BİR KANGURUYA DÖNÜŞMEK

İllüstrasyon: Dilruba Karalp

“Empati kavramını temel alan işlerde hem insan ve insan olmayan hayvanlar, hem de sanatçı ve izleyici birbirine karışıyor, kolektif bir empati hissi öne çıkıyor. İnsan odaklı yaklaşımdan sıyrılan, türler arası iletişimi ve dönüşümü odağına alan bir kurgu takip edilebiliyor.”

Yazı: Ulya Soley | 27 Ekim 2020

“Ayakların şimdi daha uzun, turuncu tüylerle kaplı ve üç parmaklı, orta parmağın diğer ikisinden çok daha uzun. Arkana doğru bakınca, uzun ve kalın bir kuyruğun eklendiği daha büyük bir alt beden göreceksin. Hâlâ büyük ölçüde iki ayağının üzerinde duruyorsun ama zıpladığında neredeyse dört ayak üzerinde duruyor olacağını biliyorsun. Bir kanguruya dönüştün.”[1]

Sanatçı Annika Larsson’un Becoming Animal [Hayvana Dönüşmek] (2012) adlı işinin bir parçası olan duvar metnini okuduğumda, gerçekten bir kanguruya dönüştüğümü hayal etmek çok kolay olmamıştı. Kafkaesk bir yaklaşımla yapılan bu öneri, kendimi bir kangurunun yerine koymamı talep etmiş, bu durum bana Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüştüğünü gözümde canlandırmaktan daha zor gelmişti. Bir kanguruya dönüşebilmek, kanguruyla empati kurmak ve bir anlamda çevreyle onun gözünden ilişkilenebilmek demekti. İşlerinde kurt, ayı, panda, kanguru gibi totem kültürüne ait güç hayvanlarını konu alan Larsson, her birinin kendi spiritüel temellerine odaklanıyor; kanguru ise denge ve odaklanmayı temsil ediyordu.

Empati, günümüzde sık kullanılan ve günlük dilin bir parçası olmuş karmaşık bir kavram. Bilimsel çerçevede iki temel aks üzerinden tanımlanıyor: bilişsel ve duygusal. Bilişsel tarafı perspektif alabilmeye, yani hayal gücünü kullanarak dünyayı başka birinin gözünden görebilmeye dayanıyor. Duygusal tarafı ise “diğeri”ne yönelik şefkat duymaya, duyarlılığa ve hassasiyete odaklanıyor. Empati, fedakârlık ve yardımseverlik davranışlarıyla doğrudan ilişkileniyor. Peki insan ve insan olmayan hayvanlar arasında ne tür empati mekanizmaları işliyor? İnsanı merkezi alarak düşünme yatkınlığında olduğumuzdan, insan olmayan hayvanlar, yani “diğer” hayvanlar olarak bahsettiklerimiz ile empati kurabilmek, kendimizi onların yerine koyabilmek mümkün mü?

Araştırmalar insanların empati söz konusu olduğunda çoğunlukla türler arasında tercih göstermediğini söylüyor. Empatiyi güçlendiren daha ziyade empati nesnesinin kırılgan bir pozisyonda olması veya yardıma ihtiyaç duyması olabiliyor. Örneğin yardıma muhtaç bir köpek veya bebek ile, aynı durumdaki bir yetişkine kıyasla daha kolay empati kurabiliyoruz. Öte yandan, hayvanlarla yapılan sosyal psikoloji araştırmaları, hayvanların da empati kurabildiğini destekliyor. Şempanzeler başkalarının zarar görme ihtimali olan davranışlarda bulunmaktan kaçınıyor, fareler tüpe hapsedilmiş bir başka fareyi kurtarmayı, kendilerine sunulan çikolatayı tüketmeye tercih ediyor, tavuklar yavrularının huzursuzluğundan huzursuzlanabiliyor veya filler, empati göstergesi olarak düşünülen şekilde, aynada kendilerini tanıyabiliyor. Makaklar ise, her çekildiğinde kendilerine yemek sağlayan zincir, türdeşlerine elektrik akımı vermeye başladığında, zinciri çekmekten vazgeçebiliyor.

Bu örnekler ışığında güncel sanatın türler arası ilişkilenmelere yaklaşımını nasıl okuyabiliriz? Empati kavramını temel alan işlerde hem insan ve insan olmayan hayvanlar, hem de sanatçı ve izleyici birbirine karışıyor, kolektif bir empati hissi öne çıkıyor. İnsan odaklı yaklaşımdan sıyrılan, türler arası iletişimi ve dönüşümü odağına alan bir kurgu takip edilebiliyor. Sanatçılar bazen insan olmayan hayvanlarla işbirliği yapıyor, bazen onların formlarına odaklanıyor, bazen ise bu formları benimseyerek içinde bulunduğumuz kültürel kodlara veya yapılara baş kaldırıyor.

Hayvanlarla işbirliği yapan sanatçılar arasında belki de üzerine en çok konuşulan Joseph Beuys, I Like America and America Likes Me [Amerika’yı Seviyorum ve Amerika Beni Seviyor] (1974) adlı performansında üç gün boyunca galeride vahşi bir çakal ile yaşıyor ve kendini bir keçeye sararak toplumu iyileştiren bir şaman rolüne bürünüyor. Çakalı Amerika’nın erk hayvanı olarak performansına dahil eden Beuys, vahşi bir hayvanla bir odada bir arada olabilmenin yollarını cesur bir biçimde araştırdığı performansında insan-hayvan ayrımını geride bırakan melez duruşlar sergiliyordu.

Küratör Filipa Ramos ise, Animalesque başlığını taşıyan sergisinde, ziyaretçileri dünyadaki varlıklarını yeniden düşünmeye, hayvanların ve genel olarak doğanın onları neyi anlamaya çağırdığına kulak vermeye davet ediyor. Doğanın bir parçası olduğumuzu ve karşıt kavramlar olarak değerlendirme eğiliminde olduğumuz doğa ve kültürün aslında içinde yaşadığımız aynı ekosferde, birbirlerine yakın durduğunu söylüyor.[2]

Animalesque sergisinde yer alan sanatçılardan Pierre Huyghe, Untitled (Human Mask) [İsimsiz (İnsan Maskesi)] (2014) başlıklı videosunda insan ve hayvanın birbirine geçtiği, melez bir karakter sunuyor. Videoda Japonya’da boş bir restoranda maskeli bir karakterin hareketlerini izliyoruz. Bu yarı hayvan, yarı genç kız görünümündeki karakter farklı hızlarda ilerleyerek etrafındaki hayvanlarla ve nesnelerle ilişki kuruyor. Videonun sonuna doğru bu karakterin bir makak olduğunu anlıyoruz: oldukça sosyal olduğu bilinen, insandan sonra en yaygın primat türü. Hayvanlarla kurduğumuz iletişim ve bağa odaklanan bir başka iş ise Amalia Pica’nın Yerkish adlı yerleştirmesi. Yerkish, bilim insanlarının maymunlar ve şempanzelerle iletişim sağlamak için geliştirdikleri, sembollerden oluşan bir dil. Primatların Yerkish öğrenme becerileri, dil ve iletişim konusunda insanlarla ortak becerileri olabileceğine işaret ediyor.

16. İstanbul Bienali kapsamında sergilenen Jonathas de Andrade’ın O Peixe [Balık] başlıklı videosunda bir balıkçı önce oldukça büyük bir balığı avlıyor, ardından ona sarılıp nefesinin kesilmesini, can vermesini bekliyor. Balığa şefkat göstermekle onu boğarak öldürmek arasındaki çok ince çizgide dolaşan anlatım, şefkat ve şiddetin, hayvan ve insanın, yaşam ve ölümün aslında iç içe geçebilecek kadar yakın olduklarını etkileyici bir şekilde hatırlatıyor. Sanatçılar Kroot Juurak ve Alex Bailey ise hayvanların perspektifinden dünyayı deneyimlemeye iyi bir örnek olabilecek projeleri Performances for Pets [Evcil Hayvanlar için Performanslar] kapsamında, kedi ve köpek gibi evcil hayvanlara özel performanslar düzenliyor. Sahipleriyle işbirliği yaparak hayvanlarının nelerden hoşlandığını öğrenen sanatçılar, bu projeyle evcil hayvanların tanınmayan emeklerini görünür kılmayı hedefliyor.

Farklı türlerin beraber yaşam pratiklerini şiirsel bir dille anlatan Daniel Steegmann Mangrané’nin Fog Dog [Sis Köpeği] (2019-2020) adlı videosu, Bangladeş’te bir okulda yaşayan bir grup sokak köpeğinin günlerini ve gecelerini okulda nasıl geçirdiğine odaklanıyor. Çevresiyle uyumlu tasarlanmış bir yapı olarak öne çıkan ve mimar Muzharul Islam tarafından tasarlanan okul binası, zaman içinde köpeklerin insanlarla bir arada uyum içinde yaşadığı bir alana dönüşüyor. Okul ve çevresinde olanları zaman zaman köpeklerin perspektifinden, zaman zaman insanlarla kurdukları ilişkilere odaklanarak izliyoruz.

Sanatçı Korakrit Arunanondchai ise ritüellerin insan ve hayvanlar arasında empati geliştirebileceğine inanıyor. Arunanondchai, işlerinin temelinde empatinin yer aldığını, yalnızca insanlar arasında değil, insan ve insan olmayan diğer varlıklar arasındaki empatinin nasıl geliştirildiğini ve müzakere edildiğini Ayahuasca aracılığıyla deneyimlediği güçlü ritüelin işlerini büyük ölçüde etkilemiş olduğundan bahsediyor.[3] Empatinin mevcudiyetle birebir bağlantılı olduğunu ve tüm bedenlerin birlikte bir deneyimden geçtiği ritüeller aracılığıyla normal hayatın dışına çıkarak empatik bir ana tanıklık edebileceğimizi ve bu anın asla yeniden yaratılamayacağını savunuyor. Painting with history in a room filled with people with funny name[Komik isimli insanlarla dolu bir odada tarih ile resim yapmak 3] başlıklı videosu, ritüellerden beslenen kolektif empatiye odaklanıyor ve hayvanlarla kurulan ilişkileri daha samimi bir perspektiften ele alıyor.

Güncel sanatın sık sık denediği gibi, “diğer” hayvanlardan biri, “diğer” yaşam formlarından biri olabilir miyiz? Tam anlamıyla, dünyayı diğer hayvanlarla paylaşan bir hayvana dönüşebilir miyiz? Kolonyalist tarihi, feminist mücadeleyi, iklim krizini hayvanlarla kurduğumuz ilişkiler üzerinden anlatabilir miyiz? Farklı türler arasında dayanışmalara odaklanarak çevremizle daha uyumlu bir yaşam kurgulamamız mümkünse, belki de bir kanguruya dönüşmeyi denemek iyi bir başlangıç olabilir.

Edebi bir özlemle uzaklara bakıyor Kanguru hâlâ…
Dolu, dopdolu gözler bunlar,
Varoluşun kıyısında asırlardır kayıp olan
Avustralyalı siyah bir oğlanın derin, pırıltılı, dopdolu gözleri gibi![4]


[1] Sanatçı Annika Larsson’un Becoming Animal [Hayvana Dönüşmek] (2012) başlıklı yapıtından bir bölümün İngilizce orijinalinden çevirisi.
[2] Küratör Filipa Ramos’un BALTIC Centre for Contemporary Art’ta gerçekleştirdiği Animalesque başlıklı sergi üzerine yapılan video röportajdan.
[3] Martha Kirszenbaum’un sanatçı Korakrit Arunanondchai ile gerçekleştirdiği, BOMB Magazine’in Ağustos 2019 sayısında yayımlanan röportajından.
[4] H. Lawrence, İnsanlar ve Öteki Yaratıklar: Seçme Şiirler, çev. Aytek Sever, (İşaret Ateşi, 2018), s. 166.

Nº2 Empati Sayısını Okumaya Devam Et