×

İNSANA VE ÖTESİNE DAİR: MÜSTAKBEL SUÇLAR

Röportaj: Mina Aslan

Cronenberg’in yeni filminden yola çıkarak 79 yaşındaki veteran yönetmenin uzun metraj body horror filmlerini tek tek ziyaret ettiğimiz daha uzun soluklu bir yazı yazma niyetiyle başladım bu makaleye. Yazmaya başladıktan sonra hayatımda meydana gelen bazı iğrenç gelişmelerin de etkisiyle yazı aldı başını biraz başka yerlere gitti. Ben de bu temaya ucundan kenarından bağlanan dağınıklığı kucaklamaya karar verdim, bence Cronenberg beni içine zerk ettiği bilinç akışını severdi. Umarım siz de seversiniz.

 

Kendisini A History of Violence, Eastern Promises gibi mafya filmleri ve Scanners, Videodrome, eXistenZ, The Fly ve Crash gibi body horror, bilim kurgu ve psikolojik gerilim üçgenindeki filmleriyle tanıdığımız David Cronenberg, bu yıl Crimes of the Future adlı uzun metrajıyla sahalara dönerek kendisini meşhur eden unsurları tekrar ziyaret etmiş. Viggo Mortensen, Lea Seydoux ve Kristen Stewart’ı içeren kadrosuyla Crimes of the Future, Türkçe adıyla Müstakbel Suçlar yönetmenin 8 yıllık aradan sonra çektiği ilk uzun metraj olmakla birlikte bu janrdaki diğer klasikleri gibi posthümanizm, transhümanizm ve postyapısalcılık temaları ekseninde dönüyor. 1970’te çektiği bir kısa filmle aynı ismi paylaşan Müstakbel Suçlar’ın kısa film ile ismi dışında pek bir ilgisi yok, senaryosu ise 20 yıl evvel Painkillers başlığı altında yazıp prodüksiyon evresinde bıraktığı bambaşka bir hikaye. Yönetmen 20 yıl sonra projeyi yapımcısının da ısrarlarıyla raftan indirdiğinde bu isimle çok fazla film ve kitap çıktığını fark ediyor, ve halihazırda başka bir kısa filminde kullandığı bir ismi kullanmakta kanaat kılıyor.

 

 

Cronenbergian diyebileceğimiz pek çok öğeyi bir araya getiren film, bir bakıma da yönetmenin kendi külliyatına ve bu külliyatın yarattığı felsefi tartışmalara retrospektif bir geri bakış ve aleni bir düzen eleştirisi niteliğinde; İnsanoğlu, sıfırı tükettiği distopik bir gelecekte ürettiği plastiği yemeye doğru evrimsel adaptasyon gerçekleştirmeye başlıyor. Tüketim kültürü ile birlikte arka plana itilip önemini yitiren işlevsellik, yeni ve değişik olana yer açmak için ıskartaya çıkartılıyor; vücutlarımızda işlev sahibi olmayan yeni organlar tümör gibi büyüyüp bizi içeriden boğuyor. Acı hissetme yetisi ortadan kalkmaya başlayınca mütilasyon yeni bir fetiş haline geliyor. Bu distopik dünyada içinde yeni organlar büyüyen performans sanatçısı Saul, eski travma cerrahı partneri Caprice ile birlikte bu organları aldırdığı canlı performanslar sergiliyor. Aslında kulağa ne kadar kaçık gelse de Cronenberg’in zihninden çıkma bir fantezi değil bu, filmin ilham kaynağı gerçek bir performans sanatçısı. Posthümanist tartışmalarda ismi çokça anılan Fransız performans sanatçısı ORLAN’dan ilhamla yazılan filmde, Carnal Art kavramı merkezde konuşlanıyor. Etsel ve şehvetle ilintili anlamına gelen ve ORLAN tarafından başlatılan Carnal Art akımı, vücudu modifiye etmeye dayanan, acı ve katarsisi merkezine alan Body Art akımından anestezi ile ayrılıyor. ORLAN, 90’ların başında lokal anestezi altında bir seri estetik ameliyatla, yüzünü şekilden şekile sokuyor. Plastik cerrahiyi güzelleşme veya medikal ihtiyaçlar dışında kullanan ilk sanatçı olan ORLAN, Mona Lisa’ya benzemek için şakaklarına elmacık implantları yerleştirtiyor, ağzını François Boucher’in Europa’sına, çenesini Botticelli’nin Venüs’üne benzetmek için bıçak altına yatıyor. Performansın bir parçası olarak uydu bağlantısıyla bu anları yayınlıyor ve ameliyathaneyi bir stüdyoya çeviriyor. ORLAN, yönetmenin filmlerinde efektlerle yarattığı grotesk ve abject gösteriyi, canlı yayında kendi bedeni üzerinde gerçekleştiriyor. Şuuru açıkken yüzünü canlı yayında adeta yüzdürüp geri taktıran sanatçı hâliyle Cronenberg’in dikkatini çekiyor. 2002’de çıkarttığı filmi Spider’ın ardından Cronenberg, ORLAN’ın biyografisi olacak bir film yazmak için kolları sıvıyor. Başrol için Nicholas Cage ile anlaşıyor. ORLAN’ın da rol alacağı film, yönetmenin projeye dair tereddütleriyle rafa kalkıyor. Günümüzde bu hikayenin çok daha mânidar olacağını düşünen Robert Lantos, Cronenberg’i senaryoyu tekrar değerlendirmeye ikna ediyor ve ortaya karşımızdaki film çıkıyor. Cronenberg’in, günümüzde daha da gerçekçi gelen bu yakın gelecek tasvirine 20 yıl önce imza atmış olması ise etkileyici.

 

 

‘‘Kafamızdaki düzeni çevremize empoze etme ihtiyacımızdan olsa gerek, kendimizi nisbeten sebatlı ve sağlam biliriz. Ama ben bir insana baktığım zaman organik, kimyasal ve elektronik bir kaos girdabı, geçicilik ve dengesizlik, parıltılı bir değişme ve dönüşme potansiyeli görüyorum.’’

 

Cronenberg başından beri cüretkarlığa meyilli bir yönetmen. J.G. Ballard’ın aynı isimli romanından uyarladığı Crash, hâlâ toplumsal infiale sebep olan filmler ele alınırken konuşulan bir vaka. Film, araba kazası geçirdikten sonra araba kazalarına yönelik fetiş geliştiren bir çiftin bir tür yeraltı fetiş kültüne girişini ve orada yaşadıkları erotik maceraları konu ediniyor. Marazi ve grotesk görülenin bir fetiş, arzu nesnesi haline geldiği filmin Cannes gösteriminde jüri üyesi Francis Ford Coppola’nın filmin içeriğini görünce isyan etmesiyle başlayan curcuna, Evening Standard ve Daily Mail editörlerinin Crash’e karşı bir yıl süren bir medya savaşı başlatmasıyla arşa çıkıyor. Film hakkında sadece İngiltere’de 400 basın açıklaması yapılıyor, sansürün yüzü sayılan muhafazakar aktivist Mary Whitehouse dahi tartışmalara dahil oluyor. Film Sınırlandırma Kurulu üyeleri üzerinde filme sansür kararı çıkartmalarına yönelik baskı oluşturmak için muhafazakar gazeteler özel hayatlarını gazetelere döküyor. Bir noktada filmin insanları suça sevk edip etmeyeceğine dair otomobil kulüplerinden dahi uzman görüşü alınıyor. Büyük Sony boykotları ve yarattığı ayaklanmaya rağmen Crash bir şekilde yayında kalmayı başarıyor, bu da sinemada özgür ifade adına bir zafer olarak anılıyor. Saul ve Caprice’in performanslardan ve mütilasyondan aldıkları cinsel zevk, bize Crash’teki James ve Helen’ı anımsatıyor. Ameliyatları yapmak için kullandıkları ‘sark ünitesi’, Saul’un içinde uyuduğu ‘orkide yatak’ ve yemek yerken sancılarını dindirmesi  için oturduğu ‘kahvaltı sandalyesi’ ise iç kaldırıcı seviyede antropomorfik formlarıyla akla eXistenZ’deki game pod’ları getiriyor.

 

Body horror dediğimiz janrın estetiğinin inşasında büyük katkısı bulunan Cronenberg sinemasının temasal altyapısında “abject” denen kavram yatıyor. Bulgar filozof Julia Kristeva’nın Georges Bataille’ın formsuz kavramından yola çıkarak öne attığı, sadece bedenimizin değil ontolojimizin de sınırlarını bulandıran bu abject; türkçeye anlam kaybı yaşamadan çevirmesi zorlu bir kavram. Aslında kabaca “iğrenç, iğrenti uyandıran” anlamını taşısa da burada bahsettiğimiz kavram olan abject, yani büyük harfle İğrenç, insanın kendine ve gerçekliğine dair algısını bozguna uğratan, insana kendi faniliğini, ve daha da kötüsü acizliğini anımsatan; özne-nesne, içerideki-dışarıdaki, özlük-öteki arasındaki sınırı bulandıran anlamını taşıyor. Abject’e sunabileceğimiz birincil örnek ceset, çünkü ceset bize kendi ölümlülüğümüzü anımsatıyor. Açık bir yara, irin, dışkı, lağım, mükemmelliğini ve bütünlüğünü yitirmiş bir beden; bunların hepsi gözümüzü kaçırdığımız gerçekliğin dehşetini beraberinde getiren şeyler, çünkü insan olmaya dair kanıksanmış varsayımları, doğanın zapturapta alındığı sanrısını ve gerçekliğin tahayyül edilebilir olduğuna dair kartezyen varsayımları yırtıp atıyorlar. İçimize, yani beden dediğimiz bütüne ait şeyler dışarı atıldıkları an İğrenç oluyorlar. Vücut salgıları, kafamızdan kopup banyo giderinde yumaklaşan saçlar İğrenç. Kestiğimiz tırnaklarımız, vücudumuzdan ayrıldıkları an İğrençleşiyorlar. Bizi hayatta tutan bedensel fonksiyonları gayet tabii yadsıyabiliriz, ama dışarı çıkıp görünür hale geldikleri zaman, bu İğrençtir. İğrenç olan şey bizi, dil ve kültür üzerine kurulu olguları anlamlandırdığımız yerden çekip, düzen ve içkin bir anlamın olmadığı gerçekliğe sürükler. Tıp okuyan bir arkadaşım bir gün bana “her şeyin bir şekilde yolunda gideceğini varsayıyoruz ama en ufak patojenlerden, bir haşerenin ısırığından veya bozuk bir besinden kapılabilecek ölümcül hastalıkları göz önünde bulundurursak bana işlerin yolunda gitmeme olasılığını çok daha büyük gibi geliyor” mealinde bir şeyler demişti. Sonraki üç gün yastığımda yürüyen, gözüme bile görünmeyen maytları, cildimde gezindiklerini, porlarıma girdiklerini düşünmüştüm. Abject biraz da bu işte…

 

 

Cronenberg’e geldiğimizde ise Brecken denen çocuğun -annesinin hitabıyla yaratığın- ağzından dökülen yoğun beyaz salya, The Fly’da yavaş yavaş sineğe evrilen bilim adamının cildini delerek çıkan uzuvlar, Scanners’da yavaş çekimde karpuz gibi patlayan kafalar, Crash’te araba kazası fetişi geliştiren ve engelli kalan bedenlerin cinselliği, eXistenZ’de dedektörden geçebilmesi için kemik, diş ve diğer organik materyallerden yapılan silah, kıkırdak dokuyu ve benzeri organik formları andıran teknolojik kumandalar ve Crimes of the Future’daki antropomorfik mobilyalar… Hepsi, kelimenin tam anlamıyla İğrenç. Çünkü bedenimizin içiyle dışı arasındaki sınırları bulandırıyorlar, ya da bize gözümüzü kaçırdığımız kırılgan gerçekliğimizi hatırlatıyorlar.

 

 

VÜCUT, HAKİKATTİR.

 

Filmde Saul ve Caprice provokatif performanslarını sergilerken arkalarındaki ekranlarda bu motto yazıyor. ”Vücut, hakikattir”: tabiatı gereği sınırlayıcıdır, bu da bertaraf edilmesi arzusunun temelini oluşturur. Bilinci sibernetik bir organizmaya yükleyip insan vücudunun sınırlarını aşmak, bilim kurgunun -ve transhümanist düşüncenin- kalbinde yatar. Bu filmi çektiği noktada, Cronenberg de kendini biyonik bir canlı olarak tanımlıyor, çünkü kulağında işitme cihazı denen minik bilgisayarlar, gözlerinde de plastik lensler var. Katarakt ameliyatının ve işitme cihazının yaşadığı gerçekliği ne denli değiştirdiğini deneyimleyen yönetmen, dünyaya artık 50 yıldır film çevirdiği gözlerle değil, başka gözlerle baktığını söylüyor. Bir şeyler kesinlikle değişmiş gibi duruyor; şimdiye dek çektiği body horror filmlerinin neredeyse tümünde insanların kibir ve hırslarından doğan başkalaşma veya bedenin sınırlarını aşma girişimleri ibretlik sonlarla cezalandırılırdı. Müstakbel Suçlar’da ise dünyanın geldiği, ya da bizim elimizle getirildiği vaziyette yaşama devam edeceksek başkalaşıma müsade eğmenin tek çaremiz olabileceği ihtimali vurgulanıyor. Buradaki başkalaşım tabiata meydan okumanın değil, karşısında boyun eğmenin başkalaşımı olarak önceki filmlerinden ayrılıyor, ve bir bağlamda mazur görülüyor. Yönetmen önceki filmlerini andıran estetik ve tematik devamlılıklar sunsa da, nihayetinde farklı bir perspektif getiriyor. Cronenberg’in iğrenç filmi Müstakbel Suçları’ı MUBI‘de izleyebilirsiniz. 

#komünitecalling Sayısını Okumaya Devam Et