×

“BEN”LİK, ŞEHİR VE TOPLUM: MAMUT ART PROJECT’İN 10. YILINDA, SANATÇILARIN ZİHNİNDE DOLANDIĞIMIZ KISA BİR TURA ÇIKIYORUZ

Röportaj: Ceren Kahveci


Fotoğraf: Emirkan Corut

 

Ülkedeki bağımsız yetenekleri ince çalışılmış kürasyonu ile her yıl bizlerle buluşturan Mamut Art Project, onuncu edisyonu ile 26-30 Ekim arası Yapı Kredi bomontiada’da sanatseverlerle buluşuyor. Üretimlerinde, kendileri ve içinde bulundukları toplumu anlayabilmek ve anlatabilmeye odaklanan 49 sanatçıyla, aralarında komüniteden tanıdık simalar ve yeni bir sürü isimle bizi bir araya getiriyor. Eserlerin arasında buluştuğumuz sanatçılarla bir yandan sohbet ederken keyifli bir tura çıkıyoruz.

 

Mamut Art Project’in bu yılki jürisinde, British Council Türkiye sanat direktörü Esra A. Aysun; iş insanı, hukukçu, koleksiyoner Mehmet Ali Bakanay; sanatçı Antonio Cosentino; sanat tarihçisi, küratör ve sanat eleştirmeni Nazlı Pektaş ve Zilberman Galeri’nin kurucusu ve koleksiyoner Moiz Zilberman yer alıyor.

 

 

 

 

Eserleri aracılığıyla başkasında kendimizi görme, iki boyutlu çalışmalarla bağ kurabilme zevkine ulaştığımız katılımcılardan birkaçıyla, yollarını MAP ile çatıştıran sergileri üzerine sohbet ettik.

 

Gökhan Çiçek “Belirsizlikler”  

 

Gökhan Çiçek’e soruyoruz:
Estetik algı, bakma ve analiz etme duyusu neye göre gelişiyor sence insanlarda? Bu fiziksel unsurun kendi küçük dünyamızdaki etkisini nasıl fark etmeye başlıyoruz sence? 

Gökhan: İnsanda estetik algı, bakma ve analiz etme gibi duyguların gelişimini tek bir faktöre bağlamak yanlış olacaktır. Özellikle fotoğraf gibi günümüzde çok disiplinli olma yolunda ilerleyen sanat dallarında kişi belirli bir estetik kültür ve dil oluşturmak adına bir çok kaynaktan beslenmeli ve kesesini bir çok farklı disiplinle doldurmalıdır. Bu disiplinler sanat olabileceği gibi felsefe, edebiyat ve hatta günümüz teknoloji çağında bilgisayar teknolojileri dahi olabilir. 

Bu unsurun kendi dünyamızdaki etkisini farketmemiz bir hayli zor. Kişi, bakma ve analiz etme kabiliyetlerini çok yönlü bir şekilde geliştirirdiği takdirde bu kabiliyetler ile iç dünyasını analiz ederek, bireydeki etkisini pekala gözlemleyebilir. Yine kişi toplumdan gelen verileri de analiz ederek kendi dünyasında olan bitenleri bir başka göz aracılığıyla gözlemleyebilir. 

Estetik algı, bakma ve analizin gelişim sürecini kişinin ileriye doğru hareket ederken aynı zamanda kaçacağı bir kaçış rampası olarak görüyorum. Kişi bu gelişim sürecinde varolma düşüncesinden kaçarken aynı zamanda varlığını da kabullenerek bir noktada kendini yok ediyor ve bu yok oluştan kopan parçalar sanatla birleşerek kişinin özgün dilini oluşturuyor.

 

 

 

Kamera ile bakma eylemini manipüle edebiliyor, değiştirebiliyorsun, eserlerinde de buna odaklanıyorsun. Kendi kişisel hayatında, günlük hayatında bu eylemi pozitif bir şekilde kontrol ediyor musun? Yoksa daha sonra üzerine düşünürken temize çekilen bir bakış açısı mı güdüyorsun? 

Gökhan: Kameranın gerçekleri manipüle edecek bir yanının olduğu reddedilemeyecek bir gerçek. Fakat benim için, kamera görünen gerçekleri manipule ederken iç dünyamdaki görünmeyen gerçekleri gözler önüne serdiğim bir araç olarak öne çıkıyor. 

Fotoğraf, bana kişilerin varoluşlarının temelinde yatan çarpıklıkların gerçek yüzünü ortaya çıkarırken, aynı zamanda acı çeken ve sıkıntı içerisinde olan toplumu anlamlandırmama yardımcı oluyor. Bu anlamlandırma da, beni daha derinlerde bir şeylerin cevaplarını aramaya yönlendiriyor. 

Çalışmalarımda da bu manipüle edilmiş gerçekleri plansız ve doğaçlama işlerle anlık olarak ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Bu anlık gerçekleri o anda ortaya çıkarmanın gerçekliği anlamlandırmaya en çok yaklaşabileceğim an olduğunu düşünüyorum. Bu plansız ve doğaçlama çalışma tarzını, kişisel hayatıma da yansıtarak manipüle edilmiş gerçekleri asıl anlamlarından kopartmaya çalışıyorum.

 

Mathilde M. An “POOLBOX #1”

 

Mathilde M. An’a soruyoruz:
Çalışmalarını kolektif hafıza üzerine yoğunlaştırıyorsun, arşivlerle çalışıyorsun. Kolektif hafızayı nasıl tanımlıyorsun?

Mathilde: Ben bu işlere kendi kişisel hafızamdan yola çıkarak başlamıştım. “Kişisel hafızamı nasıl kolektif hafızaya aktarabilirim, nasıl bir parçası olabilirim?” Bu yüzden arşivlerle çalışmaya başladım. Aslında “imaj”la çalışmaya başladım, fotoğraf, video, enstalasyon… Farklı bir bakış açısı yaratmaya çalışıyorum.

 

 

 

Aydınlığa çıkarmak için seçtiğin hikayelerde neye dikkat ediyorsun?

Mathilde: Arşivleri ben fosilleştirmeye çalışıyorum. Dijital bir dönemde yaşıyoruz, günde binlerce fotoğraf yaratıyoruz fakat zaten yaratılmış fotoğraflar var tarihimizde, onları tekrardan aydınlatmaya çalışıyorum. Bu fotoğraflar 1966 yılında İzmir’de bir havuzun açılışından fotoğraflar. Dansözler ve müzisyenler davet edildi, su altında bir gösteri yaptılar. Bunları metinlerinden ayırıp, arşivleri farklı bir şekilde göstermeye çalışıyorum.

Kolektif hafızanın kişisel hayatımızdaki önemini nasıl açıklardın? Senin olduğun kişiyi nasıl etkiledi mesela etraftan duyduğun, anlatılan hikayeler ve kişiler? 

Mathilde: Biz bu dünyanın bir parçasıyız. Her gün kişisel hafızamızı, kolektif hafızaya aktarıyoruz. Benim ilk deneyimim kendi kişisel hafızam oldu, ilk çalıştığım arşivler benim arşivimdi. Daha sonra insanlardan toplayarak kolektif bir hafızaya dönüştürüyoruz.

 

 

Bilge Artuç

 

Göknur Avcı “Karga”

 

Maide Aybala “ve seni gördüm, eğninde bir mavi gözlerin vardı”

 

Gülnihal Yıldız

 

 

Ci Demi “Unutursan Darılmam” 

 

Ci Demi’ye soruyoruz:
Eserlerin ve sanatın, İstanbul’da geçmiş olan hayatının bu şehirden nasıl etkilendiğini analiz ediyor. Şehirle kurduğun ilişkiyi gözler önüne seriyorsun, ve şehirle olan ilişki de çoğu insanın hayatındaki en uzun süren ilişkilerden biri diyebiliriz. İstanbul’u bir insan gibi tanımlasan, bu ilişkinizi nasıl yorumlardın? 

Ci: İstanbul’u kendime benzetiyorum ve onunla alıp veremediğim her şey bundan kaynaklanıyor. İstanbul, bikontinental; ben de bipolarım. Her ikimiz de kendi içimizde çelişiyoruz bazen — çünkü aynı anda iki farklı hikayeye aitiz ikimiz de. Öte yandan, ben kendimin en iyi arkadaşıyım diye düşünürüm; İstanbul, tanısaydı kendisini bu kadar sever miydi? Bilmiyorum.

 

 

Şehri kariyerin boyunca didik didik etmiş bir sanatçısın, buna Unutursan Darılmam‘da da devam ediyorsun. İstanbul’la ilgili hakikati nasıl tanımlarsın? Seni buraları keşfetmeye iten şey tam olarak ne unsuru oluyor bu şehirde? 

Ci: “Unutursan Darılmam”, hem şehrin bana söylediği, hem de benim şehre söylediğim bir laf. 2019’da başlayıp 2021’e kadar süren ve beni evden çıkamaz hale getiren depresyonum sırasında icat ettiğim bir “sözleşme”: Bir gün gelecek ve içimizden biri gidecek ama sorun değil bu, çünkü biz aramızda anlaştık. İstanbul, gidilen bir yerdir, yani yola çıkılan o başlangıç noktası; o hep geride bırakılır ve bunun melankolisi, burada kalanların üzerine sinmiştir. İstanbul’u irdelemek benim için çok kendiliğinden olagelen bir eylem diğer yandan; o benim Ataşehir’deki çocukluk anım, Kadife Sokak’taki gençliğim ve Kireçburnu’ndaki yetişkinliğim.

 

İstanbul’un sana borçlu olduğunu söylüyorsun. İstanbul sana bu borcu geri ödeyebilir mi sence? 

Ci: Doğru, İstanbul bana yeni bir yaşam borçlu. İnanır mısınız, sanki şehir bunun farkına varmış ve deniyormuş gibi gelmeye başladı bana, özellikle 2022 itibarıyla. Ama ben gitmeye çoktan karar verdim. Bu da bizim ortak hikayemizin hüzünlü tabiatından kaynaklanıyor.

 

 

Aslı Çelikel “PÜR”

 

Aslı Çelikel’e soruyoruz:
Görmeyi hayal ettiğin dünyadaki güzellik/çirkinlik, iyilik/kötülük dengesini nasıl hayal ediyorsun?

Aslı: Yaklaşık 12 senedir İstanbul’da yaşıyorum ve Antalya gibi küçük bir şehirden geldim. Buraya geldiğimde bu metropolün kalabalık halinden ve reklam sektöründe çalışmamdan ötürü de boğulduğumu fark ettim. Bu arınma isteğinden dolayı beyaz fotoğraflarla başladım aslında, ve bir süre sonra tek, arınmış, hareket etmeyen nesnelere odaklanmaya başladım. İyilik/kötülük meselesine gelirsek, aslında bundan çok iyi hissetmek ve sabah uyandığımda ne görmek istediğime bağlı olarak gelişti bu proje. “Gözümü açtığımda bu kareyi gördüğüm an bu doğru bir karedir” diye devam etti seri. Bu konuda renklerin de bana çok yardım ettiğini fark ettim. Renklerle bu duyguyu daha iyi ifade edebiliyorum, ve böyle bir seri çıktı. Yan yana koyduğumda [fotoğrafları], masalardayım hep. Masa hepimiz için çok önemli bir şey, etrafında toplandığımız bir şey. O yüzden ev aidiyet, köklerle ilgili yerlere de sürüklüyor bu proje.

 

 

 

İçinde uyanmak istediğin dünyada başkalarının arzularına nasıl yer veriyorsun? Yer vermen gereken bir boyutta bir dünya mıdır bu?

Aslı: Onu şöyle açıklayabilirim aslında: genelde kimseyi düşünmeden çekiyorum. Kendi hislerim doğrultusunda, duygularıma göre hareket etmeye çalışıyorum. Çektikten sonra da o hissiyatımın başkalarına geçip geçmeme kaygısını tabii ki de yaşıyorum. Görselde bir sanatçının bir ağrısı vardır ve buna hizmet edecek bir söz söylemek için onu yapar. Ben sana bir şey söylüyorum, ama bir yandan aslında ben “sen”im. Sen onu ne kadar alıyorsan ben sana o kadar ulaşabilirim. En basitinde direk, dolaylı olmayan mesajı vermek meselesine dönüştü. Ben netleşmek için aslında sanat tüketiyorum, cevaplar aradığım için. Böyle düşünürken de eserlerimde netlik sağlamaya çalışıyorum, arınma psikolojisi üzerine devam ediyorum. Kaygıya gelince, o bende yok. Çekerken asla olmuyor. Çöpte turuncu bir şey gördüğümde o anki heyecanımı keşke görebilseniz, bunu kelimelerle asla ifade edemezdim. Bu yüzden görsel sanatçılık bana çok iyi gelen bir şey, iletişimin en doğru yolu benim için.

 

 

İbrahim Özvariş “Beni Neredeyse Unutuyordum” 

 

İbrahim Özvariş’e soruyoruz:
Karmaşık bir dönemde, içsel yolculuğunda girdiğin çıkmaz sokağı anlatan fotoğraf ve video projesi ile sergidesin. O çıkmaz sokağın içinde olmadığında, o sokağa tekrar baktığında ne görüyorsun?

İbrahim: Şimdilik uzaklaşmış olsam da o sokak zaman zaman uğrayabildiğim bir yer. Aynı  mahallede ama şimdi farklı bir sokaktan baktığımda o sokağın artık çıkmaz bir sokak olmadığını yeni yollara yeni kapılara açıldığını söyleyebilirim. O çıkmaz sokağın içerisindeyken çaresiz, umutsuz ve sadece tüketen bir sürecin içerisindeyken görüyorum kendimi. “Beni neredeyse unutuyordum.” serisiyle bu çıkmazdan kurtulmak adına fotoğrafla tekrar buluştum. Fotoğraf ve bu seri beni arayışların ortasında yeni  sokaklara, yollara ulaştırdı. 

 

 

 

Çiçeklerle süslenmiş bir dönem değil o karmaşık içsel yolculuk. Büyüyerek, değişerek içinden çıktığın bu süreci eserlerinle ölümsüzleştirmek seni nasıl hissettirdi? 

İbrahim: Kendimi ve dertlerimi, kelimeler yerine fotoğrafla daha iyi ifade ettiğimi düşünüyorum. ‘’Beni neredeyse unutuyordum.” serisi, bana iyi gelen bir şeyi uzun zamandır yapamamanın, uzaklaşmanın ve bunun yarattığı acıdan yola çıkarak kendime kendimi hatırlatmayı, bunu yeniden görerek, düşünerek, durarak var olma çabasıyla ortaya çıktı. Fotoğraf bakmak ve çekmek süreci bana her zaman iyi hissetiriyor. Sanırım bu iyilik halinin nedeni dış dünyayla iletişim kurabildiğim en iyi aracın fotoğraf olmasından. Bu serinin oluşmasına neden olan süreçte de, kendimi en iyi ifade ettiğim ve yapmayı bildiğim şeye sarıldım fotoğraf çekmeye. Süreci fotoğraflarla ölümsüzleştirmek kendimi ifade edebilmiş ve derdimi anlatabilmiş gibi hissettiriyor. Bu yüzden bana iyi geliyor. Kendimi hatırladığım ve aynı zamanda kendimi iyi anlamda kaybettiğim fotoğraf çekmeyi daha çok yapmam gerektiğini düşünüyorum. Dönüp fotoğraflara baktığımda benim için bir kırılma süreci içerisindeymişim gibi hissediyorum. Bu kırılma ve  dönüşüm sürecini fotoğrafla ölümsüzleştirmek iyi geçen bir terapi seansı sonrası gibi iyi hissettirdi.

 

Ece Haskan

 

 

Can Dağlı “In Vivo In Ovo”

 

 

Fuat Değirmenci “Monolith” 

 

Fuat Değirmenci’ye soruyoruz:
“Monolith” toplumda kendini ifade etme çabası sürecinde ezme ve ezilme üzerine bir sistem eleştirisi. Bir toplu hareket olarak “ezme” algısını ve isteğini nasıl yorumluyorsun?

Fuat: Aslında ben burada belli bir kesime hitap etmek istememiştim, herkesinden kendinden bir şey görebilmesi için böyle yapmıştım. Herkes bu eserden kendine göre bir şey buldu, ve bu benim hoşuma da gidiyor. Sırf benim kendi düşüncem değil, burada insanların kendinden de bir şey bulabilmesi önemli bir şeydi. Negatif bir çalışmaydı aslında, ama insanlar burada ne anlatmak istediğime dair kendine göre bir fikir ediniyor ve bu da hoşuma gidiyor tabii ki.

 

 

Bu algının ve hareketin farkına varmak, bunun üzerine anlatım yapmanın senin üzerindeki etkisi nasıl oldu?

Fuat: Bu soruya şöyle cevap verebilirim aslında, benim aldığım ilham genellikle toplumsal veya doğa olaylarından oluyor. Genellikle geçtiğimiz senelerde, pandemi gibi mesela, aslında toplumsal olaylara evrilen bir dönem oldu. Herkesin aynı ağızdan aynı şeyleri bağırması biraz beni tetikleyen bir durum olmuştu, ki o zaman da insan bedenleriyle çalışmaya başlamıştım. İnsanı en kolay anlatabildiğim şeyin insan bedeni olduğunu düşünüyorum, çünkü kompleks bir yapıyız ve bu kompleks yapıyı her şeye çevirip yorabiliriz, yorumlayabiliriz. O yüzden en kompleks şeyi en minimal şekilde anlatıp, insanların kendisine bakabilmesi için genellikle insan bedenlerini kullanıyorum. Bunu yaparken de aslında, bir yandan da toplumsal olaylar beni tetikleyen olaylar oluyor. Gözlemlemeyi seviyorum, her kültürden ve her türden insanın düşüncelerini takip etmeye çalışıyorum, bu durumlar tabii ki beni tetikleyici şeyler oluyor. Sonucunda da böyle şeyler ifade etmeye çalışıyorum.

 

 

Dilşad Demir “Peki Bu Kadın Kim?”  

 

Dilşad Demir’e soruyoruz:
“Peki bu kadın kim?” sorusunu cevaplarken hangi açılardan o insanı ele alıyorsun, tanımadığın bir kadını anlamakta nasıl bir yaklaşımın oluyor? 

Dilşad: “Peki Bu Kadın Kim?” sorusu, sorması kadar cevaplaması da oldukça güç bir soru aslında. Tanımadığım o kadına; yüzeyden uzak, öğretilmiş cevaplardan tatmin olmayan çocukça bir ısrar ile yaklaşıyorum. Rüzgarı durduruyorum, gündelik işlerini izliyorum, bir buğday tarlasında peşine takılıyorum. Soruyorum, soruyorum… Sordukça anlıyorum Nazlı’yı ve sorabilmenin güzelliğini. Belki bu soruya hiçbir zaman tam bir cevap bulamıyorum fakat soruyu sormaya kalkışma cesaretini seviyorum.

 

 

 

İnsanlar sana bakıp bu soruyu sorduklarında, bir sanatçı olarak seni nasıl ele alıyorlar? Dışardan bakan bir gözün farkında olmak seni nasıl hareket etmeye itiyor?

Dilşad: İnsanlar bana “Peki Bu Kadın Kim?” diye soruyorlar. Gerçekten bilmiyorum! Üretirken kendi derdim olduğundan emin olduğum bu soruyu ortak derdimiz haline getirmek, parçalayarak küçültüyor kaygılarımı sergide. Bu soru, tek başımayken üstüme yığılıyor ama hep beraber sorgulayıp düşününce yükü paylaşıp hafifliyoruz sanki. Bu motivasyonla dışarıdan bakan gözleri sessizce izliyor, kendi kendilerine sorabilmeleri için hiç sesimi çıkarmıyorum.

 

MRE “Tesadüfen Oradaydım” 

 

MRE’ye soruyoruz:
Olayları tekrar kendine anlatmak, belki de daha iyi görebilmek için yarattığın bir seri bu. Renkler senin bu kabiliyetini nasıl etkiliyor, seni nasıl güçlendiriyor? 

MRE: Bazı olaylar ile yüzleşmek pek kolay değil, hatta zaman zaman yıpratıcı olabiliyor. Sevdiğim renkleri ve formları kullanarak bu yüzleşme sürecinden en az hasarla çıkmaya çalışıyorum. Bu süreç şimdiye kadar iyi gidiyor.

 

 

 

Hikayeleri tekrar anlatmak, aslında çok büyük sorumluluk gerektiren bir durum. Dürüst, doğru, ve adil bir şekilde aktarmak çok önemli oluyor. Sen kendine, veya başkasına, bir durumu tekrar anlatırken nelere dikkat etmen gerektiğini düşünüyorsun? Bunu eserlerine nasıl taşıyorsun? 

MRE: Hafıza aslında her şeyi değiştiriyor, hatırladığım şey resmin sonlarına doğru başka hikayelerle birleşebiliyor. Bu süreçte kendime karşı olabildiğince dürüst olmaya çalışıyorum ama değişkenliklere kapalı değilim. Bazen yan hikayeler ana hikayelerin önüne geçebiliyor, ben de müdahale etmiyorum.

Kendi karakterlerini yaratıyorsun. Bu karakterleri yaratmak için nereden ilham alıyorsun? 

MRE: Öncelikle sahiplendiğim ağız formuna çizdiğim her birimde, her formda yer vermeye çalışıyorum. Daha sonra elimde, kafamda, üstümde ne varsa ondan bir şekilde ilham almaya çalışıyorum. Bazen ben kazanıyorum, bazen onlar.

#komünitecalling Sayısını Okumaya Devam Et