzam bir çeşitlilik içeriyor.”*

Bu fikirlerle yola çıktığımız #callingmagseries No2’yi Yonca Karakaş’ın “Empati” temasına özel ürettiği görsel hikaye ile açıyoruz. Karakaş’ın “Empati” sayısı için insan olan ve olmayan hayvanlardan oluşturduğu bir çekirdek aileye bakıyor; duyumların hakim olduğu, sözsüz iletişimle örülü bir atmosfer kuruyor. “Bir Kanguruya Dönüşmek” yazısında Ulya Soley bize sanat dünyasında insanlar ve hayvanlar arasında kurgulanan farklı ilişki biçimlerini ve bunların temsillerini gösteriyor. İnan Mayıs Aru’nun kaleme aldığı “Balıkların Sevinci” başlıklı yazı, bir insanın bir balığın hislerini bilebilmesinin mümkün olup olmadığı sorusuna Zen öğretisinin bakış açısından cevap arıyor. Erdem Dilbaz’ın makine-insan ilişkisine odaklanan yazısı ise empatiyi farklı bir kapsamda ele alarak singularity’e doğru giden bir izleği takip ediyor.

Zihnin kategorize eden, ast üst ilişkileri kuran yapısından sıyrıldığımız bir senaryoda, empatiyi kullanarak yolumuzu bulabilir miyiz? İnsanlarla insan olmayanlar arasında empatiyi mümkün kılan alanları araştırabilir miyiz? Farkında bile olmadan ortaklaştığımız duyu ve duygular, bizi birbirimize sandığımızdan yakın tutuyor olabilir mi? Empati kendimizle ve çevremizdeki diğer canlılarla bağ kurmamızı sağlayarak daha adil ve sağlıklı bir dünyanın hayalini canlı tutabilir mi? Bu sayıda size empati kavramına dair soruları çoğalttığımız görsel ve yazınsal bir seçki sunuyoruz.

* İnsan olmayanlar dünyasının zenginliğine dair bu ifade, Sezai Ozan Zeybek’in Hilal Alkan’la yaptığı, Yeşil Gazete’de yayınlanan “Bitkilerle Yaşama Etiği” başlıklı söyleşide kullandığı bir cümle. Söyleşi, empati konusunu bitkilerin de dahil olduğu daha geniş bir “insan olmayanlar” alanına çekmek için ilham verici.

manifestoyu oku

DUYULAR ALANI

test

Yazı: Gümrah Şengün, Burcu Bilgiç | 27 Ekim 2020

Doğa, Charlotte, Batıhan, Piço ve Louie
insan olan ve olmayan hayvanlardan kurulu bir aile.
Eller, dizler, kollar, tüyler, kulaklar, burunlar ve gözler…
Tanıdık tanımadık tüm sessizliğin evrenin sesiyle buluştuğu bi yerde, duyuların hakimiyetinde büyüyen bir aile.

Zihinlerinde normal sabahlarından birini yaşarken, görünenin altında akıp giden bir eşduyum alanında, bir kedi gibi temkinli, bir köpek gibi hareketli, bir arı gibi kokunun peşindeler.
Kucağına başını koymuş, kalbinden ellerini uzatmış, omuz omuza vermiş, dokunmasa dahi hissetmiş haldeler.

Anlamak ve anlaşmak için sahiden neye ihtiyacımız var?

Bir hayvanla yaşamak, bir insan hayvanı olarak yaşlanmak?
Ortaklaşmak. Evini, zihnini, masanı, dağı, tepeyi, evreni paylaşmak.
Beraberliğin etrafında, empatinin manyetik alanında keşfe çıkmak.

Dünya ile yeniden bağ kurabilmemiz için yeterli mi?

Fotoğraf: Yonca Karakaş
Kreatif konsept ve prodüksiyon: calling
Kreatif Direktör: Gümrah Şengün
Editör: Burcu Bilgiç
Asistan: Selin Ünsel
Cast: Doğa Bursalı, Charlotte Hegewald, Batıhan Kayış, Piço ve Louie
Saç ve Makyaj: Kübra Demir

Charlotte Kıyafet: Atelier Tenera
Satranç: Shop Etajer
Doğa Elbiseler: Ezgi Sezer
Batıhan ve Charlotte Gömlek: Mehtap Elaidi
Batıhan Pantolon: Nocturne

yazıyı oku

KOMÜNİTE KONUŞUYO

 

calling’in kürate ettiği Komünite Konuşuyo podcast serisinin bu bölümünde, magazin araştırmacılığının önemli ismi ŞOKOPOP, Türkiye müzik sektörünün pek çok dönemine tanıklık etmiş, hikayesi ve mücadelesi bitmeyen müthiş yorumcu Nükhet Duru’yu ağırlıyor. Netflix’te yayına giren “Duru Olmak” belgeseli vesilesiyle kaydedilen bu bölümde, Nünü’nün aşk hayatına, kariyerine ve müzikle şekillenen hikayesine ŞOKOPOP’un soruları ışık tutuyor.

 

callingmagseries’in Empati sayısından ilham alan podcast serisinin ikinci bölümde Sarp Dakni ve Aslıhan Gürbüz konuya kedi cephesini de dahil ediyor ve Gürbüz’ün kedili yaşam deneyiminden konuşuyor. İkinci yarıda programa bağlanan Eymen Erdemli ise köpek eğitiminin sadece hayvanlar değil insanların da dahil olduğu bir öğrenim süreci olduğundan bahsediyor.

 

calling’in kürate ettiği Komünite Konuşuyo podcast serisinin ilk bölümünde müzik yazarı ve editör Sarp Dakni’nin konukları Atıl Akgündüz ve Dicle Doğan. Başlattığı #tanışonunla isimli oluşumla sahipsiz köpekleri yeni yuvalarına kavuşturan Dakni, callingmagseries’in Empati sayısından ilhamla, insanların evcil hayvanlarıyla yapabildikleri/yapamadıkları empati üzerine kafa yoruyor. İlk bölümde Dakni ve konukları hayvan sahiplenme sürecinde dikkat edilmesi gerekenlerden, sahiplenme sürecini takip eden hem zorlu hem büyülü süreçten bahsediyor.

PEKİ AMA NASIL BİR HAYVAN HAKLARI YASASI?

İllüstrasyon: Aslı Alpar 

Yıllardır hayvan hakları için mücadele verenler, “Hayvan Yasası Hemen Şimdi” diyenler, “Acaba bu sefer yasa çıkacak mı?” diye merakla beklerken ortaya bir milletvekilinin yasayla ilgili sarf ettiği cümleler döküldü.

Yazı: Beril Eski | 12 Şubat 2021

Geçenlerde hiç beklenmedik bir gelişme yaşandı. Haber okuduğunda öfkelenmeye, üzülmeye alışan bünyemiz, bu “iyi” haber karşısında nasıl tepki vereceğini şaşırdı. Az buz şey değil, bu habere göre, 16 yıldır beklenen Hayvan Hakları Yasası çıkacaktı!

Belki bilmeyenler vardır, aslında halihazırda hayvanlara karşı işlenen suçları cezalandıran bir yasa var. Ancak bu yasa hayvanları “hisleri olan canlılar” olarak değil, “eşya” olarak ele alıyor ve işlenen suçları “kabahat” kapsamında değerlendiriyor. Yani şu anki yasa hayvanları “canlı” olarak bile tanımıyor ve dolayısıyla da korumuyor.

Bu yüzden kedilerin patilerini kesenler, köpeklerin kuyruklarını koparanlar, zehirli yiyeceklerle sokak hayvanlarını acılar içinde öldürenler hapis yerine para cezasıyla kurtuluyorlar. Caydırıcı olmayan cezalar, hayvan haklarını ön plana almayan yasalar ve uygulamalar yüzünden sayısız hayvan işkenceye uğruyor ve hayatlarından oluyor. Peki bu bünyemizi alt üst eden, nihayet yüzümüzü güldüren yeni yasa hayvanları koruyabilecek mi?

Hayvan Hakları Yasası somut bir taslak üzerinden değil, bir televizyon programında bir vekilin söylediği bu cümleler üzerinden tartışılmaya başlandı. Yasa namına bahsi geçenler karşısında duyduklarına inanamayanlardan biri de, Yaşam İçin Yasa İnisiyatifi’nden Aslı Alpar’dı. Bahsi geçen tüm maddelere karşı olduklarını söyleyen Aslı, her bir maddeye neden itiraz ettiklerini tane tane açıkladı.

En fazla 3 köpek, veya 3 kedi, veya 2 köpek ve 1 kedi

Söylenenlere bakılırsa, artık evde en fazla üç hayvan barındırılabilecek. Yasa bu hükmü getirirse, evde 20 kedi bakan Cihangirli teyzelerimiz, bahçesinde 10 köpek bakan hayvan dostu amcalarımız hayvanlarını devlete mi verecek? Görevliler zorla gelip hayvanlarını mı götürecek? Nitekim Aslı da, yerel yönetimler sorumluluklarını yerine getirmediği için sokağa terk edilen hayvanları yaşatmaya çalışan insanların bu şekilde cezalandırılamayacağını, bu maddenin kabul edilemez olduğunu söylüyor. Hayvan dostları, yerel yönetimlerin hayvanları aşılayıp kısırlaştırdıktan sonra sokaklara geri bırakması gerektiğini savunuyor. Ancak yerel yönetimler sokaklardan topladıkları “sahipsiz” köpekleri ormanlara, dağ başlarına, şehir dışındaki boş arazilere bırakıyor. Bir elin parmağını geçmeyecek sayıdaki gönüllü buralarda köpekleri besliyor, çok acil durumda olanları da veterinere götürüyor. Yerel yönetimler ise bu uygulamaları sebebiyle hiçbir yaptırıma uğramıyor, dolayısıyla da köpekleri ölüme terk etmeye devam ediyor.

“Hayvana tecavüz suç değil ama bir bedeli var”

Anlaşılan tam olarak bu: Tecavüz suç değil, hapis cezası yok ama kabahatler kapsamında para cezası gelecek. Aslı, bu maddenin tepki çekeceğini ve kabul edilmeyeceğini bildikleri halde önerilmesinin aslında toplumun talep ve isteklerine karşı kulaklarını tıkadıkları anlamına geldiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Türkiye’de hayvana tecavüz, erkekliğin dokunulmazlığı yüzünden üstü örtülen ancak çok yaygın olduğunu bildiğimiz bir şiddet türü. Hapishanelerin yetersizliği ya da savcılık bürolarında iş yükünün artması gibi sebeplerle açıklanmaya çalışılan bu karar tecavüzü normalleştiren bir aklın kararından başka bir şey değil.”

Şiddet uygulayanlar hapisle yargılanacak, parayla kurtulacak

Vekilin bahsine bakarsak, hayvan öldüren biri 6 aydan 4 yıla, hayvana işkence yapan 6 aydan 3 yıla, hayvanları dövüştüren ise 3 aydan 2 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanacak. Ancak şu anki ceza uygulamasına göre, 3 yılla yargılanan biri, hakim indirim uygulamadığı takdirde 6 ay, indirim uygularsa 3 ay cezaevinde kalıyor. Bu cezalar da para cezasına çevrilebiliyor, dolayısıyla şiddet uygulayan serbest kalıyor. Aslı, yargılamalarda alt sınırın 3 yıldan başlaması gerektiğini, bu takdirde cezanın paraya çevrilemeyeceğini belirtiyor. Çünkü her bir cezasızlık vakası, diğer failleri ve şiddeti teşvik ediyor.

Yunus parkları yine bildiğimiz gibi

Yunus parklarıyla ilgili bir düzenlemeden bahsediliyor, bu da yeni parkların açılamayacağı ama eski parkların muhafaza edileceği yönünde yorumlanıyor. Bir hayal etmeye çalışın, esarete alındıktan sonra dişleri çekilen, törpülenen ve delinen yunuslar, normalde yemedikleri halde ölü balık yemeye zorlanıyor, sakinleştirici veriliyor, o mekandan bu mekana satılıyor veya kiralanıyor. Doğada 50 yıl yaşayan yunuslar, esaret altındayken, stres ve mutsuzluktan, en fazla 15 yıl hayatta kalabiliyor. Anlaşılan o ki bu işkenceye rağmen, mevcut 10 yunus parkı faaliyetlerine devam edebilecek. Bu hükümle birlikte hayvanlar için hiçbir şeyin değişmeyeceğini ifade eden Aslı, usulsüz bir şekilde iş yeri açan yunus parkı sahiplerinin bu vesileyle iş yerlerini yasallaştıracağını belirtiyor.

Petshop’ta kedi köpek satmak yasaklanacak

Açıklamalara bakılırsa petshoplarda bazı türlerin satışı yasaklanacak gibi. Ancak bu türlerin kedi ve köpekle sınırlı kalmasından endişe ediliyor. Aslında hayvan üretimi ve satışının bir şekilde devam edeceği, ancak bunun devlet kontrolünü artırarak yürütüleceği anlaşılıyor. Hayvanseverlerin en hassas olduğu konuların başında hayvanların bir “meta” gibi satılması geliyor. Bu karlı iş için bazı türler yurtdışında üretiliyor, yavrular son derece sağlıksız koşullarda ülkeye getiriliyor. Hatta bazıları bu transfer sırasında havasızlık, hastalık gibi nedenlerle ölüyor. Zaten “damızlık” olarak ayrılan anne hayvanlar çok fazla doğurmaktan fiziki güçlerini kaybediyor, kronik ağrılar çekiyor, bazı hallerde yavrularını dahi emzirmek istemiyor. Bu hayvanlar doğuramayacak kadar yaşlandıklarında da ölüme terk ediliyor. Annelerinden çok erken ayrılan, hatta çoğu zaman sütten kesilen yavrular, getirildikleri petshoplarda da kafes içinde, az yemek ve suyla yaşamak zorunda kalıyor. Bazı petshoplar, yavruların daha hareketli ve güzel tüylü görünmesi için onlara ilaç veriyor. Yani, tıpkı insan kaçakçılığı gibi, hayvan kaçakçılığı yapıyorlar. Ve satın alınan her hayvan da bu döngüye katkı anlamına geliyor.

Yazlık süs köpeği alıp kışın terk edenlere hava hoş

Aslı, hayvanını terk eden kişiye kesilecek bedelin 1.500 TL olarak belirlendiğini söylüyor. Oysa daha evvel çıkan Meclis Araştırma Komisyonu bazı tavsiyelerde bulunmuş, hayvan terk edenlere kesilecek ceza için 10.000 TL önermişti. Bu düşük miktar Bodrum’a giderken süs köpeği alan, İstanbul’a dönerken de Bodrum’a bırakanları nasıl caydıracak, Bodrum’daki sığınakta bakılan onca terk edilmiş köpeğin hesabı kimden sorulacak, belli değil.

Toplu kısırlaştırmalar yolda

Bu, belki de tek “ama”sız iyi haber: Belediyeler, Tarım ve Orman Bakanlığı’yla koordine olarak toplu kısırlaştırma çalışmaları yürütecek. Aslı her şeye rağmen temkinli, geçmişinde bunca hayvanı katletmiş kurumların toplu kısırlaştırma çalışmalarının toplu katliamlara dönüşebileceğinden endişeleniyor.

Türkiye yine bildiğimiz gibi. Bir uçta hiçbir hayvansal ürün tüketmeyen, hayvanlara zarar veren her türlü eylemden uzak duranlar, mücadele edenler. İdealistler. Öte uçta, hayvanseverlere ve hayvanlara şiddet uygulayanlara göz kırpanlar, bir kafesi boşaltırken, diğerini dolduranlar. Arada da iyi bir haber aldı sanıp dalgalanan, ama öfke ve mutsuzlukla durulanlar. Yani bizler.

yazıyı oku
     

ÖĞRENCİLER DİRENİYOR, REKTÖR METALLICA DİNLİYOR

Fotoğraf: Hazar Kolancalı

Kendi kültürünü hakim kılamayan yöneticiler, rakip gördükleri kültüre müdahale etmeyi tercih ettiler ve Boğaziçi Üniversitesi’ni hedef aldılar. Üstelik bunu her iki gençten birinin mutsuz, yüzde 76’sının ise yurt dışında yaşamak istediği bir ülkede yaptılar.

Yazı: Beril Eski | 22 Ocak 2021

“Ben hard rock dinleyen, Metallica dinleyen bir rektörüm.”

Bunlar Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanan Melih Bulu’nun sözleri. Daha doğrusu 1980’den bu yana ilk defa üniversite dışından bir rektör olarak atanan, seçimle değil Cumhurbaşkanı atamasıyla göreve gelen Melih Bulu’nun savunması.

3 Ocak’ta Melih Bulu’nun Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanması üzerine üniversitenin öğrencileri ve öğretim görevlileri, tüm teammüllerin ve rektör seçimlerinin yok sayılmasına isyan etmişti. Protestolarda öğrencilerin üniversiteye girişleri engellenmiş, gösterilere katılan, ikisi Boğaziçili, toplam 22 kişi gözaltına alınmıştı. Protestoya katılanlar siyasiler nezdinde kriminalize edilmiş, terör örgütleriyle ilişkili oldukları söylenecek kadar ileri gidilmişti. Gözaltına alınan öğrencilerden biri kendisine çıplak arama dayatıldığını, kabul etmediğindeyse darbedildiğini söyledi. Diğer öğrenciyse hakaret ve küfre maruz kaldığını, tecavüzle tehdit edildiğini, sosyal medyada “terörist” yaftalamasıyla hedef gösterildiğini ifade etti.

Gözaltına alınan öğrenciler serbest bırakıldı, medyanın protestolara ilgisi azalıyor ancak Boğaziçi kampusünde hiçbir şey eskisi gibi değil. Öğrenciler, finalleri olmasına rağmen, nöbet sistemiyle rektörlük binası önündeki protestolarına devam ediyorlar. Kumpir festivali, kayyum meditasyonu… İçlerinden gelen her şekil ve şemalde Melih Bulu’yu protesto etmeyi sürdürüyorlar. Öğretim görevlileri cübbelerini giyerek ve rektör binasına sırtlarını vererek sessiz protestolarını sürdürüyor. Bir grup öğrenci de, BounSergi için 200 sanatçıdan topladıkları 500 eseri sergilemeye hazırlanıyor.

Melih Bulu ise, tepeden inme göreve geldiği üniversitenin ahalisine “Ben hard rock dinleyen, Metallica dinleyen bir rektörüm” diyerek aslında “Ben de sizlerden biriyim” diyor, “Ben de bu yollardan geçtim, şimdi açılın, yine geçeyim”. Kendisine makul bir muhaliflik yüklüyor, kimseye zararı olmayacak kadar, Netflix’te “fight the system” etiketi altında izlenecek kadar (evet, böyle bir etiket var), üzerine her medyaya çıkıp her soruyu, yanıtlayamasa bile, yanıtlıyor, sonra da öğrencilerin karşılarına çıkarak onları tavlamaya çalışıyor.

Popülist siyaset böyledir, siyasetçi onu dinleyeni “kimliğiyle” tavlamaya çalışır. Karşı çıktığı, çiğnediği tüm değerleri kimlik savunmasının bir parçası yapar. Melih Bulu da, tıpkı popülist siyasetçiler gibi, Boğaziçi’nde yaşadığı direncin bir değerler sorunu olduğunu görmezden gelerek, kimlik meselesi üzerinden çözmeye çalışıyor. Oysa Bulu’nun ne Boğaziçi Üniversitesi’ne ne de Boğaziçili kimliğine aidiyeti, haksız bir şekilde göreve geldiği ve bu kuruma adaletsizliği bulaştırdığı hakikatini değiştirmiyor.

Boğaziçili olmayan biri olarak Boğaziçililiğin ne ifade ettiğini düşünüyorum da, üniversite sınavı sonuçları açıklandığında babam Boğaziçi’nde kazandığım bölümleri yazmamı istemişti. Ben yazmamayı tercih ettim ama konu her açıldığında Boğaziçi’nde bazı bölümlere puanımın yettiğinden bir onur nişanesi gibi bahsettim. Bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan binlerce öğrenci, yıllarca çalışıp, pek çok şeyden feragat edip, bileklerinin hakkıyla kazandıkları bu üniversiteyle övünememekten, ellerindeki bu değeri kaybetmekten korkuyorlar.

Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan, aslında Türkiye’de yaşanan kültür savaşının bir uzantısı. Kültür-sanat faaliyetlerine hakim kesimi “seküler çeteler” olarak gören ve Batılılaşmış her değer ve topluluğa karşı çıkanlar, bir kültürel üstünlük kurma mücadelesi veriyorlar. Kültürlü olmanın yollarını kapatarak bu üstünlüğü sağlamaya çalışıyorlar. Ama kültür dediğimiz bir resimden, bir şarkıdan ibaret değil. Eli sopalıların sergi açılışı basarak yok edebilecekleri, muktedirlerin sansürle ekranlardan silebilecekleri bir şey değil. Kültür dediğimiz, üretiminden tüketime neyi nerede yaşadığımız, ortamımız, geçmişimiz, bugünümüz ve yarınımız, bir anlamda hayat tarzımız. Ve bu kültür, tepeden inme rektörlerle, akla mantığa sığmayan yasaklarla, peşkeş çekilen yapılarla, soylulaştırılan semtlerle, erişim engelleriyle ve susturulan kalemlerle parça parça yok ediliyor.

Gezi Parkı protestoları öncesinde, hükümete yakınlığıyla bilinen bir yazar hükümetin “AVM’ler, kalkınma, büyüme, liberal ekonomi, dindar bir hayat tarzı dışında gençlere ne vaat ettiğini” sormuştu. Gezi Parkı protestolarıyla birlikte bu tartışmalar rafa kaldırıldı, saflar sıklaştı, bedeller ödendi. Aradan geçen yıllar içinde, bu yazarın sorusunun cevabı hala meçhul. Kim bilir, belki de Boğaziçi’ni ele geçirme hevesi, yıllardır cevapsız kalan bu soruya bir yanıt verebilmekti.

Kendi kültürünü hakim kılamayan yöneticiler, rakip gördükleri kültüre müdahale etmeyi tercih ettiler ve Boğaziçi Üniversitesi’ni hedef aldılar. Üstelik bunu her iki gençten birinin mutsuz, yüzde 76’sının ise yurt dışında yaşamak istediği bir ülkede yaptılar. Boğaziçi’ndeki gençlerin pek çoğu da belki yarın, belki üniversiteyi bitirdiklerinde göçmek isteyecek, kendilerinden çalınan kültürel ortamı başka yerlerde arayacaklar. Ancak bu gençler, yarın gideceklerini bile bile, üniversiteleri için sonuna kadar mücadele ediyorlar. Bu dayatmayı kabul etmiyorlar. Nihayetinde bir gün kışın biteceğini, karların eriyeceğini, kayyum rektörlerin gidip kendilerinin ya da kendileri gibilerin kalacağını biliyorlar.

yazıyı oku

calling toplumsal gündemden, ortak hafızadan ilham alarak bir tema etrafında şekillenen online yayınlar hazırlıyor. İki ayda bir yayınlanan #callingmagseries sayılarını ve farklı formatlarda içeriklerini, calling’in tüm dijital mecraları üzerinden takip edebilirsiniz.

“YARI CİDDİ DURUMLAR”DAN MERHABA

Fotoğraf: Can Görkem

Bir gazeteci, lifestyle bir dergiye ne yazar? Avukat ve gazeteci Beril Eski, calling mag için ayda bir yazacağı “Yarı Ciddi Durumlar” serisine başlarken sorduğu sorunun yanıtını, oturduğu apartmanda arıyor. Fotoğrafta Beril’i ve komşusu hacı teyzeyi Galata’daki evlerinin pencerelerinde görüyoruz.

Yazı: Beril Eski | 9 Aralık 2020

Apartmanın içinden uğultular yükseldikçe, önemli değil, diye düşündüm, ne de olsa yeniyim, bu apartman da böyle olsa gerek. Bir kavga uğultusuna benzemiyordu ve giderek evin içini doldurmaya başlamıştı. “Sekiz yüz, seeekiizzz yüzz” diyen bir adamı ve “I don’t understand” diyen bir başkasını seçebiliyordum seslerin içinden. Artık davete icap etmek gerekiyor, bu bir uğultudan fazlası, diye düşündüm.

Kapıyı açtığımda apartmanın hacı amcası merdivenlerdeydi, yan dairedeki İngiliz komşudan biriken aidatları istiyordu, tam tamına sekiz yüz Türk lirası. İngiliz komşuysa bir senedir uğramadığı daireye yeni gelmiş, boxer’ıyla kapıya çıkmış, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Hacı amca İngiliz komşunun yarı çıplak gövdesine bakmadan, bir de onun kavgasına girmeden, aidatları ödetmeye çalışıyordu. Merdivenlerin devamında, hacı amcanın arkasında eşcinsel komşumu gördüm, göz göze geldik ve gülmeye başladık. O da ne olduğunu anlamaya çalışıyor, bir yandan da İngiliz komşunun yarı çıplak bedenini süzüyordu.

O gün, aynı apartmanda yaşadığım ve belki de başka türlü yollarımın asla kesişemeyeceği insanlarla ilk karşılaşmamdı. Güzel bir karşılaşmaydı. Elbette her karşılaşma kolay geçmedi. Farklı geçmişler, farklı ideolojiler, farklı kimlikler zaman zaman çatıştı, moraller bozuldu, bazı sorunlar çözümsüz kaldı.

İçinde yaşadığımız balonun dışına çıktığımızda, birlikte yaşadığımız toplulukların ötesine geçtiğimizde, yabancı toprakları keşfediyor gibiyiz. Nasıl davranmalı, ne söylemeli? Ben, olduğum gibi kalarak, bu kişilerle iletişim kurabilir miyim? Çok mu üstten davranıyorum? Yoksa olmadığım biri gibi olmaya çalışarak komik mi kaçıyorum? “Bir Başkadır”da da benzer bir şeyi izledik aslında, farklı kimliklerin karşılaşmalarını, karşılaşmalarda kendileri olmalarını, olabilmelerini. O dizide galiba en çok da bunu, karakterlerin kendi kimlikleriyle yaşadıkları dürüst ve açık karşılaşmaları sevdik.

Biz de, calling ekibiyle beraber, bu köşe de benzer karşılaşmalar yaşansın istiyoruz. Bir lifestyle dergisinde, ucundan da olsa, yarı ciddi de olsa gündeme değinmek, okuyucuları raf ömrü daha uzun, “yavaş haberler”le buluşturmak, bunları gazeteci ve dergici süzgeçlerinden geçirerek onlara sunmak istiyoruz.

Ayda bir görüşeceğimiz bu köşede, bir gazeteci olarak lifestyle dergi okuyucularıyla karşılaşmalarımızı heyecanla bekliyorum.

Yarı Ciddi Durumlar’dan herkese merhaba!

 

yazıyı oku

DOĞAL AFETLER VE EMPATİ YORGUNLUĞU

Fotoğraf: Murat Akbayrak

Uzmanlar doğal afetler sonrasında yaşanan ilk empati dalgasının ardından, bir süre sonra başkasının çektiği acıyla kurduğumuz empatinin azaldığını söylüyorlar. Bunun nedenleri ne olabilir?

Yazı: Burcu Bilgiç | 5 Kasım 2020

Doğal afetler içimizdeki korku ve endişeyi yüzeye çıkardıkları gibi iyi taraflarımızı da öne çıkarırlar. İzmir depremi sonrası, merhamet ve empatinin yeşerdiği, hiç tanışmadığımız yüzlerce insanın acısını hepimizin acısı olarak hissettiğimiz zamanlardayız. Ancak uzmanlar doğal felaketler sonrasında yaşanan ilk empati dalgasının ardından, bir süre sonra başkasının çektiği acıyla kurduğumuz empatinin azaldığını söylüyor.[1]  Araştırmalara göre ilk haftada doğal felaket bölgelerine yapılan yardımların maksimuma ulaştığı, üçüncü haftanın sonunda ise yardımlarda kayda değer bir düşüş olduğu gözlemleniyor. Yardımların azalmasının nedeni “empati yorgunluğu” olarak adlandırılan durum. Psikolojik olarak aşırı yüklenen bireyler, bir süre sonra, negatif durumu değiştirememekten kaynaklı duyulan çaresizliğin ve yorgunluğun da etkisiyle dikkatlerini başka konulara yöneltiyor. Doğal afetlerde veya insan kusurundan kaynaklı felaketlerde empati duymaya devam edebilmek için yararlı bir eyleme yönelebilmemiz, pozitif katkımız olduğunu hissedebilmemiz gerekiyor. İzmir’de yaşanan deprem sonrası içinde bulunduğumuz durumda, medyadaki bilgi bombardımanından ve duygularımızı harekete geçiren yoğun imaj akışından yorulup hissizleşmemek için bilinçli olmak önemli. Bu, gelişmeleri takip etmemek değil, aksine duruma sağlıklı bir mesafe alarak diğerlerine yararlı olabilecek bir pozisyon alabilmek anlamına geliyor. Bunun kolay bir reçetesi yok, fakat gün boyunca aynı negatif duygu durumuna kendimizi maruz bırakmamak, doğru bilgi kaynaklarından iyi düzenlenmiş bilgiye ulaşmak bunun ilk adımı olabilir. Güvenilir kaynaklardan yeterli bilgiye ulaşmak kadar, bize gelen bilgiyi özenli paylaşmak, çok ses çıkarmak yerine gerekli yerde ses çıkarmak da önemli. Diğer bir adım ise güvenilir kurumlara, doğru şekilde yönlendirdiğinden emin olduğumuz yerlere bağış yapabilmek. Bunun için yeterli araştırmayı yapmak gerekiyor. İlk etapta nereye bağış yapacağınıza karar veremeyebilirsiniz ama geniş çaplı yardım ihtiyacı uzun süre devam edecek, yani yeterli zamanınız var. Şu an için AKUT ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin başlattığı #BizVarız kampanyası öne çıkıyor. Toplumun “empati yorgunluğu”na kapılmaması konusunda sadece bireylere değil kurum ve kuruluşlara da görev düşüyor. Bu noktada topluma bilgiyi servis eden medya önemli bir rol oynuyor. Doğal afetlerle ilgili haberleri ilk haftalarda manşet yapıp şok dalgasının getirdiği görüntülenme ve okunma sayılarına takılıp kalmak medyanın bilgilendirici ve farkındalık yaratan misyonu için yeterli değil. Saatler sonra enkazdan çıkarılan çocukların “mucize” olarak servis edilmesi yeterli değil. Beliz Güçbilmez’in dediği gibi, “Mucize ve acziyet aynı kökten gelir. Yani mucize, karşısında aklın aciz kaldığı durumlar için kullanılır… Bu dünya güzeli çocuğun enkazdan çıkarılabilmesi tarifsiz bir sevinçtir tabii ama bize bunu mucize diye yutturup arkasındaki korkunç gerçeği romantize etmeye çalışmayın.” Güçbilmez’in işaret ettiği korkunç gerçeğin inşaat sektörü ve buna bağlı gelişen bütün güç dengeleri ile ekonomik yapılanma olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Türkiye’de yaşanan her depremde maalesef aklımız aciz kalmakta. Bunun için duygulara aşırı yüklenilmekte ve sonunda bir çeşit empati yorgunluğuna sürüklenilmekte. Bu gibi önemli ve hayati meselelerin her daim gündemde yer etmesi, bilgilendirici içeriklerin üretilmeye devam etmesi gerekiyor. Aklın aciz kalmaması gerekiyor. Böylece AKUT gibi halkın güvenini kazanan köklü kurumlara yapılan düzenli bağışların devam edebilmesi mümkün oluyor. Böylece toplum, imar affı ve deprem vergileri konuşulduğunda nasıl bir pozisyon alması gerektiğine dair fikir sahibi oluyor. Ve umuyoruz ki böylelikle insanlar, altı oyulmamış güvenilir kurumları ve içinde ölmeyecekleri evleri talep etme hakları olduğunu, kural koyucu ve denetleyicilerin bunu mümkün kılması gerektiğini fark ediyorlar.


[1] Utpal Dholakia “How Long Does Public Empathy Last After a Natural Disaster” başlıklı yazısında bu konudan bahsediyor.https://www.psychologytoday.com/us/blog/the-science-behind-behavior/201709/how-long-does-public-empathy-last-after-natural-disaster

yazıyı oku

Öykü Karayel ile İlk Günden Aşk

Bazen etrafa dağılmış tüm hisler bir duygu etrafında toplanır. Kalabalıklar içinde kimseyle paylaşılamayanlar ilk günden onunla paylaşılır. Bu aşk mıdır? Royal Canin’le beraber gerçekleştirdiğimiz sohbette kulak verdiğimiz Öykü Karayel ile Toma’nınki tam böyle bir hikaye.

BİR KANGURUYA DÖNÜŞMEK

İllüstrasyon: Dilruba Karalp

Empati kavramını temel alan sanat işlerinde hem insan ve insan olmayan hayvanlar, hem de sanatçı ve izleyici birbirine karışıyor, kolektif bir empati hissi öne çıkıyor.

Yazı: Ulya Soley | 27 Ekim 2020

“Ayakların şimdi daha uzun, turuncu tüylerle kaplı ve üç parmaklı, orta parmağın diğer ikisinden çok daha uzun. Arkana doğru bakınca, uzun ve kalın bir kuyruğun eklendiği daha büyük bir alt beden göreceksin. Hâlâ büyük ölçüde iki ayağının üzerinde duruyorsun ama zıpladığında neredeyse dört ayak üzerinde duruyor olacağını biliyorsun. Bir kanguruya dönüştün.”[1]

Sanatçı Annika Larsson’un Becoming Animal [Hayvana Dönüşmek] (2012) adlı işinin bir parçası olan duvar metnini okuduğumda, gerçekten bir kanguruya dönüştüğümü hayal etmek çok kolay olmamıştı. Kafkaesk bir yaklaşımla yapılan bu öneri, kendimi bir kangurunun yerine koymamı talep etmiş, bu durum bana Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüştüğünü gözümde canlandırmaktan daha zor gelmişti. Bir kanguruya dönüşebilmek, kanguruyla empati kurmak ve bir anlamda çevreyle onun gözünden ilişkilenebilmek demekti. İşlerinde kurt, ayı, panda, kanguru gibi totem kültürüne ait güç hayvanlarını konu alan Larsson, her birinin kendi spiritüel temellerine odaklanıyor; kanguru ise denge ve odaklanmayı temsil ediyordu.

Empati, günümüzde sık kullanılan ve günlük dilin bir parçası olmuş karmaşık bir kavram. Bilimsel çerçevede iki temel aks üzerinden tanımlanıyor: bilişsel ve duygusal. Bilişsel tarafı perspektif alabilmeye, yani hayal gücünü kullanarak dünyayı başka birinin gözünden görebilmeye dayanıyor. Duygusal tarafı ise “diğeri”ne yönelik şefkat duymaya, duyarlılığa ve hassasiyete odaklanıyor. Empati, fedakârlık ve yardımseverlik davranışlarıyla doğrudan ilişkileniyor. Peki insan ve insan olmayan hayvanlar arasında ne tür empati mekanizmaları işliyor? İnsanı merkezi alarak düşünme yatkınlığında olduğumuzdan, insan olmayan hayvanlar, yani “diğer” hayvanlar olarak bahsettiklerimiz ile empati kurabilmek, kendimizi onların yerine koyabilmek mümkün mü?

Araştırmalar insanların empati söz konusu olduğunda çoğunlukla türler arasında tercih göstermediğini söylüyor. Empatiyi güçlendiren daha ziyade empati nesnesinin kırılgan bir pozisyonda olması veya yardıma ihtiyaç duyması olabiliyor. Örneğin yardıma muhtaç bir köpek veya bebek ile, aynı durumdaki bir yetişkine kıyasla daha kolay empati kurabiliyoruz. Öte yandan, hayvanlarla yapılan sosyal psikoloji araştırmaları, hayvanların da empati kurabildiğini destekliyor. Şempanzeler başkalarının zarar görme ihtimali olan davranışlarda bulunmaktan kaçınıyor, fareler tüpe hapsedilmiş bir başka fareyi kurtarmayı, kendilerine sunulan çikolatayı tüketmeye tercih ediyor, tavuklar yavrularının huzursuzluğundan huzursuzlanabiliyor veya filler, empati göstergesi olarak düşünülen şekilde, aynada kendilerini tanıyabiliyor. Makaklar ise, her çekildiğinde kendilerine yemek sağlayan zincir, türdeşlerine elektrik akımı vermeye başladığında, zinciri çekmekten vazgeçebiliyor.

Bu örnekler ışığında güncel sanatın türler arası ilişkilenmelere yaklaşımını nasıl okuyabiliriz? Empati kavramını temel alan işlerde hem insan ve insan olmayan hayvanlar, hem de sanatçı ve izleyici birbirine karışıyor, kolektif bir empati hissi öne çıkıyor. İnsan odaklı yaklaşımdan sıyrılan, türler arası iletişimi ve dönüşümü odağına alan bir kurgu takip edilebiliyor. Sanatçılar bazen insan olmayan hayvanlarla işbirliği yapıyor, bazen onların formlarına odaklanıyor, bazen ise bu formları benimseyerek içinde bulunduğumuz kültürel kodlara veya yapılara baş kaldırıyor.

Hayvanlarla işbirliği yapan sanatçılar arasında belki de üzerine en çok konuşulan Joseph Beuys, I Like America and America Likes Me [Amerika’yı Seviyorum ve Amerika Beni Seviyor] (1974) adlı performansında üç gün boyunca galeride vahşi bir çakal ile yaşıyor ve kendini bir keçeye sararak toplumu iyileştiren bir şaman rolüne bürünüyor. Çakalı Amerika’nın erk hayvanı olarak performansına dahil eden Beuys, vahşi bir hayvanla bir odada bir arada olabilmenin yollarını cesur bir biçimde araştırdığı performansında insan-hayvan ayrımını geride bırakan melez duruşlar sergiliyordu.

Küratör Filipa Ramos ise, Animalesque başlığını taşıyan sergisinde, ziyaretçileri dünyadaki varlıklarını yeniden düşünmeye, hayvanların ve genel olarak doğanın onları neyi anlamaya çağırdığına kulak vermeye davet ediyor. Doğanın bir parçası olduğumuzu ve karşıt kavramlar olarak değerlendirme eğiliminde olduğumuz doğa ve kültürün aslında içinde yaşadığımız aynı ekosferde, birbirlerine yakın durduğunu söylüyor.[2]

Animalesque sergisinde yer alan sanatçılardan Pierre Huyghe, Untitled (Human Mask) [İsimsiz (İnsan Maskesi)] (2014) başlıklı videosunda insan ve hayvanın birbirine geçtiği, melez bir karakter sunuyor. Videoda Japonya’da boş bir restoranda maskeli bir karakterin hareketlerini izliyoruz. Bu yarı hayvan, yarı genç kız görünümündeki karakter farklı hızlarda ilerleyerek etrafındaki hayvanlarla ve nesnelerle ilişki kuruyor. Videonun sonuna doğru bu karakterin bir makak olduğunu anlıyoruz: oldukça sosyal olduğu bilinen, insandan sonra en yaygın primat türü. Hayvanlarla kurduğumuz iletişim ve bağa odaklanan bir başka iş ise Amalia Pica’nın Yerkish adlı yerleştirmesi. Yerkish, bilim insanlarının maymunlar ve şempanzelerle iletişim sağlamak için geliştirdikleri, sembollerden oluşan bir dil. Primatların Yerkish öğrenme becerileri, dil ve iletişim konusunda insanlarla ortak becerileri olabileceğine işaret ediyor.

16. İstanbul Bienali kapsamında sergilenen Jonathas de Andrade’ın O Peixe [Balık] başlıklı videosunda bir balıkçı önce oldukça büyük bir balığı avlıyor, ardından ona sarılıp nefesinin kesilmesini, can vermesini bekliyor. Balığa şefkat göstermekle onu boğarak öldürmek arasındaki çok ince çizgide dolaşan anlatım, şefkat ve şiddetin, hayvan ve insanın, yaşam ve ölümün aslında iç içe geçebilecek kadar yakın olduklarını etkileyici bir şekilde hatırlatıyor. Sanatçılar Kroot Juurak ve Alex Bailey ise hayvanların perspektifinden dünyayı deneyimlemeye iyi bir örnek olabilecek projeleri Performances for Pets [Evcil Hayvanlar için Performanslar] kapsamında, kedi ve köpek gibi evcil hayvanlara özel performanslar düzenliyor. Sahipleriyle işbirliği yaparak hayvanlarının nelerden hoşlandığını öğrenen sanatçılar, bu projeyle evcil hayvanların tanınmayan emeklerini görünür kılmayı hedefliyor.

Farklı türlerin beraber yaşam pratiklerini şiirsel bir dille anlatan Daniel Steegmann Mangrané’nin Fog Dog [Sis Köpeği] (2019-2020) adlı videosu, Bangladeş’te bir okulda yaşayan bir grup sokak köpeğinin günlerini ve gecelerini okulda nasıl geçirdiğine odaklanıyor. Çevresiyle uyumlu tasarlanmış bir yapı olarak öne çıkan ve mimar Muzharul Islam tarafından tasarlanan okul binası, zaman içinde köpeklerin insanlarla bir arada uyum içinde yaşadığı bir alana dönüşüyor. Okul ve çevresinde olanları zaman zaman köpeklerin perspektifinden, zaman zaman insanlarla kurdukları ilişkilere odaklanarak izliyoruz.

Sanatçı Korakrit Arunanondchai ise ritüellerin insan ve hayvanlar arasında empati geliştirebileceğine inanıyor. Arunanondchai, işlerinin temelinde empatinin yer aldığını, yalnızca insanlar arasında değil, insan ve insan olmayan diğer varlıklar arasındaki empatinin nasıl geliştirildiğini ve müzakere edildiğini Ayahuasca aracılığıyla deneyimlediği güçlü ritüelin işlerini büyük ölçüde etkilemiş olduğundan bahsediyor.[3] Empatinin mevcudiyetle birebir bağlantılı olduğunu ve tüm bedenlerin birlikte bir deneyimden geçtiği ritüeller aracılığıyla normal hayatın dışına çıkarak empatik bir ana tanıklık edebileceğimizi ve bu anın asla yeniden yaratılamayacağını savunuyor. Painting with history in a room filled with people with funny name[Komik isimli insanlarla dolu bir odada tarih ile resim yapmak 3] başlıklı videosu, ritüellerden beslenen kolektif empatiye odaklanıyor ve hayvanlarla kurulan ilişkileri daha samimi bir perspektiften ele alıyor.

Güncel sanatın sık sık denediği gibi, “diğer” hayvanlardan biri, “diğer” yaşam formlarından biri olabilir miyiz? Tam anlamıyla, dünyayı diğer hayvanlarla paylaşan bir hayvana dönüşebilir miyiz? Kolonyalist tarihi, feminist mücadeleyi, iklim krizini hayvanlarla kurduğumuz ilişkiler üzerinden anlatabilir miyiz? Farklı türler arasında dayanışmalara odaklanarak çevremizle daha uyumlu bir yaşam kurgulamamız mümkünse, belki de bir kanguruya dönüşmeyi denemek iyi bir başlangıç olabilir.

Edebi bir özlemle uzaklara bakıyor Kanguru hâlâ…
Dolu, dopdolu gözler bunlar,
Varoluşun kıyısında asırlardır kayıp olan
Avustralyalı siyah bir oğlanın derin, pırıltılı, dopdolu gözleri gibi![4]


[1] Sanatçı Annika Larsson’un Becoming Animal [Hayvana Dönüşmek] (2012) başlıklı yapıtından bir bölümün İngilizce orijinalinden çevirisi.
[2] Küratör Filipa Ramos’un BALTIC Centre for Contemporary Art’ta gerçekleştirdiği Animalesque başlıklı sergi üzerine yapılan video röportajdan.
[3] Martha Kirszenbaum’un sanatçı Korakrit Arunanondchai ile gerçekleştirdiği, BOMB Magazine’in Ağustos 2019 sayısında yayımlanan röportajından.
[4] H. Lawrence, İnsanlar ve Öteki Yaratıklar: Seçme Şiirler, çev. Aytek Sever, (İşaret Ateşi, 2018), s. 166.

yazıyı oku

BALIKLARIN SEVİNCİ

İllüstrasyon: Elif Gürlek

Bilgi alanımız sadece ‘ben’ dediğimiz varlıkla sınırlı olsaydı kendimiz haricinde hiçbir şeyi bilemezdik ve ‘ben’ de ancak ‘öteki’ne kıyasla bilindiğinden aslında kendimizi de bildiğimizi iddia edemezdik.

Yazı: İnan Mayıs Aru | 27 Ekim 2020

Yaz başında, köpeklerle yürüdüğümüz orman yolunda, koca bir kızılçamın hemen dibinde yerde sürünen minik siyah bir figür fark ettiğimde ilk iş köpekleri durdurmuş, güvenli bir mesafede bırakmış ve sonra bu yardıma muhtaç görünen hayvanın yanına gitmiştim. Önümde yavruluktan yeni çıkmak üzere olan bir sansar duruyordu; bir sıkıntısı vardı belli, yürüyemiyor gibiydi, arka ayakları ve karnı üzerinde sürünüyordu. Köyden bir arkadaşımı arayıp arabayla gelmesini ve yanında bir kutu ve eldiven getirmesini istedim. Dönüp de gelen arabaya doğru ilerlediğimde bu yabanî sansar sanki “Beni burada bırakmayın,” der gibi sürünerek peşimden seğirtmişti. Daha sonra Doğa Koruma ve Milli Parklar yetkililerini aradık, biyologlarla görüştük ve sansarın biraz aç ve halsiz olmak dışında bir sorunu olmadığını anlayıp bir gece misafir ettikten sonra ormana geri saldık. Konuştuğumuz biyolog, “Yolunuzu kesip kendine acındırarak karnını doyurtan, kendine baktıranlar gibi sizi seçmiş bu dilenci sansarcık da,” deyip gülmüştü. Ertesi gün ormana bıraktığımızda hiçbir sorunu yoktu ve koşa oynaya çalıların arasına girmişti sansar. Bir geceyi odamda benim sohbetimi, müziklerimi dinleyerek geçirmiş, kendisine verdiğim proteinli gıdaları afiyetle mideye indirmişti.

Bir hayvan gerçekten de yemek istemek için bir insanın yolunu keser mi? Peki, böyle daha başka neler yapar?  Biraz araştırılır soruşturulursa buna benzer onlarca, yüzlerce anekdot bulunabilir, dahası dünyanın her yerinde yerel folklor hikâyeleri hayvanlarla insanlar arasında akla hayale sığmayacak temas anlatılarıyla doludur. Hayvanlar sırf yemek istemek için değil müzik dinlemeye, eğlencelere katılmaya da gelirmiş insanların arasına hatta kimi zaman insanlara âşık olurlarmış. Acaba fazla insanbiçimci ve insanmerkezci bir bakış açısından mı yorumluyoruz bu hikâyeleri?

Belki de daha önce, temelde “hayvan” ve “insan” derken ayrımı nerede çizdiğimizi sormalıyız kendimize. Bu noktada Timothy Morton’ın “İnsanlar hayvanlar gibidir ama hayvanlar ‘hayvan’ değildir,” sözü akla geliyor. “Hayvanlar” derken aslında duygu, davranış, sosyalleşme, çevre bakımından birbirinden apayrı ve çok çeşitli özellikler gösteren pek çok canlıyı bir genelleme içerisinde sınırlıyoruz. Oysa bir şempanzeyle bir kurt, bir fareyle bir atmaca da bir ayı ve bir insan kadar farklılık gösterir birbirinden. Ve bir kez insanın da hayvanlar arasında bir hayvan olduğunu kabul ettiğimizde merkezsiz ya da birden çok eş-merkezi olan bir yoruma kendimizi açabiliriz ve böylelikle onların hâlini kendimizden, kendimiziyse onlardan doğru bilebiliriz. Taoculuğun temel eserlerinden biri olan Chuang Tzu derlemesinde şu hikâye anlatılır:

Chuang Tzu ile Hui Zi kentin savunma kanalı boyunca keyifle geziyorlardı. Chuang Tzu dedi ki, “Şu balıklar varoluşlarıyla uyum içinde nasıl da oynaşıyorlar. Şunlardaki sevince bakın.”

Hui Zi, “Siz balık değilsiniz,” dedi, “nereden biliyorsunuz balıkların sevincini?” Chuang Tzu yanıtladı: “Siz ben değilsiniz; nereden biliyorsunuz benim balıkların sevincini bilmediğimi?” Hui Zi, “Ben siz değilim, doğru, gerçekten de bilemem sizi,” dedi. “Ama siz de balık değilsiniz; öyleyse siz de balıkların sevincini bilemezsiniz!”

“Konuşmamızın başına dönelim lütfen,” dedi Chuang Tzu: “Siz, balıkların sevincini nasıl biliyorsunuz, diye sordunuz. Böyle sordunuz ya, siz de biliyorsunuz bu sevinci bildiğimi! Ama madem sordunuz söyleyeyim: Ben bunu kıyı boyunca keyifle gezerek biliyorum.”[1]

Chuang Tzu bu konuşmada aslında daha en başta “Siz ben değilsiniz,” derken, arkadaşına kendisini bilemeyeceğini değil tam aksine nasıl ki “öteki” olarak o kendisini bilebiliyorsa, tüm varlıkların da birbirini aynı şekilde bileceğini ima etmiştir. Bilgi alanımız sadece “ben” dediğimiz varlıkla sınırlı olsaydı kendimiz haricinde hiçbir şeyi bilemezdik ve “ben” de ancak “öteki”ne kıyasla bilindiğinden aslında kendimizi de bildiğimizi iddia edemezdik. Chuang Tzu balıkların sevincini, kıyı boyu gezerken kendi sevincinden bilmektedir.

Taocu düşünce gibi Zen Buddhacılığı da “insan”ın benlik kurgusunun dışına çıkarak dünyayı kendi yalınlığı içerisinde algılama potansiyelini araştırır. Zen pratiği özünde zihnin süzgeçlerini ve perdelerini kaldırarak dünyayı olduğu gibi – birbirine sıkı sıkıya örülü bir ortak var oluş halinde – görme pratiğidir. 13. yüzyılda Japonya’da Soto okulunu kuran ve Zen Buddhacılığı felsefesini Shobogenzo adlı eserinde en yetkin biçimde aktaran Zen öğretmeni Eiehi Dogen şöyle der: “Uyanış yolunu çalışmak benliği çalışmaktır. Benliği çalışmak benliği unutmaktır. Benliği unutmak on bin türün tecrübesiyle uyanmaktır. On bin türün tecrübesi, kendi bedeninle zihnin ve ötekinin bedeniyle zihninden sıyrılmak demektir.”[2]

Amerikalı şair ve düşünür Gary Snyder, Saksağan’ın Şarkısı adını verdiği şiirini yazarken şiirin kısmen ardıç ağacındaki bir saksağan tarafından yazıldığını ima eder ve zihnimize gelen her şeyin içeriden, “kendi”mizden geldiğine dair yaygın kanıyı sorgulayarak, zihnimizdeki bazı seslerin aslında dışarıdan geliyor olabileceğini, bize ait olduğunu sandığımız bazı düşüncelerin, duyguların hatta rüyaların bir ağacın, bir kuşun, bir nehrin düşüncesi, rüyası olabileceğini söyler.

Saksağan bir dalda
Çevirip başını şöyle dedi,
“Burada zihinde, kardeşim
Turkuaz mavisi.
Aldatacak değilim seni.
Şu meltemi kokla
Onca ağacın arasından gelmiş
Korkacak bir şey yok
Gelecekten
Batıdaki tepelerdeki karlar
Her sene orada olacak
rahat ol.
Yerde bir tüy—
Rüzgâr sesi—
Burada zihinde, kardeşim
Turkuaz mavisi.[3]

Peki, başka bir canlı bize düşüncelerini, duygularını nasıl aktarır? Bir şair bir saksağanın zihnini nasıl duyar? İnsanlar diğer hayvanlarla konuşabilir mi? William Blake’in “Algının kapıları yol verseydi, dünyayı olduğu gibi görürdük: sınırsızca…” ve “Bir kum tanesinde Dünya’yı, bir yaban çiçeğinde Cenneti görmek,” sözleriyle tarif ettiği bir algılayış nasıl mümkün olabilir?

Wittgenstein Felsefi Soruşturmalar’da çarpıcı bir biçimde “Bir aslan konuşabilseydi, onu anlayamazdık,” derken aslında insanlarla aslanların asla anlaşamayacaklarını değil, konuşma ediminin bunun için doğru zemin ve araç olmadığını kast ediyordu. Wittgenstein, bugün bir aforizma haline gelmiş bu cümleyi önceleyen paragraflarda, dillerini bilsek de yabancı bir ülkedeki insanlarla anlaşamayacağımızdan oysa ağrı içinde kıvranan birini gördüğümüzde onun duygularının bizden gizli kalmış sayılamayacağından da bahseder.[4] Heidegger’in “İnsan dilde meskûndur” sözüne Lacan’ın getirdiği yorumla insan sadece dilin içine doğmakla kalmaz, dil aracılığıyla da doğar.[5] Bugün dünyayı anlama, anlamlandırma biçimlerimizi dil ve onun zihnimizde oluşturduğu kavramsal uzay belirlerken dil dışı kavrayışlara çoğunlukla kapalı olsak da, Wittgenstein’ın acı içinde kıvranan insanla duygudaşlık kurma örneğinde belirttiği gibi duyumlara dayalı primitif kavrayışlar bu bariyeri yıkar. “Bir ağacın kaba yüzeyine dokunmak aynı zamanda insanın ağaç tarafından dokunulduğunu hissetmesi demektir,” der Maurice Marleau-Ponty. Her temas aslında her zaman en az iki yönlüdür. Temasın diğer taraflarının farkında olmak kendi zihnimizin sınırları dışına çıkmanın ilk adımıdır.

İnsanlık tarihini ve mevcut dünyadaki yerimizi diğer türlerden yalıtılmış, kendi başına ilerleyen doğrusal bir hat yerine birden çok türün birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu ağ yapıları olarak düşünmeyi deneyebilir miyiz? Böylelikle içinde yaşadığımız dünyanın biricik yaratıcıları olduğumuz kuruntusundan sıyrılıp yaşamın tüm canlıların ortaklaşa yazdığı bir hikâye oluşunu da kavrayabiliriz. Diğer canlılar da tıpkı bizim gibi kendi öykülerini, şiirlerini, kuramlarını yazadurur; sadece bizden farklı yöntem ve araçlarla: sidik izleri, dışkı topları, ağaç gövdelerinde çizikler, karaçalılara takılan tüyler, kan lekeleri…

Şu durumda birlikte yaşadığımız bu diğer canlı topluluklarının da birer halk sayıldığı radikal bir demokrasi vizyonu içerisinde onların da temsil edilebileceği bir ortak yaşam düşleyebilir miyiz? Hele ki dünya üzerindeki yıkıcı etkimiz bu kadar ayyuka çıkmışken buna çok ihtiyaç yok mu? Amerikan yerli toplulukları böyle bir vizyonu yaşatıyordu; Siyular diğer türlerden bahsederken, sürünen halklar, uçan halklar, yüzen halklar ve koşan halklar tabirlerini kullanıyor; Pueblo toplulukları danslar, ritüeller, şarkılar aracılığıyla meclislerinde onların da sesinin temsil edilmesine aracılık ediyordu. “Söz, yetki, karar ‘tüm’ halklara!”, türler arası bir demokrasinin kurucu sloganı olabilir. “Dil”lerini bilmediğimiz bu canlıları meclislerimize nasıl davet edeceğiz peki? Hayvanlarla nasıl iletişim kuracağımız sorusunun yanıtını onların bizde ne bulduğu, bizimle ne için ilişki kurdukları, bu karşılıklılık çemberinde, bu sıkıca örülü ağda bizim yerimizin ne olduğu sorusunun araştırılmasında bulabiliriz.

Gary Snyder bu yanıtı bizim “eğlendirici tuhaflığımızda, müzisyenlik ve icracılık yeteneğimizde, ritüellerimizdeki hayranlık uyandırıcı ağırbaşlılığımızda” arar ve hayvanların bize bunun için çekildiğini, yaban dünyanın bizde bundan hoşlandığını öne sürer. Şarkılarımız, danslarımız, oyunlarımız bizim bu çemberdeki armağanlarımızdır. Hokkaido adasında yaşayan Ainular sofrada geyik eti olduğunda önce etrafta bu performansı bekleyen geyik ruhlarına yüksek sesle şarkılar söyler ve geyiklerin bu şarkıları duyabilmek için insanları ziyaret ettiğine inanır.[6]

Amazonlarda “beyaz adam”ın yıkımına karşı direnirken gidişattan kaygı duyan kaygılı Yanomami kabilesinin şamanı Davi Kopenawa “Beyaz adam bizim gibi derin rüyalar görmüyor. Çok uyuyorlar ama rüyalarında sadece kendilerini görüyorlar,” diyerek türler arası iletişimin bir başka önemli aracına işaret ediyor.[7]Hayvanları rüyalarımıza ve vizyonlarımıza davet etmek onlarla “dil” ötesine geçen bir iletişim kurmanın yolu olabilir ve bu rüya muhabbetleri şiirler, şarkılar, danslar, ritüellerle meclislerimizde temsilini bulur.  Balıkların sevincini kendi sevincimizden bilmek için onlarla düşleri paylaşmak gerekir. Tıpkı rüyasında bir kelebek olduğunu görüp de uyanınca, rüyasında bir kelebek olduğunu gören bir insan mı yoksa şimdi bir insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi olduğunu kendine soran Chuang Tzu gibi.

O gün ormanda bulup sonra yine ormana bıraktığım sansarla müziğimi ve şiirlerimi paylaşırken o da gece benimle düşlerini paylaşmış olmalıydı. Sansarın ağaçların arasında kayboluşunu izledikten kısa bir süre sonra bir haber alacaktım. “Çeşm-i Sansar” mahlasını da kullanan, dil emekçisi, göçebe düşünce filozofu dostum Remzi Gürkan bu dünyadan göçmüştü. Bir illetle cebelleşiyordu, son bir muhabbete gitmek istemiş, gidememiştim. Kim bilir, yol kesen sansar belki de benimle bu muhabbeti paylaşmaya gelmişti. Sansarın bana o gün kelimesiz sözsüz söylediği şeylerin bir kısmı bugün bile sık sık dönüp anlamaya, yorumlamaya çalıştığım bir rüya dilindeydi.


[1] Chuang Tzu, Taoculuk Üzerine Meseller Diyaloglar, Çev: Ömer Tulgan, Yol Yayınları, İstanbul, 1996
[2] Eihei Dogen, The Heart of Dogen’s Shobogenzo, Tr. Norman Waddell & Masao Abe, State University of New York Press, Albany, 2002
[3] Gary Snyder, Turtle Island, New Directions, New York, 1974
[4] Ludwig Wittgenstein, Philosophical Investigations, Tr. G. E. M. Anscombe, Basil Blackwell, Oxford, 1958
[5] Jacques Lacan, My Teaching, Tr. Jacques-Alain Miller, Verso Books, New York, 2009
[6] Gary Snyder, Ecology, Literature and the New World Disorder, ISLE: Interdisciplinary Studies in Literature and Environment, Vol. 11, Issue 1, Winter 2004
[7] Davi Kopenawa, The Falling Sky, Words of a Yanomami Shaman, Tr. Nicholas Elliott & Alison Dundy, Harvard University Press, Cambridge, 2013

yazıyı oku

calling'den haberdar ol

Meriç Aral ile İlk Günden Bağlılık

Bazen ilk günden kurduğumuz derin bağlar bizi bulutların üzerine çıkarır. Ortaya çıkan sevginin çokluğuyla nasıl baş edeceğimizi bilemez halde buluruz kendimizi. Royal Canin’le beraber gerçekleştirdiğimiz sohbette dinlediğimiz Meriç Aral ile Lokum’un hikayesi bunun örneği.

SENİ ANLIYOR MUYUM BENİ ANLADIĞIN KADAR?

İllüstrasyon: Fatih Öztürk

Makinalarla olan bu basit ilişkimiz zaman içinde karşılıklı faydaya dönüştü. Biz onları anlamaya ve programlamaya, onlar da bizim ihtiyaçlarımıza cevaplar vermeye başladı. Daha da detaylı cevaplar, daha da meraklı insanlar için.

Yazı: Erdem Dilbaz | 27 Ekim 2020

Olacak iş değildi. Bir anda aklıma geldi bu soru. Ama öyle böyle değil, 30 yıl önce baktığım bir anlık boşluğun yeri dolmuştu. Misafir evinde, yuvarlak örme bir halının üstünde Özal dönemi ahşap ve koyu kahverengi barların, kitaplıkların, cam çerçevenin arasında; tüm bu renklerle uyumlu Atari 2600 benzeri bir konsol yer alıyordu. Karşımda; kasası o güzel 2600 gibi eğimli, size bakan tarafı ahşap, tuşları kıt kıt tırk diye inip çıkan elektronik sistemiyle tam bir devre vardı. İşin güzel yanı bu alet Atari görünümlü Sega oyunlarını da oynatıyordu. Devir kartuş devriydi ve her şeyin olduğu gibi oyunların da “çakması” üretiliyordu.

O zamanlar işin rengi değişmiş, bu ve benzerlerine yeni teknolojiler hızla adapte edilmişti. Adapte edilen yeni teknolojilerden biri de silahtı. Uzayi görünümlü, soğuk gri renkte, ileri fırlayan ince kaya katmanları gibi dinamik bir tasarıma kondurulmuş; kırmızı ya da turuncu gibi parlak renklerden minimal dikdörtgen alanlar yaratılarak grafikler yerleştirilmiş bu silah gerçekten muhteşem görünüyordu. Harika bir tasarıma sahipti.

Bu silahın ilk ve en çok oynanan oyunu ise Duck Hunt / Ördek Avı idi. Oyunun amacı; silahınızla ön plandaki çalılar arasından gökyüzüne çıkan ördekleri vurmak. Ne kadar çok vurursanız o kadar çok oynuyordunuz. Sanırım belli sayıda merminiz ve / ya süreniz olmalı ve bunları tüketmeden, yani vurdukça hak kazanarak ilerlemeye çalışıyordunuz. Büyülenmiştim. Çünkü ekrana bir silah doğrultarak oynamayı ilk kez görmüştüm. İlk kez kontrol cihazımızın 3 boyutlu uzayda serbestçe hareket edebildiğini farketmiştim. Benim hareketlerime uyumlu bir kullanıştı bu. O zamana kadar joystick ile 8 yatay doğrultuda hareketler yapabiliyordum. Yönler ve çaprazlardı sınırım.

Fakat bu alet öyle destursuz uyum sağlamıştı ki bana, resmen aleti kullanmam için araç koltuğuna oturtulmuş gibi hisettmiştim. Tabi bunları şimdi böyle anlatıyorum, o zaman sadece “oooooo – hoooooğğ – vooou – fuuuu” gibi sesler çıkartıyordum alet karşısında. Ve oyunu oynarken bir noktada ekrana o boş bakışı atmıştım. Oyun hala devam ediyor, ben konsantre bir şekilde tek tek ördekleri vuruyor ve düşünüyordum, dona kalmıştım o an aslında. Kimse farketmemişti dışarıdan.

Bir anda etraf sesinin kulaklarımdan içeri, devrilen bir dalga gibi dolmaya başladığını hatırlıyorum. İlgim dağılıp o duraksama anından çıkmış ve her şeyi doğal akışında yaşamaya devam etmiştim.

Makinaya gözlerimle girdiğim o an ne düşündüğümü yıllar sonra bulmuştum. Dona kalmıştım. O bir anlık boşluğu doldurmuş ve o kısa anda aklıma düşen tek soruyu sonunda sormuştum:

“Bir kutuya kabloyla bağlı olan bu alet nasıl oluyor da o mesafeden ekrandaki görüntünün yerini tespit edebiliyor da kuşları vuruyordu? Ve hatta vuramadığını nasıl anlıyordu? Sinyali mermi gibi gönderiyorduk da ekranda hangi noktaya tekabül ettiğini sistem nasıl algılıyordu?”

Aslında bu soru uzun yıllardır çalıştığım alanı da kapsayarak kendi kendime madalya törenime dönüyordu. Zira aradaki zamanda hep insan – makina ilişkisinde duygusal deneyimler üzerine çalışmaktaydım. Makinayla olan iletişimimizin belirli sınırları, bizim de o sınırları karşılayacak beceri ve beklentilerimiz vardı. Daha büyük beklentiye girmenin de manası yoktu, makinanın sınırları belliydi. Onun sınırları içinde, onun kurallarıyla oynayacaktık. Onun evindeydik.

Gene de bizim yaptığımız doğal hareketler onun zekasında bir karşılık buluyor, makina hızlıca düşünerek bir sonraki pozisyonunu alıyordu. Her hamlemize karşılık başka bir hamle üretiyor, bizim onu tahmin etmemizi ve ondan hızlı davranmamızı bekliyordu. Sıkı bir sohbet içindeydik makinayla ve oyunlarla. Karşılıklı hamlelerimizi tahmin ediyor, birbirimizin adına düşünüyorduk. Birbirimizden çok şey öğreniyorduk.

Makinalarla olan bu basit ilişkimiz zaman içinde karşılıklı faydaya dönüştü. Biz onları anlamaya ve programlamaya, onlar da bizim ihtiyaçlarımıza cevaplar vermeye başladı. Daha da detaylı cevaplar, daha da meraklı insanlar için. Birbirimize gerçek anlamda bağlandığımız WorldWideWeb ve dijital arşivleme taksonomilerindeki detaylı veri kökleriyle iyiden iyiye bilgi alışverişi halindeydik. Bilgileri birbirimizle paylaşıyor, makinalara da bildiklerimizi anlatıyor olduk.

Düşünüş biçimimiz her anlamda değişti. Farkında olmadan daha önce sahip olmadığımız yeteneklere sahip olduk. Yıllar önce hangi parçayı hangi gün dinlediğimizi sorsalardı mümkün değil hatırlayamazdık. Ya da önemli bir olayda kimlerin orada olduğunu geçtim, olayın ne zaman olduğunu bile tam söyleyemezdik sorulduğunda. Hala hatırlamıyoruz aslına bakarsak. anımsıyoruz. Zaman içinde harici harddisk’lerimiz oldu. Her şeyimiz için. Tüm anılarımızın ayrı ayrı durduğu platformlar var. Mekanik bir farkındalıktan içgüdüsel bir anımsamaya geçerek bedenimiz dışındaki bu hafızalarla iletişim halindeyiz.

Üstelik bu harici hafıza depolarımız kendi içinde bizim yerimize bilgilerimizi düzenlemekle kalmayıp, o bilgilerle ne yapabileceğini de düşünüyor. En güncel örneği Spotify’ın size beğenebileceğiniz parçaları önermesinden ciddiyetli bir uydu probleminin çözümüne kadar yüklenen her bilgiyi düşünüyorlar. Onları bu iş için tasarladık ve düşünme yetisi geliştirmelerinin önünü açtık. Bize her konuda yardımcı olabilecek, büyük ihtimalle bizden daha objektif düşünebilecek, insani yaklaşımları da işin içine katarak değerleri ortaya çıkaracak milyonlarca zekayla birlikte yaşıyoruz.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki makinalar bizi bizden çok düşünüyor. Bizi anlamaya da çabalıyorlar ve bizim onları çok da anlamamıza gerek yok. İşin hem güzel hem de adaletsiz hissettiren yanları var. Fazlasıyla “insani” görebiliyoruz bu sistemleri ve öyle olsunlar diye de uğraşıyoruz ama biliyoruz ki bunlar insan yapımı. Bu karambolden kurtulmanın ilacı tarihimizde saklı.

Her teknolojik gelişime verdiğimiz muhafazakâr tepkimiz bir zaman sonra kendimize daha fazla vakit kalmasıyla dengeleniyor ve biz gene dayanamayıp o zamana da başka icat yaratıyoruz. Bu döngü böyle giderken sosyal uyumlar kimilerimiz için sert gerçekleşiyor, doğrudur. Ancak, el mecbur, uyum sağlıyoruz.

Sistemler tarafından duygusal olarak yorumlanabildiğimiz bir zamanın içindeyiz. Bunun sonucunda dışarıda bulamadığımız huzuru içeride arama yollarımızı da daha fazla dikkate alıyoruz. Tüm bu duygusal alışverişler yaşanırken, insanlığın son 200 yılda yokuş aşağı aldığı ivme ile ilerliyoruz. Bu hızın bizi her şeyin birleştiği bir hiçlik noktası olan singularity’e götürdüğü düşüncesi ise güzel bir idea’nın kapılarını açıyor. Bir çok bilimin bir anda olanları farketmesi sonucu ortak bir bilim dalı olarak sinirbilimini / neuroscience’ı doğurması gibi. Makinayla karşılıklı anlaşarak her istediğimize ulaşmanın yollarını, ortalıkta gezinen başkalarının paylaştığı bilgileri birleştirerek buluyoruz. Sağ olsun makinalar de bize yardımcı olmak için pür dikkat anlayışta çalışıyorlar.

Düşünün ki herkesin her aklına eseni geliştirebileceği bir patlama doğacak bu hiçlikten. Üstümüz başımız bilgiler, bilgilerden örülen yeni bilgiler, onların üretecekleri bilgiler gibi bir sonsuzluğa çıkıyor yolumuz. Teknolojinin sonsuz yardımında oluşacak bu hiçlik, bu dev boşluk ise bize düşünmek için sonsuz zaman tanıyacak.

Neler düşüneceğiz bilemem, bilgiden derya deniz; fakat İnsanın hali belli, tarih de tekerrür ettirmesiyle meşhur. Normaldir, bu hayatta hata yapmadan bir şey öğrenilmiyor, her yeni gelenimiz de aynı hatayı başka araçlarla yapıyor. Laf dinlemiyor. Post-singularity’de deneyimler ve bilgiler artık daha kapsamlı saklanabilmiş, bilgiler birbirine daha hızlı ilintilenmiş olacak. Ve muhtemel ki insana hata payı bırakmamakla yarışacak. Biz de gene her şeyin sınırlarını zorlayacağız. Hızını anlayamayacağımızı düşündüğüm bu süreçten etik olarak nasıl çıkacağımız ise muamma. Makinalarla birbirimizi anlayabilecek miyiz? Ürettiklerimizi ne için kullanacağız? Başımıza ne işler açacağız?

Bunları yazarken hep içimi gıdıklayan bir başka soru daha vardı. Duck Hunt/Ördek Avı tabancasının çalışması prensibiyle ile aynı kaderi paylaşan bir soru. Öncelikle anlatayım, bu ekrana tuttuğumuz tabancanın aslında bir gözü varmış. O balık gözü merceğin arkasında bir alıcı, evet ekranı görüyor ama bizim görmediğimiz, dikkat etmediğimiz bir ekranı görüyormuş. Biz tabancanın tetiğini çektiğimizde ekran 1 (bir) kare karanlığa düşüyor ve sadece ördeğin olduğu yerde beyaz 1 (bir) piksel kalıyormuş o anda. Tabancadaki alıcı da o pikseli görüp vurdu vurmadığı diyebiliyormuş.

Makinaları bizi anlasın diye tasarlıyoruz lakin biz onları onların bizi anlama çabası kadar anlamaya teşebbüs etmiyoruz. Önemsemiyoruz. Sonra ne olursa da suçu alete atıyoruz.

Peki suç alette mi?

yazıyı oku

Berk Atan ile İlk Günden Güven

Güven bizi konfor alanımıza bağlayan, çözülmez bir ip midir; yoksa özgürleşmemizi sağlayan sağlam bir zemin mi? Sabır ve sorumluluk bu yolculukta el ele verir. Royal Canin’le beraber gerçekleştirdiğimiz sohbette şahit olduğumuz Berk Atan ile Linda’nın iletişimi ilk günden güvenmenin değerini hissettiriyor.

komünite calling

Güncel sanatta yılın umut vadeden sanatçıları için bir keşif alanı olmayı amaçlayan Mamut Art Project, sanat kariyerinin başında olan bağımsız yeteneklerin çalışmalarını sanatseverlerle buluşturuyor. 27 Ekim – 8 Kasım tarihleri arasında ziyarete açık olan MAP’20 seçkisi randevu ile ziyaret edilebiliyor. Mekanın kapasitesinden dolayı fiziksel olarak sergilenemeyen işler dahil tüm eserlere MAP’20 internet sitesinden ulaşabilirsiniz.

Küratörlüğünü Mariana Pestana’nın yürüttüğü “Empatiye Dönüş: Birden Fazlası İçin Tasarım” başlıklı 5. İstanbul Tasarım Bienali devam ediyor. Bienal; Pera Müzesi ve Ark Kültür’de, İstanbul sokaklarında ve dijital ortamda farklı ülkelerden ve disiplinlerden katılımcıların projelerine ev sahipliği yapıyor. 15 Ekim – 15 Kasım 2020 tarihleri arasında sergilenecek projeler, 2021 yılı boyunca dönüşerek devam edecek. callingmagseries Empati temasına kardeş temalı bienali ilgiyle takip ediyoruz.

Genç yönetmen Hazal Aztekin’in, CBFF ödüllerinde smartphone ile çekilen “En İyi Film” kategorisinde ödül kazanan kısa filmi By Numbers, ilk online gösterimini 20 Ekim’de Girls In Film platformunda gerçekleştirdi.

basılı yayın