SENİ ANLIYOR MUYUM BENİ ANLADIĞIN KADAR?

İllüstrasyon: Fatih Öztürk

“Her hamlemize karşılık başka bir hamle üretiyor, bizim onu tahmin etmemizi ve ondan hızlı davranmamızı bekliyordu. Sıkı bir sohbet içindeydik makinayla ve oyunlarla. Karşılıklı hamlelerimizi tahmin ediyor, birbirimizin adına düşünüyorduk. Birbirimizden çok şey öğreniyorduk.”

Yazı: Erdem Dilbaz | 27 Ekim 2020

Olacak iş değildi. Bir anda aklıma geldi bu soru. Ama öyle böyle değil, 30 yıl önce baktığım bir anlık boşluğun yeri dolmuştu. Misafir evinde, yuvarlak örme bir halının üstünde Özal dönemi ahşap ve koyu kahverengi barların, kitaplıkların, cam çerçevenin arasında; tüm bu renklerle uyumlu Atari 2600 benzeri bir konsol yer alıyordu. Karşımda; kasası o güzel 2600 gibi eğimli, size bakan tarafı ahşap, tuşları kıt kıt tırk diye inip çıkan elektronik sistemiyle tam bir devre vardı. İşin güzel yanı bu alet Atari görünümlü Sega oyunlarını da oynatıyordu. Devir kartuş devriydi ve her şeyin olduğu gibi oyunların da “çakması” üretiliyordu.

O zamanlar işin rengi değişmiş, bu ve benzerlerine yeni teknolojiler hızla adapte edilmişti. Adapte edilen yeni teknolojilerden biri de silahtı. Uzayi görünümlü, soğuk gri renkte, ileri fırlayan ince kaya katmanları gibi dinamik bir tasarıma kondurulmuş; kırmızı ya da turuncu gibi parlak renklerden minimal dikdörtgen alanlar yaratılarak grafikler yerleştirilmiş bu silah gerçekten muhteşem görünüyordu. Harika bir tasarıma sahipti.

Bu silahın ilk ve en çok oynanan oyunu ise Duck Hunt / Ördek Avı idi. Oyunun amacı; silahınızla ön plandaki çalılar arasından gökyüzüne çıkan ördekleri vurmak. Ne kadar çok vurursanız o kadar çok oynuyordunuz. Sanırım belli sayıda merminiz ve / ya süreniz olmalı ve bunları tüketmeden, yani vurdukça hak kazanarak ilerlemeye çalışıyordunuz. Büyülenmiştim. Çünkü ekrana bir silah doğrultarak oynamayı ilk kez görmüştüm. İlk kez kontrol cihazımızın 3 boyutlu uzayda serbestçe hareket edebildiğini farketmiştim. Benim hareketlerime uyumlu bir kullanıştı bu. O zamana kadar joystick ile 8 yatay doğrultuda hareketler yapabiliyordum. Yönler ve çaprazlardı sınırım.

Fakat bu alet öyle destursuz uyum sağlamıştı ki bana, resmen aleti kullanmam için araç koltuğuna oturtulmuş gibi hisettmiştim. Tabi bunları şimdi böyle anlatıyorum, o zaman sadece “oooooo – hoooooğğ – vooou – fuuuu” gibi sesler çıkartıyordum alet karşısında. Ve oyunu oynarken bir noktada ekrana o boş bakışı atmıştım. Oyun hala devam ediyor, ben konsantre bir şekilde tek tek ördekleri vuruyor ve düşünüyordum, dona kalmıştım o an aslında. Kimse farketmemişti dışarıdan.

Bir anda etraf sesinin kulaklarımdan içeri, devrilen bir dalga gibi dolmaya başladığını hatırlıyorum. İlgim dağılıp o duraksama anından çıkmış ve her şeyi doğal akışında yaşamaya devam etmiştim.

Makinaya gözlerimle girdiğim o an ne düşündüğümü yıllar sonra bulmuştum. Dona kalmıştım. O bir anlık boşluğu doldurmuş ve o kısa anda aklıma düşen tek soruyu sonunda sormuştum:

“Bir kutuya kabloyla bağlı olan bu alet nasıl oluyor da o mesafeden ekrandaki görüntünün yerini tespit edebiliyor da kuşları vuruyordu? Ve hatta vuramadığını nasıl anlıyordu? Sinyali mermi gibi gönderiyorduk da ekranda hangi noktaya tekabül ettiğini sistem nasıl algılıyordu?”

Aslında bu soru uzun yıllardır çalıştığım alanı da kapsayarak kendi kendime madalya törenime dönüyordu. Zira aradaki zamanda hep insan – makina ilişkisinde duygusal deneyimler üzerine çalışmaktaydım. Makinayla olan iletişimimizin belirli sınırları, bizim de o sınırları karşılayacak beceri ve beklentilerimiz vardı. Daha büyük beklentiye girmenin de manası yoktu, makinanın sınırları belliydi. Onun sınırları içinde, onun kurallarıyla oynayacaktık. Onun evindeydik.

Gene de bizim yaptığımız doğal hareketler onun zekasında bir karşılık buluyor, makina hızlıca düşünerek bir sonraki pozisyonunu alıyordu. Her hamlemize karşılık başka bir hamle üretiyor, bizim onu tahmin etmemizi ve ondan hızlı davranmamızı bekliyordu. Sıkı bir sohbet içindeydik makinayla ve oyunlarla. Karşılıklı hamlelerimizi tahmin ediyor, birbirimizin adına düşünüyorduk. Birbirimizden çok şey öğreniyorduk.

Makinalarla olan bu basit ilişkimiz zaman içinde karşılıklı faydaya dönüştü. Biz onları anlamaya ve programlamaya, onlar da bizim ihtiyaçlarımıza cevaplar vermeye başladı. Daha da detaylı cevaplar, daha da meraklı insanlar için. Birbirimize gerçek anlamda bağlandığımız WorldWideWeb ve dijital arşivleme taksonomilerindeki detaylı veri kökleriyle iyiden iyiye bilgi alışverişi halindeydik. Bilgileri birbirimizle paylaşıyor, makinalara da bildiklerimizi anlatıyor olduk.

Düşünüş biçimimiz her anlamda değişti. Farkında olmadan daha önce sahip olmadığımız yeteneklere sahip olduk. Yıllar önce hangi parçayı hangi gün dinlediğimizi sorsalardı mümkün değil hatırlayamazdık. Ya da önemli bir olayda kimlerin orada olduğunu geçtim, olayın ne zaman olduğunu bile tam söyleyemezdik sorulduğunda. Hala hatırlamıyoruz aslına bakarsak. anımsıyoruz. Zaman içinde harici harddisk’lerimiz oldu. Her şeyimiz için. Tüm anılarımızın ayrı ayrı durduğu platformlar var. Mekanik bir farkındalıktan içgüdüsel bir anımsamaya geçerek bedenimiz dışındaki bu hafızalarla iletişim halindeyiz.

Üstelik bu harici hafıza depolarımız kendi içinde bizim yerimize bilgilerimizi düzenlemekle kalmayıp, o bilgilerle ne yapabileceğini de düşünüyor. En güncel örneği Spotify’ın size beğenebileceğiniz parçaları önermesinden ciddiyetli bir uydu probleminin çözümüne kadar yüklenen her bilgiyi düşünüyorlar. Onları bu iş için tasarladık ve düşünme yetisi geliştirmelerinin önünü açtık. Bize her konuda yardımcı olabilecek, büyük ihtimalle bizden daha objektif düşünebilecek, insani yaklaşımları da işin içine katarak değerleri ortaya çıkaracak milyonlarca zekayla birlikte yaşıyoruz.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki makinalar bizi bizden çok düşünüyor. Bizi anlamaya da çabalıyorlar ve bizim onları çok da anlamamıza gerek yok. İşin hem güzel hem de adaletsiz hissettiren yanları var. Fazlasıyla “insani” görebiliyoruz bu sistemleri ve öyle olsunlar diye de uğraşıyoruz ama biliyoruz ki bunlar insan yapımı. Bu karambolden kurtulmanın ilacı tarihimizde saklı.

Her teknolojik gelişime verdiğimiz muhafazakâr tepkimiz bir zaman sonra kendimize daha fazla vakit kalmasıyla dengeleniyor ve biz gene dayanamayıp o zamana da başka icat yaratıyoruz. Bu döngü böyle giderken sosyal uyumlar kimilerimiz için sert gerçekleşiyor, doğrudur. Ancak, el mecbur, uyum sağlıyoruz.

Sistemler tarafından duygusal olarak yorumlanabildiğimiz bir zamanın içindeyiz. Bunun sonucunda dışarıda bulamadığımız huzuru içeride arama yollarımızı da daha fazla dikkate alıyoruz. Tüm bu duygusal alışverişler yaşanırken, insanlığın son 200 yılda yokuş aşağı aldığı ivme ile ilerliyoruz. Bu hızın bizi her şeyin birleştiği bir hiçlik noktası olan singularity’e götürdüğü düşüncesi ise güzel bir idea’nın kapılarını açıyor. Bir çok bilimin bir anda olanları farketmesi sonucu ortak bir bilim dalı olarak sinirbilimini / neuroscience’ı doğurması gibi. Makinayla karşılıklı anlaşarak her istediğimize ulaşmanın yollarını, ortalıkta gezinen başkalarının paylaştığı bilgileri birleştirerek buluyoruz. Sağ olsun makinalar de bize yardımcı olmak için pür dikkat anlayışta çalışıyorlar.

Düşünün ki herkesin her aklına eseni geliştirebileceği bir patlama doğacak bu hiçlikten. Üstümüz başımız bilgiler, bilgilerden örülen yeni bilgiler, onların üretecekleri bilgiler gibi bir sonsuzluğa çıkıyor yolumuz. Teknolojinin sonsuz yardımında oluşacak bu hiçlik, bu dev boşluk ise bize düşünmek için sonsuz zaman tanıyacak.

Neler düşüneceğiz bilemem, bilgiden derya deniz; fakat İnsanın hali belli, tarih de tekerrür ettirmesiyle meşhur. Normaldir, bu hayatta hata yapmadan bir şey öğrenilmiyor, her yeni gelenimiz de aynı hatayı başka araçlarla yapıyor. Laf dinlemiyor. Post-singularity’de deneyimler ve bilgiler artık daha kapsamlı saklanabilmiş, bilgiler birbirine daha hızlı ilintilenmiş olacak. Ve muhtemel ki insana hata payı bırakmamakla yarışacak. Biz de gene her şeyin sınırlarını zorlayacağız. Hızını anlayamayacağımızı düşündüğüm bu süreçten etik olarak nasıl çıkacağımız ise muamma. Makinalarla birbirimizi anlayabilecek miyiz? Ürettiklerimizi ne için kullanacağız? Başımıza ne işler açacağız?

Bunları yazarken hep içimi gıdıklayan bir başka soru daha vardı. Duck Hunt/Ördek Avı tabancasının çalışması prensibiyle ile aynı kaderi paylaşan bir soru. Öncelikle anlatayım, bu ekrana tuttuğumuz tabancanın aslında bir gözü varmış. O balık gözü merceğin arkasında bir alıcı, evet ekranı görüyor ama bizim görmediğimiz, dikkat etmediğimiz bir ekranı görüyormuş. Biz tabancanın tetiğini çektiğimizde ekran 1 (bir) kare karanlığa düşüyor ve sadece ördeğin olduğu yerde beyaz 1 (bir) piksel kalıyormuş o anda. Tabancadaki alıcı da o pikseli görüp vurdu vurmadığı diyebiliyormuş.

Makinaları bizi anlasın diye tasarlıyoruz lakin biz onları onların bizi anlama çabası kadar anlamaya teşebbüs etmiyoruz. Önemsemiyoruz. Sonra ne olursa da suçu alete atıyoruz.

Peki suç alette mi?

Nº2 Empati Sayısını Okumaya Devam Et