×

NİLİPEK. NASIL NİLİPEK. OLDU?

Röportaj: Mina Aslan

Fotoğraf: Can Görkem

calling Pop-upxDane’de bize ağaçlar altında masalsı bir konser deneyimi yaşatan Nilipek.’le müzik kariyerinin başlangıcından, yaratıcılık bilenince başvurduğu çözümlerden ve alternatif müzik sektöründen konuştuk. Bir de Gökova’nın ruhunu en çok hissedebildiğimiz Azmak Nehri’nin buz gibi sularında bu fotoğrafları çektik. Daha ne isteriz…

 

Vazgeçtim’i taze taze dinledim bugün. Tam böyle yaz bunalımlarını taçlandıracak fıstık gibi bir şarkı olmuş. Senin de aslında sound olarak çeşitliliğini tekrar sergilediğin bir single olmuş Mektuplar’da yaptığın gibi. Ellerinize sağlık diyerek başlamak istiyorum. 

Teşekkür ederim.

 

Bir süredir Stüdyo Kamp video günceni izliyorum Tik Tok’tan. Mutfakta neler pişiyor onu bayağı merak ettim. Ufukta yeni bir albüm mü var? 

Mektuplar için o kadar belirli süreler içinde planlı, programlı, uğraşmalı çalıştık ki açıkçası şu an hiç öyle bir şey yapmak istemiyorum. O yüzden de şöyle bir albüm var ve onun üzerine çalışıyoruz gibi bir şey demiyorum. Onun yerine bazı şarkılarım var ve o şarkıları şu anki ruh halime göre nasıl düzenleyebilirim gibi bir şiarla stüdyoya giriyorum. Bir de şey var, hakikaten bir yere kapanıp izole olmadan çok çalışamıyorum. Blok zamanları tamamen bir şeye feda etmem, hibe etmem gerekiyor. O olmadan da şarkı çıkıyor ama çıktığı kadar çıkıyor diyeyim. Bu sefer ben aslında bir on gün kapanmayı planlıyordum ama araya konser girdi, sonra araya kayıt girdi… Öyle olunca beş gün kapanabildim stüdyoya. Üç tane yaptığım şarkı vardı, onların düzenleme taslaklarını çıkardım gibi oldu, iki tane de pilot kaydettim yine var olan şarkılardan. Bakalım böyle böyle belki yirmi sene içerisinde bir albüm yaparım. 

 

 

Ben bekliyor olacağım. Biraz mazilere sarıp bu sıkıcı “Nasıl başladı?” sorularından sormak istiyorum. Yakın zamana kadar eskiden adını sıkça duyduğumuz 7 Pink Floydlar ve 2 Prenses tribute grubunda olduğunu bilmiyordum. Yani grubu duyuyordum ama onların arasında olduğunu hiç fark etmemiştim. İlk grubun muydu, nereden geldin geçtin de tanıdığımız Nilipek. oldun?

Grupta çalınabilecek enstrümanlar çalabildiğim noktadan itibaren hep bir grubum vardı, bu da bas gitara denk geliyor. Ondan öncesinde de işte keman falan çalarken hep illa ki okul etkinliklerinde, gösterilerinde bir şeyler çalıyordum ya da bir şarkı söylüyordum ama grup müziği başka bir şey yani. Böyle giriyorsun ve grup olarak müzik yapıyorsun meselesi lisede bas gitarla başladı, bas gitar ve geri vokalle. Ondan sonra üniversitede farklı gruplarla devam etti, buna 7 Pink Floydlar da dahil. Lemur diye bir grubumuz vardı, çoğunlukla bir arkadaşımın bestelerini çalıyorduk, arada benim yazdığım şeyler de oluyordu. Karton diye bir grubumuz vardı, sadece çizgi film müzikleri çalıyorduk. Böyle yani, grup müziği meselesi öyle başladı. 7 Pink Floydlar zaten çok uzun süre devam etti, herhalde 2014’e kadar falan devam etmiştir. Onun dışında da işte çeşitli gruplarda çeşitli roller; geri vokal, bas gitar… Şu an çoğu dağılmış olan bazı gruplarda bas gitar çaldım. Öyle öyle devam etti. 2015’ten itibaren artık tamamen kendi müziğimi yapacağım ve bu müzikle ilgileneceğim dedim. Biraz sıkıcı bir şey sadece kendi müziğini yapmak. İş birliği yapmak daha güzel. “Ona da salça olayım, buna da salça olayım” falan çok daha insanı besliyor ama işte böyle oldu, böyle süregeldi şu ana kadar. 

 

Bir röportajında Kral Yolu’nu yürümeyi çok istediğini söylemişsin. Yürüyebildin mi? 

Hayır, yürümedim. Böyle şeyleri tek başıma yapmaya cesaretim pek olmuyor. Yani normalde tek başına zaman geçirmeyi seviyorum ama Kral Yolu çok büyük cesaret gerektiren bir şey benim için. Bir de ona bir zaman ayırmam gerekiyor hani 15 gün, 1 ay belki, böyle hakkını vere vere yürümek için. O zamanı ayıramadım, o zamanı ayıracağım bi suç ortağım da yok. Yani eşim var ama eşimin de aynı zamanı aynı zaman diliminde ayırması lazım. Genelde o ayırabildiğimiz zamanları gebeşliğe ayırdığımız için henüz Kral Yolu’nu yürüyemedim, hayır. 

 

Kolundaki dövme Mektuplar’ın albüm kapağındaki motif galiba. Kendin mi tasarladın? 

Evet, bu Babil’in Asma Bahçeleri’nin görsellerinden devşirdiğim ve bizim albüm kapağında da olan bir asma motifi ama aslında asma bahçelerin anlamı o asma değilmiş, taraça taraça olmasıymış yani üzüm değilmiş oradaki asma. Ama yine de onu anlatabilmek için ikon gibi koyabileceğim en uygun görsel buydu; o yüzden bunu koymuştum. İbrahim de sonuçta oraya bir gönderme olduğu için onu da albüm kapağına taşımak istedim.

 

 

 

Dövme de yapıyor musun? Galiba bir ara Can’a yapmışsın bir tane.

Üç senedir falan yapmıyorum. Benim ortağım dövmeciydi, stüdyo ortağım. Stüdyodan ayrıldıktan sonra aslında bir daha yapmadım diyebilirim. Benim dövme makinem falan da onda hâlâ; hani istesem gidip yapabilirim ama öyle bir vakit yok. Bir de araya zaman girince insan cesaret de edemiyor artık yapabilecek miyim tekrar diye, o yüzden… Çünkü deriyle çalışmak biraz sorumluluk, o sorumluluğu tekrar alabilmek biraz zor yani. 

 


Ciltlenmiş tezinle bir fotoğrafını gördüm Twitter’da, tebrik ederim. Türkiye alternatif müzik camiasındaki bu diğer üretim şekilleri hakkında yazmışsın. Sektörün tamamen dışından bakan biri olarak Türkiye’de alternatif müzik genel olarak çok küçük bir havuzu paylaşmakla sınanıyor gibi geliyor bana, işte imkan kaynak ve kitle bakımından. Dolayısıyla alternatifin ana akımı olsan bile hep bir DIY bir ruh var sanki. Sen ne düşünüyorsun? 

Şöyle aslında; ben tezimde birazcık DIY’ın ne olduğunu ve nelerin gerçekten DIY sayılabileceğini, nelerin sayılamayacağını tartıştım. Buna kendi pratiklerim de dahil yani, bazı şeyleri çok DIY saysak da bazı şeyler pseudo-DIY diyelim yani. Bence aslında alternatifin ana akımına geçtikçe birazcık havuz küçülüyor. Benim gözlemim şu: Alternatif olarak kalanların aslında kendi küçük havuzları, kendi pastaları var ve orada aslında çok daha heyecan verici bir şey dönüyor fakat alternatifin birazcık daha birkaç albüm yapan, artık belli bir dinleyici kitlesi olan, birazcık daha ana akımlaşmış isimleri arasında -rekabet var demeyeceğim ama- daha küçük bir pastayı; daha küçük bir festival payını mesela, daha küçük bir sahne payını paylaşmak gibi bir durum var. Çünkü bu isimlerin artık belli paralar kazanması gerekiyor ve bu isimlerden en çok kâr getirenler her zaman öne çıkıyor. Mekanlar da kapandığı için artık bu Covid yasaklarından, gece 12 yasaklarından, alkol zamlarından dolayı; oradaki pasta tabii ki sınırlamaya başlıyor ve ne festivallerin bir deney alanı kalıyor ne mekanların bir deney alanı kalıyor. Yani çok küçük rakamlar bile artık çıkarılamaz oluyor; o yüzden de ancak işte dediğim gibi çok daha garanti seyirci getiren, dinleyici kitlesi belli olan, eğlendiren -ya da üzen, bilmiyorum- ama hani izleyiciye o verdiği bilet parası karşılığını en iyi sağlayan kişiler o listeye giriyor etkinlik bazında. Ama tabii burada müzik sektörünü ayırmak lazım. Müzik sektörü aslında tek bir endüstri değil; müzik endüstrileri olarak tanımlanıyor artık akademik alanda da ve bu söylediğim şey canlı müzik, performans sanatları tarafında kalıyor. Tabii ki kayıtlı müzik endüstrisi çok daha farklı, orası çok daha rahat, çok daha fazla alan var ama bir yandan da tabii ki çok fazla yayın olduğu zaman ve algoritmalar sürekli değiştiği zaman bir sanatçının -hele ki sıfırdan başlayan bir sanatçının- kendini öne çıkarması çok daha zor oluyor. Çok daha kolaydı, artık çok daha zor. Yani sosyal medya olarak geçecek şeyler artık sosyal medya değil. Oradaki sosyalliği tek sabit kılan şey belki altına yorum yazılabiliyor ve altında muhabbet edilebiliyor olması, orada belki bir topluluk oluşabiliyor ve o topluluk kendi arasında bir diyalog yaratabiliyor vesaire ama onun dışında artık sosyallik diye bir şey kalmadı, bunların hepsi normal farklı kuralları olan ana akım medyalara dönüştü diyebilirim. 

 

 

 

 

 

Çok güzel orijinal işlere imza atmakla birlikte seni pamuk gibi sesinle yorumladığın coverlarınla da çok seviyoruz, “Bir Gün Beni Arzularsan Gel” de bunlardan biri. Banu Alkan’ın sevmediği bu klipten bahsedebilir miyiz biraz? Orada da bir DIY’lık var sanki. 

Biz “Bir Gün Beni Arzularsan Gel”in o versiyonunu çok sevdik, çok yükseldi o dönem ve bir klip düşünüyorduk, hatta o klibi de Selimiye’de çekeriz diye düşünüyorduk. İlk fikrimiz, Selimiye’de sonsuzluk havuzu olan bir otel var, orada çekeriz idi. İzin alırız ne olacak, kameraları kiralarız orada çekeriz dedik. Fakat ben böyle şeylerde bir şeyin parodisine, karikatürüne dönüşmekten çok çekiniyorum. Bir de hakikaten yani Banu Alkan’la dalga geçmek için yaptığım bir şey değil, şarkıyı çok sevdiğim için yapıyorum bunu. Öyle bir şeye dönüşmesinden çok korktum, direkt göndermeli bir şey yapmak istemedim. Ne yapabiliriz, ne yapabiliriz diye düşündüğümüz zaman o klibin yapımcılığını üstlenen Sedef, bir gün bize mutfaktan bir video gönderdi. Sıdık -o klipteki oyuncumuz, aynı zamanda Delice’nin aşçısı- o şekilde dans ediyor. O, onun normal hali, gündelik hali yani. O videoyu gönderdi ve dedi ki “Bunu bir klibe çevirsek, hani Bir Gün Beni Arzularsan Gel’in klibine çevirsek nasıl olur?” İşte böyle bir şeyi kim çeker, niye çeker, şunu çeker, şöyle yaparız, böyle yaparız, ışık işini nasıl çözeriz falan diye düşünüyoruz… Onun bir kamera arkası görüntüsü var mesela, sonuçta tek plan bir klip ve bir yandan hızlandırılmış bir şekilde o çocuk dans ederken bir yandan ben geri sayıyorum, geri saydığımız anda herkes saklandığı yerden çıkıp ışıkları açıyor, geri çıkıyor, çekim devam ediyor, sonra tekrar çıkıyorlar, ışıkları kapatıyorlar ve geri çıkıyorlar falan gibi bir koreografi. Biraz belli de oluyor belki, bilmiyorum ama yani gerçekten DIY’ın sınırlarını zorladığımız bir klipti. Gece 5’e kadar falan çekim yaptık, o çocuk bir de 8.30’ta kahvaltı hazırlamaya geri geldi mutfağa, öyle bir azimden bahsediyoruz. Ben çok seviyorum klibi ya bence şarkıda anlatmak istediğim ruh halini çok güzel anlatan bir şey; ama tabii tek plan olduğu için biraz insanların başı döndü sanırım. Bir de işte Banu Alkan biraz özensiz buldu, “Benimkini işte 35mm’ye bilmem kim çekmişti, işte benim klibim hâlâ konuşuluyor, bu ne biçim klip?” falan dedi. 

 

 

Tam bir diva, çok seviyoruz onu. Benim aslında bayağı hoşuma gitti. İzlerken de şeyi biraz aldım hani ‘bu klibi çekerken bayağı eğlenmişlerdir’, o kendini hissettiriyor. 

Ya bu klipte tabii ki çok eğlendik ama yani bir gün önce deneme çekimlerini yaparken ya da son testten birkaç take önce daha çok eğleniyorduk. Yani bu artık çünkü pilimizin bittiği an -zaten Sıdık’ın biraz suratından anlaşılıyor,  yani izleyicinin anlamayacağı ama benim anlayabileceğim bir şey hani o suratındaki bitiklik- bir yandan tabii ki o pancake’lerin tipi bozulmasın falan diye uğraşıyoruz çünkü sürekli aynı take yapılıyor falan… Yani tabii ki çok eğlendik, çok güzeldi, çok komikti ama “Tamam bu take oldu” dediğimiz noktada bir take daha alamayacak durumdaydık. 

 

Film müziği de yapmışsın Caner Özyurtlu’nun Biz Böyleyiz filmi için. Film müziği yapmak nasıl bir süreç? Çünkü kendi hislerine tercüman olmaktan başkasının hislerine tercüman olmaya geçmek çok büyük bir sıçrama gibi geliyor bana hep, bir de yaratıcı kontrol çizgileri de biraz bulanıklaşıyor; onu sormak istedim.

Bu konuda ben çok şaşırmıştım. Thom Yorke’un bir röportajını okumuştum, aslında sipariş üzerine müzik yapmanın onu ne kadar rahatlattığını söylemişti. Bunu şu an anlayabiliyorum çünkü aslında kendi duygularımdan bahsetmek ve kendi dünyasından bahsetmek her zaman bir tık daha gergin ve sorumluluk hissi uyandıran bir şey ama başka birinin hakkında konuşmak çok daha kolay. Başka birinin hakkında, ne bileyim duygu yaratmak falan çok daha kolay galiba. Ben tabii, o dönem o sorumluluğa birazcık odaklanmıştım. “Eyvah, işte yönetmen ne anlatmak istedi? Ben ona hizmet ediyor muyum gerçekten?” sorumluluğu beni çok germişti hakikaten ama bir yandan da çok keyifli bir şey tabii ki. Sonuçta o sahnenin modunu sen belirliyorsun, hatta bazı modlarını belirleyemiyorsun. Yönetmen diyor ki “ Burada bu duygu değil, ben başka bir duygu istiyorum” oradaki didişmelerin falan da çok değerli olduğunu düşünüyorum. Biz Caner’le az ama öz didiştik gerçekten o süreçte. Film dünyasındaki terminoloji ile müzik endüstrisi, yani kayıtlı müzikteki terminoloji bambaşka şeyler. Yani ben bir şey diyorum ama o başka bir şey anlıyor; o bir şey diyor ben başka bir şey anlıyorum. Haliyle bazen çakıştığımız anlar oldu bu yanlış anlaşılmalar yüzünden, bence en zor şey oydu. Ama dediğim gibi o didişmeler, bir görsele nasıl hizmet edeceğim üzerine düşünmek… Çünkü ben hep bir şarkıya hizmet etmeyi düşünüyordum, ortada bir şarkı olmayınca, yani sözlü bir şey olmayınca görüntüye hizmet etmen gerekiyor; bu da yeni bir şeydi. Bunu öğrenmek iyi geldi tabii ki. 

 

 

 

Evet, son sorum. Bu soruyu tamamen bencil sebeplerle, soracak bu kişiyi bulduğumu düşündüğüm için soruyorum. Hem akademiyi tatmışsın hem müzisyensin, o tıkanma hissine epey aşinasındır diye düşünüyorum. Nasıl başa çıkıyorsun o tıkanma anıyla? 

O tıkanma hali hemen bir korkuya dönüşüyor öncelikle. Yani bence bu az çok fikirsel bir şey üreten herkeste vardır yani. Bir noktada “Ben yazamayacak mıyım?” ya da “Ben artık şarkı yapamayacak mıyım?” korkusuna dönüşüyor hemen, o dönüşüm çok hızlı oluyor. Zaman geçtikçe bu kadar hızlı dönüşmesinin çok saçma olduğunu fark ettim çünkü iki günde bu korkuya geçemezsin yani. Üç yıl falan geçtiğinde “Ben herhalde bir daha şarkı yazamayacağım” demem lazım, hani sonuçta tweet atmıyoruz. Bir de yöntemler var şarkı yazmak üzerine. Ders çalışıyorum ben bazen. Hani ders çalışıyorum dediğim şarkı nasıl yapılır, formülleri neymiş falan gibi bir şey değil de, kendi kendime egzersizler yapıyorum. “Şöyle bir şarkı yazabilir miyim? Böyle bir şarkı yazabilir miyim?” gibi. Yürürken bir şeyler uydurmaya çalışıyorum tekerleme gibi. Bunların hiçbiri şarkıya dönüşmüyor bu arada, ama bunlar böyle hani kendi kendime kelimelerle yaptığım egzersizler; ki gerçekten şarkı yazmak istediğim zaman doğru kelimeleri yan yana koyabileyim, oradan bir ritmik ve melodik bir şey çıkarabileyim. Bunu yapabilmek için kelimelerle aramın çok iyi olması lazım. O yüzden o kelimelerle olan dostluğu hep taze tutmak lazım, kelimeleri bir arayıp sormak lazım onlar küsüyorlar çünkü. Şu anda öyle hissetmediğim için bunun çok büyük soğukkanlılıkla söylüyorum, tıkandığım hiçbir zaman böyle olmuyor ama ilk yapmam gereken şeyin durumu kabullenmek ve hani bir geri adım atıp bir süre bunu düşünmemek olduğunu artık biliyorum. Yani bir başarısızlık hissi, o tıkanma hissine kapılmak yerine  “Tamam, şu an böyle bir şey yaşıyorum. Ben bir dinleneyim.” diye birkaç gün bunun üzerine hiç düşünmemek, ondan sonra tekrar denemek iyi oluyor genelde. Dediğim gibi yani ben bir sürü egzersiz yapıyorum, siz bunların %1’ini birini falan duyuyorsunuz,  kötü de olsa egzersiz temposuna geri dönebilmek ve ortaya bir şeyler çıkartmak aslında “Ha, okey. Her şey yolunda. Şu an şarkı yazamıyorum ama bir noktada yazacağım.” diyebilmemi sağlıyor.

 

 

Çok teşekkür ederim. 

Ciddi cevaplar verdim özür dilerim. 

 

Yok yok, hayır bayağı hoşuma gitti. Teşekkür ederim vaktini ayırdığın için. 

Ben teşekkür ederim.



#komünitecalling Sayısını Okumaya Devam Et