HİKÂYELERLE DÜŞÜNMEK NEDEN TEHLİKELİ, NEDEN VAZGEÇİLMEZ?

Kolaj: Ece Cangüden

“Pek çok farklı milliyetçiliğin tornadan çıkmış gibi olması, basitliğin ikna ediciliğinin bir delili olsa gerek. Böylelikle dünyanın gidişatı, kolayca açıklanan bir hüviyete kavuşuyor. Bu kalıplar karşısında karmaşanın hakkını vermek, olayların birden çok yönü olabileceğini göstermek çaba, zaman ve empati gerektiriyor.”

Yazı: Sezai Ozan Zeybek | 18 Ağustos 2020

Hikâyelerle düşünüyoruz. Hikâyelerle hissediyoruz. Hikâyeleri kullanarak karmaşık olayları yerli yerine oturtuyor, anlam devşiriyoruz. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği birbirine hikâyelerle bağlıyoruz.

Üstelik bunu kadim zamanlardan beri yapıyoruz. Homo Sapiens’in belki de en ayırt edici özelliği, “ya şöyle olsaydı” temalı alternatif kurgular oluşturabilmesi. Gerçekler ve olabilecek olanların yan yana geldiği, hayallerin olgulara karıştığı, var olmayanların yaşama aktığı bir sürü başka olasılığı birbirimize anlatıp duruyoruz. Tarih bilimi bile, olanı (Lat: res gestae) ve olduğu söyleneni (rerum gestarum) birbirinden tertemiz ayırabilmiş değil. Yalanın, masalın, hakikatlerin, hayalin, idealin birbirine karışabildiği muazzam bir dünya var karşımızda.

Ancak bu, “her şey uydurma” anlamına gelmiyor. Tüm toplumlar hakikati kurgudan, kanıtı dedikodudan ayıracak usûller, kurumlar geliştirmiş. Mahkemeler, üniversiteler, gazeteler belki ilk akla gelenler. Hakikati söküp almaya (yahut yeri geldiğinde eğip bükmeye) yarayan sorgu odaları, işkencehaneler, klinikler de benzer bir ihtiyacın tezahürleri aslında.[1] Dilimizdeki -miş’li geçmiş ve -di’li geçmiş arasındaki o ince ayrımın asıl hikmeti bu değil mi?

Hikâyeler o yüzden hem çok güçlü hem de tehlikeli araçlar. Nobel ödüllü ekonomist ve psikolog Daniel Kahneman, insanların bilişsel melekelerini incelediği kitabında şöyle diyor: “Eğer bir mevzunun çok fazla bileşeni varsa, kavramak çaba gerektiriyorsa, çoğumuz yarı yolda soluksuz kalıyor, takip etmeyi bırakıyor. Buna mukabil aşina figürlere ve klişelere dayanan sonu belli hikâye kalıpları daha kolay hazmediliyor.”

Popülist siyasetçiler, ideologlar ve komplo teorisyenleri bunu çok iyi biliyor olsa gerek. Dünyanın her yerinde ırkçı, ayrımcı, kıskançlıkla ve yersiz kibirle yoğrulmuş basit hikâye kalıplarının ne kadar baskın olabileceğine tanık oluyoruz. Örneğin pek çok farklı milliyetçiliğin tornadan çıkmış gibi olması, basitliğin ikna ediciliğinin bir delili olsa gerek: “Biz eşsiz bir milletiz, geçmişte büyük başarılarımız var, sonra bir çöküş yaşandı, iç dış düşmanlar bizi böldü, padişahlar delirdi, sonra yeniden dirildik, ama tehlike geçmiş değil…” İyi-kötü ayrımı net, verilen mesaj açık. Keza komplo teorilerinde de tüm olayların arkasından iki-üç fail çıkıyor. Böylelikle dünyanın gidişatı, kolayca açıklanan bir hüviyete kavuşuyor. Bu kalıplar karşısında karmaşanın hakkını vermek, olayların birden çok yönü olabileceğini göstermek çaba, zaman ve empati gerektiriyor. Üstelik kullanılmayan kasların küçülmesi gibi, sürekli kolaya kaçıldığında analitik melekeler zamanla zayıflayabiliyor. Klişeler, verili zıtlıklar ve hazır cevaplar galebe çalıyor.

Ancak bu, tüm basit hikâyeler arızalıdır demek anlamına gelmiyor. İnsanlık bilincinin hafızası tekrar tekrar kullanılmış, zamana direnmiş basit hikâyelerde saklı. Örneğin meşhur Gılgamış Destanı ile Dr. No isimli film, aralarındaki dört bin yıla rağmen çok benzer hikâye örgülerine sahip. Dünyanın diğer ucundaki karanlık bir mağarada bir canavar var (Humbaba ve Dr. No). Kahramanımız (Gılgamış ve James Bond) birtakım sihirli araçlarla, teknolojik aygıtlarla ona meydan okuyor. Kaybedecek gibi oluyor, ancak sonra insanüstü bir çaba, şans ve yanındaki aletlerin yardımıyla dünyayı kötülükten kurtarıyor. Harry Potter’dan Star Wars’a, kovboy filmlerinden Anadolu masallarına uzanan geniş bir hatta karşımıza çıkan, sonunu daha baştan bildiğimiz, yine de dinlemekten kendimizi alıkoyamadığımız bir kalıp bu. Klişe ama vazgeçilmez….

Bunun gibi başka kalıplar da var. Sıradan hayatı olan bir insanın özel yetenekleri yahut gizli kalmış nitelikleri sayesinde fark edilmesi, öne çıkması: Külkedisi, Çirkin Ördek, Pretty Woman, Rocky I… Yahut kahramanın bir anda hiç bilinmedik, hayret uyandıran, korkutan, acayip bir dünyaya adım atması; tüm kuralların ters yüz olması; normalin anormale dönüşmesi: Sinbad; Güliver; Odysseus; Alice Harikalar Diyarında; Avatar; vahşilerden, yamyamlardan, tuhaf geleneklerden bahseden hemen hemen tüm kolonyalist külliyat…

Bu sonuncusu sadece kitaplarda kalmamış üstelik. Amerika kıtasını, onu (güya) keşfeden Kolomb’un ismiyle değil, başkasının ismiyle anmamızın sebebi, Amerigo Vespucci’nin o dönemin beklentilerine karşılık veren temel hikâye kurgularındaki mahareti. Vespucci’nin ballandıra ballandıra anlattığı kızlarını-eşlerini hediye eden yerliler, 150 yıl yaşayan ve hasta olmayan insanlar, yamyamlar ve anlattığı bir dolu “acayip” hikâye o kadar meşhur oluyor ki, haritalarda buraları “Amerigo’nun Ülkesi” diye geçmeye başlıyor. Adamın sömürgeci fantazileri, ismini bâki kılıyor. İnsanın aklına şu soru takılıyor: Heykelleri yıkmanın bir sonraki adımı, tüm kıtanın ismini değiştirmek olabilir mi?

Bugün çevre sorunlarını bile en eski türlerden biri olan trajedi formu içinde yoğuruyoruz. Merkezde insanın tatminsizliği, idrak eksiği var. Sürekli daha fazlasını istiyor. Bu sayede olağanüstü makineler icat ediyor, dünyadaki tüm varlıkları kendi hizmetine sokuyor. Ancak başta başarı sağlar gibi gözükse de hırsları onu adım adım felakete sürüklüyor. Ekonomiyi büyütme, daha fazla eşya üretme ve tüketme hırsı, dünyanın gün gün uçlarından eksilmesine sebep oluyor. Goethe’nin Faust’unu şimdi bir de bu gözle okuyun, benzerliği göreceksiniz.

Dünyanın şimdisini tasvir eden dolaşımdaki pek çok trajedinin yanında, gelecekle ilgili umutlu hikâyeler de var. Onlar da yine eskinin yeni sürümleri… Örneğin tek tanrılı dinlere göre Adem ve Havva, işledikleri günah sebebiyle cennetten kovuluyor, dünyaya gönderiliyor. Bu aynı zamanda iyiyi ve kötüyü ayırt etmeleri, yaptıkları eylemlerin sorumluluğunu taşımaları, büyümeleri anlamına geliyor. Çok çalışarak, dünyayı cennete çevirerek ve ahlâklı hayatlar sürerek Tanrı’nın rahmetini yeniden kazanacakları vaat ediliyor. Keza bugün de kurtuluş için, yaptığımıza aymamızı, doğayla barışık mütevazı hayatlar kurmamızı, kendimizi düzeltmemizi öğütleyen pek çok siyasî reçete bulunuyor. Düşüş, ayılma, ipleri eline alma…

Hikâyeler kendi başlarına doğru ya da yanlış değil. İçinin nasıl doldurulduğu önemli. Ancak şurası kesin ki şimdiden sonraya doğru atacağımız adımlar daha iyi hikâyelere muhtaç. [1]


[1] Bu mekanizmaları Bülent Somay, The End of Truth as We Know It isimli yazısında anıyor.

Nº1 Şimdi ve Sonrası Sayısını Okumaya Devam Et